Yazar Mehmet Fırat Pürselim ile Seda Şahin Söyleşisi

1 Nisan 2018

 

“Ruh halimdir

Bazen öyle kötü yenilirsin ki

Daha fazla oynamak istemezsin.

Bu bazenler öyle fazla olur ki

Artık bazen demezsin.”

 

Toplumumuzda adeta veba gibi salgınlaşan ötekileştirme ve dışlamanın ağırlığını koyduğu ruh hali, biraz asi, biraz yıpranmış, yenilmiş, bazen içe kapanık suskun, bazen olan bitene anlam veremeyen, biraz da hüzünlü olan, yer yer aşka, yer yer günlük yaşama dair öykülerden oluşan bir kitap: Akılsız Sokrates. Mehmet Fırat Pürselim öykü yazarı, çocuk ve gençlik kitapları yazıyor, aynı zamanda avukatlık yapıyor. Çok yönlü bir yazar ile çok yönlü öykü kitabı Akılsız Sokrates üzerine konuştuk.

 

Bizimki gibi, ‘erk’in otorite, otoritenin her şey olduğu, birbirini dışlama ve ötekileştirmenin neredeyse meşruluk kazandığı bir ülkede anlatacak hikâyeler bitmiyor maalesef ve söylenecek sözler de. Kitabı konuşmaya buradan başlamak isterim. Akılsız Sokrates ötekiler için mi yazıldı?

Biraz okuyan yazan pek çokları gibi ben de kendimi öteki olarak hissediyorum. Fakat ne yazık ki; ‘erk’i eline geçiren ötekinin de kısa sürede berikini ötekileştirdiğine şahit oluyoruz. Mesele aslında öteki ya da beriki olmakta değil ‘erk’ten yana olup olmamakta. Akılsız Sokrates, şunlar için yazıldı diyemem. Kitap basıldıktan sonra yazarın değil okurundur zira, onu okuyup seven herkese aittir. Ancak, Akılsız Sokrates’in ‘erk’ten yana olanlar için yazılmadığını söyleyebilirim.

 

Aslında bahsettiğim hikâyelerin her gün başka bir versiyonunu duyuyoruz ve çok yıprandık bu durumdan. Siz hikâyelerinizi kendi üslubunuzla ve bakış açınıza göre şekillendirmişsiniz elbette ama yine de yazarken klişe olur diye korkmadınız mı?

Propp, Masalın Biçimbilimi’nde tüm masalları 31 temel yapıya indirger. Joseph Campbell, Kahramanın Sonsuz Yolculuğu’nda bir tekâmül süreci olarak gördüğü kahramanın macerasının safhalarını; Yola Çıkış, Erginlenme ve Dönüş (5-6-6 alt bölüm) olarak sıralar. Eski Ahit’te de geçtiği üzere, ‘Güneşin altında yeni bir şey yok’. Ne anlatırsak anlatalım, daha önce birileri tarafından anlatılmış olması kaçınılmaz gerçeklik. Bu durumda yazara düşen metinleri kendine has biçimde yazmasıdır. Yıllar önce anlatılmış ve geçen süre zarfında da defalarca -kimi özgün pek çoğu klişe biçimde- yinelenmiş olayları-durumları anlatırken hep kendimi sorgularım: Dilinde, anlatımında, kurgunda, atmosferinde, olay örgünde, kahramanında vs. ne gibi farklılıklar var ki, bunu anlatmaya soyundun?  Bunu başarabilirim ya da başaramam, takdiri okura kalmış. Fakat kendi adıma şunu söyleyebilirim, içime sinmezse ortaya çıkartmam bile.

 

“Artık Büyüdüm” öyküsü, içinden geçtiğimiz son günlerde yine çokça gündemde olan çocuk istismarı konusunu işlediğinden son derece can yakıcıydı diye düşündüm. Dünya siz bu öyküyü yazarken de son derece kötü bir yerdi, öncesinde de ve bugün de, maalesef. İyi olansa artık bu kötülüklerin ayyuka çıkmasıyla insanların sessiz kalmamaya başlaması. Siz de sessiz kalamama güdüsüyle mi yazdınız? Ve gerçekten canımızı yakmak mı istediniz?

Artık Büyüdüm, yolda yürürken sırrını kulağıma fısıldadı. Yol biter bitmez de oturup yazdım. İki dünya arasında sıkışmış kalmış kahraman, öyküsünü anlatmak için beni seçmişti. Gerçekte böyle birinin yaşamamış olması önemli değil çünkü gerçek hayatta yaşananlar çok daha vahim. Bu konu öylesine can yakıcı ki, öyküyü bir oturuşta yazıp bitirdikten sonra tüm çabam anlatımdaki sertliğini ve doğrudanlığını yumuşatmak üzerine oldu. Çocuk kahramanı okur hissetsin istedim ama okurun canını yakmamak için inanın çok çabaladım, bu zaten fazlasıyla can yakan bir konu.

 

“Zavallı ben… Aşağıda çalıların arasında çırılçıplak yatıyorum. Dikenlerin battığı tenim kanıyor. Kan küçük bir kızın gözyaşları gibi ince ince sızıyor. Ama artık canım yanmıyor. Gelinliğim uzaklarda bir yerlere atılmış, göremiyorum. Duvağımsa bembeyaz bir bayrak gibi takılı kaldığı dalda dalgalanıyor…”

 

“Beyaz Gelinlik” öyküsünde de kanayan başka bir yaraya, kadınların ve eşcinsellerin gördüğü zulme değinmişsiniz. Üç alt hikâyede de aynı talihsiz son. Anlatılan tüm hikâyeler beyaz bir gelinliğin etrafında dönüyor. Olayları beyaz gelinlik üzerine kurgulama nedeniniz nedir?

Az önceki sorunuzdan devamla cevap vermeye başlayacak olursam, Beyaz Gelinlik’te okurun canını yakmayı gerçekten istedim. Kadına ya da trans bireye uygulanan şiddet öylesine olağanlaştı ki, bırakın şiddeti, cinayet haberi duymadığımız gün yok neredeyse. Ancak sert bir öyküyle okura şiddeti anlatabileceğimi düşündüm. Öyküyü yarıda bırakıp tamamlayamadığını söyleyen pek çok kişi oldu. Çocuk istismarına, cinsel saldırıya, kadına karşı şiddete avukat olarak daha içinde yer alarak şahit oluyorsunuz ve gazete haberlerindeki gibi sonraki sayfaya geçemiyorsunuz.  Aslında bu öyküleri biz yazmıyoruz, öylesine kahrolası bir şiddet yaşanıyor ki, kendi kendini yazdırıyor. Ben de bitsin diye, son bulsun diye, her seferinde son olsun diyerek yazıyorum ama maalesef şiddet sarmalı bitmiyor ben de sessiz kalamıyorum.

Beyaz Gelinlik üzerinden sorunuza dönecek olursam, çıkış noktası Pippa Bacca’nın barışın gelini olarak Milano’dan Kudüs’e giderken barışa kıyan insanların geline kıymayacaklarına inancıyla çıktığı yolculuğun ülkemiz sınırlarında pek fazla ilerleyemeden vahşi biçimde son bulması oldu. İnsanlık tarihinin kadim kurallarından biri de savaşta dahi hamilelere, çocuklara ve gelinlere dokunulmamasıdır. Ama maalesef kadına-çocuğa şiddet öyle bir boyuta vardı ki, bu kuralları bile dinlemiyor. En beyaz, saf yanlarımızı bile kanla kirlettiğimizin resmidir, bu öykü.

“Kadının yorgun düşmüş gözleri kapanır kapanmaz boğazına gene bir mengene yapışıp kaldı. Gözlerini açtı, kocası üzerindeydi, boğazını sıkıyor, ha babam sıkıyordu. Kadının gözlerini açtığını görünce bir elini boğazından çekip, dudaklarına götürüp sus işareti yaptı.

‘Bu bir rüyadır’ dedi.

Gözlerini kapatınca mengene kaldığı yerden sıkmaya devam etti…”

 

“Beyaz Gelinlik” öyküsünde kendini çok güçlü, üstün hisseden ve öyle göstermeye çalışan erkeğin, “Akılsız Sokrates” , “Tek Taş”, gibi öykülerde başına buyruk, kadını cepte gören, gençlik hevesiyle şahlanıp deliler gibi âşık olan ama sonrasını getiremeyen erkeklerin öyküsünü okuduk. “Eski günlerdeki gibi…” öyküsünde de yine tüm mutsuzluğunu kadına yükleyen, kendi yaptıklarına bakmayan adamları… Tüm bu erkekler sonunda dönüp kabul etse de, etmese de içlerindeki o acizlik satırlardan fışkırıyor. Toplumun bol keseden verdiği otorite gücünü, saygınlığı, üstünlüğü har vurup harman savuran ama kendine dönüp baktığında aslında öyle olmadığını anlayan erkekler. Siz ne düşündünüz yazarken? Böyle ortak bir yan var mı sizce de?

Kitap dört bölümden oluşuyor ilk bölüm erkeklik hallerini anlatıyor. Toplum tarafından biçilen rolleri oynamaya çalışan genç, orta yaşlı ya da yaşlı adamlar anlatılıyor. Toplum bir yandan erkeklere sırf erkek olması sebebiyle bir takım erkler dağıtıyor ama bunun karşılığını da çeşitli yükler bindirerek alıyor. O kahramanlara kızabilirsiniz ama acıya da bilirsiniz, çünkü nefret ve şefkat aslında birbirine o kadar da uzak duygular değildir.

 

“Yedi Martı” öyküsünde ‘Gezi’yi ve ‘Berkin’i anmışsınız. Yalnız hikâye bir polisin ağzından bize ulaşıyor. O dönemde polisin de iç dünyasının allak bullak olduğunu, aslında çatışmanın otorite ile fikirler arasında olduğunu mu anlatmaya çalıştınız?

Gezi’yi ‘Geziciler’in ağzından anlatmak değil de karşı tarafında bulunanların -bir polisin- ağzından anlatarak klişe kalıp ve karakterlerden kurtulmak istedim. İnsanlar tamamen iyi ya da tamamen kötü değildir, gridirler. Bu grinin tonları (Hay Allah, popüler bir kitap adı gibi oldu 😊) onlara karakterlerini verir. Sınıfta öğrencisini döven öğretmen, annesinin kuzusu olabilir, rüşvet yiyen bir memur, eşi için centilmen bir koca olabilir, bir işkenceci evde çocuklarının gözünde müşfik bir baba olabilir. Ben de kötünün içindeki iyiye seslendim, ‘Berkin, ya sizin çocuğunuz olsaydı?’ diye sordum.  Aynı öyküde polisin kayınbiraderi de Gezici ve eşi kardeşi için endişe duyarken diğerlerine kızıyor. Asıl çatışma aslında otorite ile duygular arasında yaşanıyor sanırım. Emre sorgulamadan itaat edenler, vicdanlarıyla baş başa kaldıklarında kendilerini sorguluyorlar ve pişmanlık duyuyorlar. En azından insandan umudumuzu kesmemek için koyu grilerin de bir gün vicdan azabı çekeceklerine inanmak istiyorum.

 

“PostYabancı” öyküsünde Camus’nün Yabancı’sına farklı bir son yazmışsınız ve bence son derece keyifli olmuş. Klasik eserlere farklı yorumlar getirilmesi hakkında ne düşünüyorsunuz? Ve tekrar bir son yazacak olsanız hangi eseri tercih ederdiniz?

Bence de farklı bir deneyim oldu. Sevgili Ayşe Akaltun, Roman Kahramanları Dergisi için romanlara farklı son istediğinde önümde bir örnek de yoktu, proje bizimle başlıyordu. Camus çok sevdiğim bir yazar; Yabancı da defalarca okuduğum halde, her seferinde farklı bir yanını keşfettiğim, özümsemeye çalıştığım bir metin. Çok keyif aldığım bir çalışma oldu. Klasiklere farklı yorumlar getirmenin orta kararının olmadığını ya çok iyi ya da çok kötü – sakil sonuçlar verdiğini düşünüyorum. Bu yüzden yeniden yorumlayan yazarın, klasik yazarı, metni ve kahramanları içselleştirmesinin önemli olduğunu düşünüyorum. Geçenlerde Devlet Tiyatrosu’nda Makedon yönetmen Dejan Projkovski’nin gözünden bir Romeo ve Julliet izledim ki, muhteşemdi. Tybalt sahneye elektrogitarla çıkıp bas sesler bastığında zaten az çok anlıyorsunuz nasıl bir oyuna geldiğinizi. Bu arada sahne demişken, oyun havuzda geçiyor ve oyuncular 2 saat 15 dakika boyunca ara vermeden karışık stilde yeteneklerini sergiliyorlar.

Aslında proje geldiğinde ilk aklıma gelen kitap Kafka’nın Dönüşüm’ü olmuştu. Onu sevgili Ersin Karahaliloğlu yazdığından -ki nefis bir öykü çıkarttı- Yabancı’yı seçtim. Belki bir gün Dönüşüm’e de farklı bir son yazarım. Hatta Kafka’nın Dava’sını yeni baştan yazasım bile var. “Bir gün Yusuf K. …”

“O kır lokantasında oturanların hepsi -henüz doğmamış olanlarımız dâhil- bir gün ölecekti. Ama birimiz daha önce ölecekti. Bu hepimizin bildiği bir sırdı…”

 

Her ne kadar toplumsal sorunlar ağırlıkta olsa da, aşk da var öykülerinizde, ölüm de. Tüm kadınları Maria’sında birleştiren Kostas’ın zihninden geçenler dünyanın ne kadar iğrenç bir yer olduğunu söylese de, “Katmer” öyküsünde nasılsa hepimiz öleceğiz avuntusuna girilse de yaşamın nasıl da kopulmayan bir şey olduğunu fark ettiriyor bize. “Okaliptüsün Ruhu”nda dünyayı bir karnavala benzetmişsiniz ve giderken de gerçek bir imparator gibi gittiğinden bahsediyor Kostas. Yaşamı çok vazgeçilmez bulan ama ölüme de güzelleme yapmaktan geri durmayan bir yan var sanki bu satırlarda. Ne dersiniz?

Kostas Karyotakis’in intiharının hikâyesini daha önce okumuştum ve içimde bir yara açılmıştı. Sevgili Neslihan Önderoğlu, yazarların intiharından önceki son saatlerini anlatan çok yazarlı Geri Dön Hayat kitabı için kapımı çaldığında ilk başta yazmayı düşünmedim. Kostas’ın yarası bir nar gibi içimde kanayınca ve gömleğim kırmızıya boyanınca, yazmadan duramadım. Kostas hakkında çok az şey biliyordum, çevrilmiş çok az şiiri vardı ama geride bıraktığı intihar notu her şeye bedel: “Yüzme bilenler denizde intiharı denememeli. Bütün gece dalgalarla boğuştum. Çok su yuttum, fakat ikide bir, nasıl olduğunu anlamadan, ağzım yüzeye çıktı. Bir gün fırsat bulduğumda, kesinlikle boğulan bir adamın izlenimlerini yazacağım.” Bir cebindeki kalemle bunu yazdıktan sonra diğerindeki tabancayla ölüme yürümesi her aklıma geldiğinde hâlâ derinden sarsılıyorum. Günlerce fotoğraflarına baktım. Defalarca şiirlerini okudum. Kendimce yeniden yeniden yazdım. Maria’yı düşündüm. O siyah saçlı esmer kadını. Kendimi Kostas sanmaya başladım, sokaklarda onun gibi dolaştım, kahvelerde çay içtim, şaraphanelere gittim. En sonunda sahile indim ve okaliptüsün altına oturdum. Sonra tabancayı elime aldım.

 

“Bir Kara Leke” öyküsü bir çocuğun dilinden yazılmış. Sizin, öykü kitapları yanında çocuk kitapları da yazdığınızı biliyoruz. Çocukların sizde özel bir yeri var mı? Çocukların dilinden konuşmanın önemi nedir sizce?

Bir Kara Leke, çocuğun bakış açısından anlatılmış öykü. Çocuk bakış açısı, büyükler için yazılan öykülerde becerebilirse yazara; derinlik, saflık, samimiyet katıyor. Ama beceremediğinde trajik metinde sakil duran komiklik olarak geri dönüyor. Bu yüzden yazarın doğru yer, zaman ve karakterde kullanması gerektiği düşüncesindeyim.

Çocukları çok seviyorum ve onlara laf atıp dünyalarına girmeye bayılıyorum. Kitap etkinliklerinin yanı sıra zaman zaman çocuklar için yaptığımız yaratıcı yazarlık çalışmaları sırasında çocukluğun ayrı bir gezegen olduğu gerçeğine her seferinde hayran bir şaşkınlık duyuyorum.

Çocuk kitaplarına gelecek olursam. Kızım (Nehir) ve yeğenim (Yağmur Ilgaz) olmasaydı, sanırım hiç çocuk kitabı, gençlik kitabı yazmazdım. Küçükken kızıma geceleri uyumadan önce masal okurdum, bir süre sonra aynı masallardan ikimizde sıkılınca onun istediği şekilde uydurmaya başladık:

– Nerede geçsin?

– Piknikte.

– Kimler olsun?

– Zeynep, annesi ve babası.

– Ne yapsınlar?

– Uçurtma uçursunlar.

– Sonra ne olsun?

– Uçurtmaları ağacın dalına takılsın.

Çocuk kitabı düşüncesi de böyle doğdu. Çocukların doğayı sevmeleri için de doğa kitapları serisi yapmayı düşündüm. İlk kitap Flamingo Çocuk’tan sonra uzun bir ara verdim, geçenlerde ikincisini yayınevine teslim ettim. Yavru Fok NeSu yakın zamanda yayımlanacak.

Çocuk kitabı yazarken, çocuklar için yazdığımı bir an bile unutmuyorum. 1950’lerin reklam afişlerinde gördüğümüz saçları yana taralı, bembeyaz kıyafetler, pırıl pırıl ayakkabılar içinde, ‘anneciğim, babacığım’ diyen çocuklar yok artık. Çocuklara kendileri gibi afacan, hata yapan, anneye babaya çaktırmadan yaramazlıklar yapan ama bir yandan da öğrenmeye açık, yanlışlarından ders çıkartabilen kahramanların hikâyelerini anlatmaya çalışıyorum. Yoğunlaştığım konuyla ilgili oldukça ciddi araştırmalar yapıyorum ve ben de epeyce şey öğreniyorum. Bu sene macera dozu yüksek üçüncü bir kitapla, yepyeni bir serinin ilk kitabını yazma düşüncem de var.

Gene kızım ve yeğenimin ısrarıyla gençlik korku romanı Kumsalda’yı yazdım. Fakat yaşları için biraz ağır olduğundan, birkaç kez başlayıp bıraktılar. Benim açımdansa çok keyifli ve ‘korkunç’ bir deneyim oldu. 😊

Sorudan bağımsız olarak şunu da söylemeliyim ki; değişik alanlarda yazmak, yazarı tekrara düşmekten koruduğu gibi farklı bakış açıları geliştirmesini de sağlıyor. Öykü kitabı ya da roman çıktıktan sonra hatta yayıma hazır hale geldiğine inandıktan sonra bir – iki sene o tür açısından kendimi inzivaya çekiyorum. Aklıma gelen konuları kısaca not almakla yetiniyorum. Farklı alanlara yoğunlaşıyorum. Çocuk – gençlik kitapları ya da inceleme yazılarıyla uğraşıyorum.

 

Son olarak bize yazmayı ve yapmayı planladıklarınızdan bahseder misiniz?

Az önce söylediğim gibi matbaaya girmeye hazır Yavru Fok NeSu’nun yanı sıra kafamda da iki çocuk kitabı daha var.

Geniş bir editör ve yazar kadrosuyla kotardığımız, benim de editörleri arasında olduğum ve hem hukukçu hem de yazar olmam hasebiyle çok emek ve önem verdiğim yarı akademik Edebiyatta Hukuk kitabımızın bu yıl içinde çıkmasını umuyorum.

Akılsız Sokrates’i tamamladıktan sonra 1,5 – 2 yıl öykü yazmamıştım. Kafamda dolaştırdığım öyküleri yazmaya başladım, geçenlerde yeni bir kitabı yarıladığımı fark ettim. Bu konuda aceleci değilim, önceliğim 10 yıl önce tamamladıktan sonra demlenmeye bıraktığım romanıma dibi tamamen tutmadan geri dönebilmek.

 

Emek verilmiş sorularınız ve bu güzel söyleşi için çok teşekkür ederim.

 

Mehmet Fırat Pürselim – Özyaşam Öyküsü

1975 yılında Antalya’da doğdu. Üsküdar Anadolu Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi. İlk kitabı Hayat Apartımanı, 2012 Naim Tirali Öykü Ödülü’ne layık görüldü. İlk romanı Emanetimdeki Hayatlar 2014 yılında çıkacak ama hep öykücü kalmaya niyetli. Çeşitli çok yazarlı kitap projelerinin yanı sıra Bağzı Şeylere Öyküler seçkisinde de bir öyküsüyle yer aldı. Dergilerde, gazetelerde, kitap eklerinde öykü, eleştiri, deneme, kitap tanıtımı ve diğer türlerde yazıları yayınlandı. Uzman Tv’de kitap tanıtımı programları yaptı. Yeşil Gazete’de düzenli olmayan bir süreklilik içinde kitaplar ve edebiyata dair yazılar yazmakta.