Yazar Serkan Türk ile Uygar Atasoy söyleşisi

10 Mayıs 2018

 

Öncelikle yeni öykü kitabınız Uyurgezer Bir Gölge hayırlı olsun. Kapağını çok beğendiğimi ekleyerek sormak istiyorum, bu kitapta okurları nasıl öyküler bekliyor?

Bu kitabın yazılış sürecinde karşılaştıklarım, düşündüklerim, gördüklerim, hissettiklerim ve anlatayım diye önüme çıkan öyküler var. Uyurgezer Bir Gölge’nin ilk öyküsü bir önceki kitabın başlangıç öyküsünü de içine alan, sıkışıp kaldığımız bu dünyada kendine soluk kazandıramayan, görünmez olmayı içten dileyen bir kahramanının yolcuğuyla başlıyor. Uzak Yaz’dan beri -yazdığım demektense anlattığım demeyi tercih ediyorum- hissi merkeze alan durum ve olaylara değiniyorum. Uyurgezer Bir Gölge’nin gövdesini oluşturan öykü kişilerine baktığımızda; saklanan, korkularıyla yüzleşemeyen, yalnızlığı alışkanlık haline getiren, yaşamın getirdiklerini bir yükmüş gibi sırtında taşıyan insanlardan oluşuyor.

Her kitap, yazarına yazma sürecinde önemli etkiler bırakır. Uyurgezer Bir Gölge, nasıl bir etki bıraktı sizde? 

‘İnsan kırk yaşında dünyanın sonuna yaklaşmış gibi hissetmiyorsa da büyük yenilgiyi her an yaşayabileceği duygusunu bir yumru gibi göğsünün bir kıyıcığında saklı tutar. Bunca zaman neler yaşamış olursak olalım mutluluk geçici bir alev almaydı içimizde. Bana da öyle olmuştu. Kısacık alevlendiğim birkaç andan başka bir şey değildi hayatım.’

Altı parmaklı kahramanlar, ejderhalar, gerçeklikle rüya arasında gelgitli bu insanları tanımak, onlarla yaklaşık üç yıllık bir süreyi geçirmek bir anlamda çocukluğumdaki karanlık yanları görmemi sağladı. Birbirimizi umursamadığımız bu dünya her zaman kötü bir yerdi. Çürüyen, kokuşan bu evrende arayanı ve anlatanı varsa insan yalnız değildir, diyorum. Uyurgezer Bir Gölge bir bakıma hüzünlü bir karnaval.

“Durup dururken yazı yazmıyor insan. Yazmak için bir derdinizin olması lazım, normal olarak yaşamı sürdüremediğin için yazıyorsun, bir yenilgiden sonra yazıyorsun” diyor Latife Tekin. Neler söylemek istersiniz bu konuda? Öykülerinizde okuyucuya yansıttığınız yaşanmışlık hissi için, öykülerinizde kendi yaşamınızdan besleniyorsunuz diyebilir miyiz?

Öykülerim gelip kendilerini yazdırıyorlar çoğunlukla. Bir fısıltı şeklinde, bir bakıştan süzülüp, çoğunlukla modern hayatın dayatmaları arasında gelip beni buluyorlar. Çok defa deneyimlediğim bir duygunun şekil değiştirmiş hali de olabiliyor bu. Hiç bilmediğim, görmediğim, hissetmediğim bir şey de. Bir çiçek gibi kurusa da kokusunu üzerinde taşıyan… Giderek yitirmeye alıştığımız ruhun canlılığı hep var olabilsin diye, kelimelerin hafızalarına güveniyorum.

Öykülerinizde sizin kaleminizden çıktığı duygusunu veren, bilerek yaptığınız ve o öyküyü sizin kılan bir imzanız var mı?

Çocukluğumda bir rüyayı sık sık görüyordum. Uyandığımda korkusu içimde canlılığını koruyordu. Yazdıklarımın içine de sıklıkla girdiğini düşünüyorum bu rüyanın. Büyük bir resmin küçük parçaları gibi düşünebiliriz dediğim görüntüyü. Yer yer kalbimin ritmini yükselten, soluğumu kurutan, içimi acıtan bir şeye dönüştü. Bazense sevincim oldu. İnsan yazdığı ve anlattığı şeye bir zaman sonra kendi de inanabilir.  Galiba bu inanma ve inandırma hali küçük bir çentik sayılabilir.

Öykülerinizin sevdiğim yanı, okunmaları tamamlanmış olsa da sonrasında zihni hep meşgul ediyor olmaları. Peki öykülerinizin okurları bu denli etkilemesinin sırrı ne?

Bu soruyu epeyce düşündüm ve birkaç okurumun fikrini aldım. Biri “İnce şeyleri durup düşünmeye vaktin vardı ve o yüzden yazdıkların etkiliyor bizi,” dedi. Diğeri, “Aynı pencereden bakmışız gibi hissediyorum yazdıklarını okurken,” diye devam etti. “Duygularımı somutlaştırıyor senin hikâyelerin, kelimelere başkaca anlamlar yükleyebiliyorum okurken.” “Okuru sıradanlıktan kurtarabilen, atmosferiyle özgün bir kurgu içeriyor olması,” dedi bir diğeri.

Ulus Baker’in şu cümlelerini ödünç alarak yanıtlayayım dilersen sorunu.

“Televizyon olmadığı için pencereden bulut seyretme başladım. Oradaki yayın çok iyi, haberler daha güvenilir, gelip geçen bir iki uçak dışında pek reklam almıyorlar, ve asıl önemlisi akşamları gök gürültülü sürpriz programlar var. Filmler genellikle kırlangıçların hayatı üzerine ve belki biraz monoton, ancak oldukça realist.”

John Berger bir söyleşisinde, “Psikolojik çözümlemelere kuşkuyla yaklaşıyorum, bu çözümlemelerin kendi içine kapalı olduğunu ve yaşama temas edemediğini düşünüyorum” diyor. Öykülerinizde yer alan karakterlerin psikolojik çözümlemelerini etkili bir şekilde kaleme alan bir yazar olarak, bu konuda ne söylemek istersiniz?

Dünya bir çocuğun çiçek dürbününden görülse daha çok eğlenceli olurdu herhalde. Oysa cam gibi dağılmış kalplerden öğreniyoruz yaşama bakmayı. Her görenin başkaca bir şeyi duyumsadığı gerçeğiyle anlatıyorum öykü kişilerimi.

Semih Gümüş, Öykünün Bahçesi kitabında; “Öykücülüğümüzün yeni kuşağının en ilgiye değer yanı, her şeyden önce şiirle iç içe geçen okuma düzeyini, alışkanlıklarını, geleneksel edebiyattan aldığı etkileri kırıp düzyazıyı seçmiş olmasıdır” diyor. Şair yanınızı ve öykülerinizde yer verdiğiniz şiirsel anlatımları da göz önünde bulundurarak bu konuda neler söylemek istersiniz?

Birey okur olmadan dinleyicidir. Kimi masalların, söylencelerin arasında yeşerir korkusu, mutluluğu. Dünyayı duyumsama yaşına eriştiğinde bir anlatıcıya dönüşür. Her yazar sesiyle, ruhuyla kendi destanını, büyük şiirini oluşturmayı amaçlar. Benim yapmaya çabaladığım da biraz bu. Dünyanın uğultusunu yazdıklarımla birlikte biraz dindirmek ve sözün çarpıcı müziğiyle birlikte ifade edebilmek.

Bugün yazdığınız öyküleriniz/şiirleriniz ile ilk yazdıklarınız arasında fark görüyor musunuz? Neler değişti? 

Güneşi ne zaman görsem ya yüzümü dönerim ya sırtımı. İki durumda da duruşum beni mutlu eder. Her defasında başkaca şeyler öğrenirim güneşten. Yazdıklarımdan da çok şeyler öğrendim. Kelimelerin arasına bıraktığım sadeliği yaşarken buldum ve elbette insanın kendinden uzağa doğru yürüdüğünü…

Tanpınar günlüklerinde, “Acaba bittim mi?” diye serzenişte bulunuyor. Sizde de hiç yazamama korkusu oldu mu?

Eskiden 24 poz, 36 poz fotoğraf filmleri olurdu. Çok şanslıysanız bazen 1-2 poz fazladan çekebiliyordunuz. Yazmayı ben buna benzetiyorum. Her kitap kaç öykü toplamından oluşuyorsa o kadar defa flaş patlıyor içinizde. Bazen çekecek, gösterecek, anlatacak bir şey kalmayabilir. Bu elbette korkutucu bir duygu. Bir yazar kendi sınırlarını ancak yazarak bulabilir. Beni durduracağını düşündüğüm toslayacağım bir duvarla, duyguyla karşılaşmadım daha.

 

Serkan Türk – Özyaşam Öyküsü
1977 yılında Trabzon’da doğdu. İşletme eğitimi gördü. 1993 yılından beri çeşitli radyo ve televizyon program yapımcılığı, sunuculuğu ve yönetici olarak çalıştı. Ada dergisinin editörlüğünü yapıyor. Radyo programcılığı, iletişim ve yaratıcı yazarlık dersleri veriyor. Şiir ve öyküleri Almanca, Bulgarca, Felemenkçe ve İngilizceye çevrilip yayımlandı. Doğduğu ve yaşadığı şehri anlattığı Güneşli Bayır’ın yanı sıra, Türk sinemasının 100. yılına denk gelen Yüzyıllık Perde adını verdiği 53 yazarın kişisel hikâyeleriyle bir filmi anlattığı proje kitabını hazırlamıştır.
Şiir Kitapları: İçimiz Çölse Biri Geçmiştir (Serander Yayınevi, 2011), Her Şeyin Güzel Olma Nedenleri (Dedalus, 2013) ve Uzun Ruhlu Bir Cüce, (Yitik Ülke Yayınları, 2016)
Öykü Kitapları: Yüzyıllık Perde, Kolektif, (Alakarga Yayınları, 2014), Uzak Yaz, (Yitik Ülke Yayınları, 2016), Tanrı’nın Yalnız Kırları, (Yitik Ülke Yayınları, 2016),  Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim, (Yitik Ülke Yayınları, 2017), Rüzgarlı Camlar (Yitik Ülke Yayınları, 2016) ve Uyurgezer Bir Gölge (Yitik Ülke Yayınları, 2018)’dir.