Henri Fantin Latour - By the Table (1872)

Murat Yurdakul

15 Mayıs 2018

 

Lanetli Şairler – LES Poètes –

Les Poètes Maudits, Verlaine’in 1884’te yayımladığı ve Tristan Corbière, Arthur Rimbaud ve Stephane Mallarmé’den şiirlere yer verdiği kitabıdır. Aynı yıl başka şairleri de ekleyerek ikinci basımını yapar. Verlaine “lanetli şair” ile genellikle, “gençliğinden itibaren anlaşılmamış, toplumun değerlerini reddeden, kışkırtıcı, tehlikeli, asosyal veya kendine zarar verici bir şekilde (özellikle alkol ve uyuşturucu kullanımı ile) davranan, okunması zor metinler yazan ve genelde, dehası anlaşılmadan ölen bir şaire gönderme yapar. Burjuva değerlerine, konformizme karşı çıkan bu şairlere göre sanatçı marjinalize olmalı ve bütün deneyimleri yaşamalıdır. Kitap Parnasizmden dekadansın oradan da sembolizmin doğuşuna yol açan Baudelaire, Rimbaud, Mallarmé gibi şairlere yer verdiği için bu tanım sembolist şairleri ifade etmek üzere de kullanılmıştır. Biz burada “lanetli şairler”i sembolik olarak sembolist şairler yerine kullanıyoruz. Sembolizm bir öğreti etrafında gelişen bir ekol değildi, ortak bir kavrayışın, bir “ruh krizi”nin, görünenin ötesindeki gerçekliği keşif arayışının sonucuydu. Sembolist olarak bilinen sanatçılar kendi aralarında üslup ve sanat anlayışı bakımından farklılaşır ve akım içi eğilimleri oluştururlar, bu nedenle, sembolizmin farklı kavranışlarını ve temellerini anlayabilmek için bir de akımı, akımın estetiğinin kurucusu olarak kabul edilen kişiler ve sanat görüşleri üzerinden inceleyelim.

 

Charles Baudelaire

Charles Baudelaire (1821-1867): Sembolizmin dolayısıyla modern şiirin babası, Rimbaud’ya göre “şairlerin tanrısı”. 15 Mayıs 1871’de Paul Demeny’ye yazdığı mektupta Rimbaud, “Baudelaire ilk kâhin, şairlerin kıralı, gerçek bir tanrıdır” der. Baudelaire ilk olarak Parnas akımının bir parçasıydı. Biçimde geleneksel ölçülerin içinde kaldığı ilk dönem şiirlerinde dil ve tema bakımından sembolizmin habercisi olacak kullanımlara rastlanır. Daha sonra geleneksel ölçülü dizenin yanında serbest dizeyi de kullanır ve düzyazı şiirler yazar (Paris Sıkıntısı).

Baudelaire durmaksızın ideali arayan öncü bir şairdi. Düzyazısal şiirleri gerek biçimsel gerekse tematik açıdan bir devrimin habercisiydi. Rimbaud’ya göre yeni biçimler ortaya koyması onun asıl büyüklüğü değildir, Baudelaire bilinmeyeni anlatmaya çalıştığı için bu yeni biçimleri bulmuştur. Sembolistlerin adeta sihirli bir güçle çekildikleri bu “bilinmeyen”, sembolist şiirin peşinde olduğu, çıplak göze ya da aklın şematik algılarına açık olmayan, ancak sezgilerle kavranabilen gizemli bir kavramdı.

Baudelaire sadece klasik şiir ölçülerine karşı çıkmakla kalmadı, toplumun değerlerini de sorguladı, onlara meydan okudu. Çok seyahat etti. Bohem bir hayat yaşadı. Göçebe ve özgür bir şair modeli olarak Dekadans’ı ve başta Rimbaud olmak üzere Fransız ve dünya şiirinin pek çok kişiliğini etkiledi.

Onun en çok etkilendiği kişi ise Edgar Alan Poe’dur. Poe’nun kendine özgü karanlık, imgesel, gizemli dünyası ve çağrışımlara dayanan yazım tarzı Baudelaire’i kendine çeker. Poe yaşam tarzı ve kişilik olarak da Buadelaire’e çok benzemektedir; aralarındaki benzerlik Baudelaire’in Poe taklitçiliğiyle suçlanmasına kadar uzanmıştır. Kötülük Çiçekleri’nin önsözünde Poe etkisinden bahseder.

Baudelaire’in şiiri yaşamından ve kişiliğinden ayrılamaz; şiirinde kendisini, yaşam öyküsünü, sembolik anlatımla vermiştir. Zaman kavramı, kimlik, mekânla ilişkiler, iç sıkıntısı, kaçış isteği, bunaltı, ölüm şiirinin belli başlı temalarıdır.

Baudelaire’in İletişimler (Correspondances) adlı sonesi sembolizmin bir ön manifestosu sayılabilir. Şiirde renkler, kokular ve seslerin uyuşumu ve eşduyum düşüncesi görülür. Baudelaire şiirde doğayı “canlı sütunları olan bir tapınak” olarak betimler. İnsan kendisini süzen bakışlar altında “sembol ormanları arasından geçer”.

Bu şiirde daha sonra Rimbaud’da biraz daha farklı bir şekilde tekrar rastlayacağımız duyular arası ilişkiler aracılığıyla (sinestezi/eşduyum), birbirine karışan ve birbirini yankılayan duyumların nasıl bir atmosfer, bir ruh hali (Fr. état d’âme) yarattığı betimlenmiştir:

 

“Bir derin, bir karanlık birlik içinde

Aydınlık kadar sonsuz, gece kadar geniş

Uzaktan söyleşen uzun yankılar gibi

Renkler, sesler, kokular karışır birbirine…”

 

Baudelaire’de gizemci görüşlerin (ezoterizm) izleri vardır. Görünenin ardında birbirine gizli ilişkilerle bağlı bir gerçeklik vardır. Bu görünmeyen, kendini akla değil duyumlar (sesler, renkler, kokular, dokular) yoluyla sezgilere açık eder. Şair bu gizli bağları keşfetmeli ve onları simge ve çağrışımlarla yansıtmalıdır. Bu görüşler sembolizmin özünü oluşturur. Baudelaire şiirinde baskın bir özellik olan karamsarlığıyla da dekadan ve sembolist şiirin havasını etkiler. Gerçek dünyanın sert, acı, çirkin yüzünden kaçış teması şairler tarafından sıklıkla işlenir.

Sembolizm ve dekadansla ilişkili pek çok şair Baudelaire’i takip etmiş ve düşüncelerini yorumlayarak, başka görüşlerle sentezleyerek ve geliştirerek Sembolizm akımını ve akım içindeki eğilimleri meydana getirmiştir.

 

Stéphane Mallarmé

Stéphane Mallarmé (1842-1898): Sembolizmin kurucusu sayılan, görüşleri ve eserleriyle kübizm, dadaizm, sürrealizm gibi akımları etkileyen şair. Verlaine ile birlikte sembolist estetiğin kurucusu kabul edilir. Gençlik dönemi şiirlerinde hem tema hem de üslup bakımından Baudelaire’den kuvvetle etkilenmiştir. Acı, keder, gerçeklikten kaçış isteği temaları bu dönem şiirlerinde belirgindir. Ancak Mallarmé, görünen gerçekliğin altındaki gerçeklik düşüncesine Baudelaire’den daha fazla düşmüş ve felsefi bir şiir kurmuştur. Mallarmé gerçekliğin ötesinde karanlık bir hiçlik olduğunu ve kusursuz biçimlerin özünün ancak bu hiçlikte bulunabileceğini düşünüyordu. Şairin görevi bu özü kavrayarak ona bir biçim vermekti.

Böylece sıradan bir taklitçi/yansıtıcı olmaktan çıkacak, yoktan var eden bir Tanrı rolüne bürünecekti. Şiir dilinin görevi gerçekle düşünce (idea) arasında büyülü bir aracı olmaktı. 1886’de bu düşüncelerle şiiri formüle eder; buna göre şair “bütün buketlerde eksik olan ideal çiçeği” yaratacaktı.

Michel Mourre onun hakkında şunları yazar:

“Mallarmé’ye göre, yazılmaya çalışılabilecek tek bir eser vardı, bu da yeryüzünü açıklayacak bir eserdi, şairin biricik görevi bu eseri yazmaktı. Kitabını tasarlamaya başladı. Ama Mallarmé bir edebiyat öğretisi bulmuş değildi, gerçek bir dindi bulduğu, sınırlı ve günlük evrenden Güzellik burcu adı altında düzenlenmiş bir Kozmos’un tanınmasına, tadılmasına geçişi gerektiriyordu. Bu geçiş ne yoluyla olacaktı? Nesnelerin somut ve alelade anlamlarını aşarak, Fikri keşfetmek için nesneyi hiçe indirerek bir söz simyacılığıyla, gittikçe daha çok incelmiş, gittikçe daha saydam, maddeden uzaklaşan, sürekli bir oyunla. Şairin işi, muammalı bir şekilde maskelenmiş gerçek dünyayı yeniden kurmaktan başka bir şey değildi. Böylece şiir yaratımı kozmik yaratımın ta kendisi oluyordu.” (1961, s. 184).

Mallarmé bu tarihten itibaren bütün gücünü bu eksik ideali var etmeye adar. Düşüncelerini örneklerle açıklayacağı destansı bir kitap yazmaya karar verir ancak adına Grand Oeuvre (Büyük Eser) dediği bu eseri hiçbir zaman bitiremez. Bunda 1890’larda kavuştuğu büyük ünün de etkisi vardır. Arkadaşı Verlaine’in övgüleri, Huysmans’ın A rebours’unda aldığı övgüler ona büyük ün kazandırmıştır. Bu tarihten itibaren Paris’teki evinde şehrin ileri gelen ressam, şair ve yazarlarının katıldığı, sanat, şiir ve felsefe tartışılan toplantılarına ev sahipliği yapmasıyla ünlü olur. Marcel Proust, W.B. Yeats, Rainer Maria Rilke, Paul Valéry, Stefan George, Paul Verlaine eve gelip gidenler arasındadır. Mallarmé görünen gerçekliğin altında karanlık ve boşluktan oluşan bir gerçeklik olduğuna inanıyordu. Bunu geçici ya da kısmen de olsa ancak yaratıcılık ve düşünce aydınlatabilirdi. Baudelaire’de de gördüğümüz sanatın ve sanatçının özel konumu böylece Mallarmé’de sanatı bir çeşit din gibi görmeye kadar uzanır; görünenin ötesindeki gerçekliği kavramanın tek yoludur ve bu yüzden saygıyı hak eder.

Mallarmé’nin sanatını kendisinden önce çağlar boyu sürmüş alegori geleneğinden ayıran ondaki imgelerin şeffaflığı ve şiirde mantıklı bir anlatı planı arayan geleneksel şiirin tersine sembolleri ön plana çıkarmasıdır. Yıldız, deniz, gökyüzü gibi dünyevi semboller insan zihnini soyut yanını göstermek üzere kullanılır. Burada artık düzen yoktur, onun yerine çağrışım ve soyutlama vardır.

Mallarmé’nin fin de siecle üslubu, bir sonraki yüzyılda gerçekleşecek olan şiir ve diğer sanatların birleşmesine (füzyonuna) öncülük eder. Verlaine’de olduğu gibi Mallarmé’de de şiirde müzik ve ritim çok önemlidir. Son dönem eserleri “somut şiir”in örnekleri olup çoğunlukla içerik ve biçim, metin ve kelimelerin ve sayfa boşluklarının düzenlenişi arasındaki ilişkileri araştırır. Özellikle 1897’de yayımlanan Un coup de dés jamais n’abolira le hasard (Bir zar atımı rastlantıyı asla yok etmeyecektir) adlı şiirde bu arayış belirgindir.

Müzikle şiiri birleştirmeye çalışan şair, Wagner’in nota ve partisyonlarından yola çıkar; sessizliği oluşturan boşlukları, ses tonunun iniş çıkışlarını sayfa düzeniyle sağlamaya çalışarak şiiri müziğe yaklaştırır.Şiirinde kelimeleri yalnız anlamlarıyla değil ses değerleriyle de değerlendiren, farklı okunuşlara imkân veren kelime ve ifadeleri kullanan Mallarmé şiirindeki müzikalite ve anlam zenginliği sayesinde başta Barrès, Gide, Claudel ve Valéry olmak üzere kendisinden sonra gelen pek çok şairi derinden etkiler.

Şiiri dünyevi, ruhsuz, ticari bir tarzda algılanan gerçek dünyanın dışında varlığını sürdüren daha yüksek bir düzeye çıkarır. Bu yüceltme eserlerinin biçimsel örgüsünün sıklığında ve gittikçe artan anlam kapalılığında ifadesini bulur. Sembolist tarzda şifreli imge kullanımının yanı sıra çok anlamlı kelimelere yer verir; bunların yardımıyla, şiirlerini, birbirlerinden tam olarak ayırt edilemeyen birçok anlam katmanlarıyla donatır. Göndermeler, kelime oyunları ve mecazlar şiirinin anlaşılmasını –ve çevrilmesini- zorlaştırır. Bu yönleriyle sembolizmin estetiğini kuran isimlerden biridir.

 

Paul Verlaine

Paul Verlaine (1844-1896): “Müzik, her şeyden önce müzik” diyen ve sembolist estetiğin kurucularından olan lirik şair. Paul Verlaine, erken dönem şiirlerinde Leconte de Lisle, José María Heredia, Theodore de Banville, François Coppée, Sully Prudhomme tarafından temsil edilen Parnas ekolünden etkilenir. Baudelaire onun için bir başka etki kaynağıdır.

Adını Kötülük Çiçekleri’nde geçen bir dizesinden alan Zuhal Şiirleri (Poèmes saturniens) onun inançlarını ama aynı zamanda bir müzikalite arayışıyla duygusallığını ve duyarlılığını gösteren tamamıyla kişisel üslup ögelerini ortaya koyar. Daha sonra Parnas ekolünden koparak Dekadan hareketinin öncülerinden olur. Geliştirdiği şiir anlayışıyla sembolizmin doğuşunu hazırlayanlardan olur. Baudelaire gibi Verlaine’in de şiiri gerçek yaşamıyla iç içedir ve ondan izler taşır. Özellikle ilk dönem şiirlerinde hayattan kaçma isteği –tıpkı Baudelaire’de olduğu gibi- baskın bir temadır.

Genel olarak mutluluk, aşk, cinsellik, düşler alemi, bilgelik, din, inanç yıllar boyunca farklı eğilimlere sahne olan şiirinde sıkça işlediği temaları. 1874’te yayımladığı Sözsüz Romanslar (Romances sans Paroles) samimi, nostaljik, kinayeli üslubuyla değişmiş ve olgunlaşmış bir şiir anlayışının ifadesidir. Akıcı, ince ve samimi bir üslubu vardır. Müzikalite arayışında o zaman kadar Fransız şiirinde pek kullanılmayan tekli dizeyi kullanmış, akıcılığı ve ritmi ön plana almıştır. “Şiir Sanatı” adlı şiirinde “Tekli dizeden şaşma,” diye öğüt verir. 3,5,7 ve 9,11,13 heceden oluşan tekli dizeyi kullanması klasik vezinden ve cümleye iki parçalı bir yapı veren aleksandrinde hâkim olan hitabet egemenliğinden net bir kopuşu gösterir. Daha bariz ve heybetli olan zengin kafiyeden ziyade gizli müzikalite için yarım kafiyeyi kullanır. Kafiyeden vazgeçmez ama onu yumuşatır, çağrışım ve telkin bağlamında kullanır. Ayrıca iç kafiyelere yer verir.

Verlaine, çizdiği imgelerle hitabeti özgür, doğrusal, düz yazıya yakın bir şiirsel biçim kurar. Cümlenin ritmi artık retoriği takip etmez. Dize, konuşma dilinin söyleyişlerini içinde eritir; içsel bir şarkı, samimi bir monolog gibi olur. Paul Verlaine, şiirsel anlatımın yenilenmesine katkıda bulunur. Sanatı devrimci değil ama mükemmelliğin hâkim olduğu bir şiirsel geleneğin zirvesidir. Hayatı araştırır, kurar ve yeniler. «Şiir ritimdir” der; ancak onda ritim de müziktir ve bu iki unsur ayrılamaz. Kullandığı mecazlar gerçekliğin aşılmasına ve duyumların güçlendirilmesine dayanır.

1883 mayısında Le Chat Noir’da yayımlanan “Langeur” sonesi, Dekadanların poetikası olur. Dekadanlar sanatın doğaya üstünlüğüne, en ince güzelliği şeylerin ölümünde ve çöküşünde olduğuna inandılar; bu yüzden toplumsal normlara ve değerlere karşı çıktılar. Verlaine daha sonra dekadan sanatın eskidiğini ve saçma bir hal aldığını düşünerek ondan uzaklaşmışsa da hayatı boyunca toplum normlarını eleştiren, isyankâr, zaman zaman melankolik, sıra dışı ve marjinal deneyimleriyle dekadansın idolü olmayı sürdürmüştür.

Joris Karl Huysmans, Verlaine’in şöhretinin artmasında en çok katkısı olan kişidir. 1884 tarihli romanı A rebours (Tersine)’da Verlaine’in sanatının bulanık ve leziz sırlarından bahseder. Ancak bu dönemde artık Verlaine bu sanat anlayışından uzaklaşmıştır. İnişli çıkışlı ve fırtınalı hayatının ve kişiliğinin izleri şiirinde izlenebilir. 1895’te Fransız edebiyat dünyası onu “şairlerin prensi” ilan eder. Aynı yıl ölür. Bireysel, düşsel, müzikal, deneysel şiiriyle sembolizmin en önemli kurucularından biri olur.

 

Arthur Rimbaud

Arthur Rimbaud (1854-1891): “Lanetli şair”, dâhi çocuk. Zamanı, mekânı ve kendiliği aşan şiiriyle Fransız ve dünya şiirinde çığır açıcı bir rol oynamıştır. Victor Hugo, Şairin Görevi (Le Fonction du Poet) adlı şiirinde şu dizelere yer verir:

“Ey halklar kulak verin şaire

Kulak verin kutsal hayalciye

Onsuz kapkaranlık gecenizde,

Önü aydınlık olan yalnızca odur.

Gölgeleri yırtan gelecek zamanların

Yalnız o ayırır karanlık bağırlarında

Açılmamış tohumu.

Erkek(tir), bir kadın gibi yumuşaktır.

Tanrı onun ruhuyla alçak sesle konuşur

Ormanlarla ve dalgalarla konuşur gibi.”

(Çeviri: H. Bayrak Akyıldız)

 

Şiirde Hugo, daha önce Alman romantizminde rastlanan “şairin kâhin olması” fikrini tekrarlar. Şairi romantik gelenekte alışılageldiği üzere çok özel bir konumda görür. Şiirin tamamına bakıldığında görülür ki şair herkesten ayrı, “kalabalıklar içinde bir sürgün”dür. Şair insanlara yol gösterir. Kökünü geçmişten alarak geleneği geleceğe bağlar. İnsanlara karanlıklar içinde yol gösterir. İnsan ile tanrı arasında bir aracı, adeta bir peygamberdir.

Hugo okurlara, insanlara seslenir : “Şair olmasaydı geceniz kapkaranlık olurdu, o karanlıkta önünü görebilen yalnızca odur,” der. Şair doğaüstü, özel, seçilmiş hatta neredeyse tanrısallaş-tırılmış bir kimsedir. Gölgeler ardındaki geleceğin karanlık bağrında sakladığı açılmamış tohumları yalnızca o bilebilir. Görülüyor ki şair bir vizyonerdir, kâhindir, geleceği görebilen, tahmin edebilen bir kimsedir. İnsanlar bu kutsal hayalciyi dinlemelidir. İlkel topluluklardaki topluluğa önderlik eden, yol gösteren kâhinler gibi bir rolü vardır şairin. Bu görüşlere, Michelet, Renan, Hoffman, Nerval gibi pek çok romantik yazarda rastlıyoruz.

Rimbaud, 15 Mayıs 1871’de, Paul Demeny’ye yazdığı mektupta, “Kâhin olmak gerek, kâhine dönüşmek gerek diyorum,” diye yazar. Burada Rimbaud’nun kastettiği mistik anlamda bir kâhinlikten, gelecekten ya da öte dünyadan haber vericilikten ziyade bir şeyi derinlikle, açıklıkla, berraklıkla, bilgelikle ve bütünlükle görebilme yetisidir. Şeylerin arkasındaki görülmeyen gerçekliği görebilmek , sıradan gözlere gizlenen gerçekliğin örtüsünü kaldırabilmektir. Şairin görevi, yapması gereken görülmeyeni görmek, başkalarının algılayamadıklarını algılamaktır ona göre; ancak romantik gelenekten şu noktada kopar Rimbaud: Gizli ilişkileri açık eden, gösteren biri olmakla yetinmez, onları icat eder, yeniden üretir, duyumlar üzerinden yeni bir gerçeklik kurar.

Gerçekliği böyle gören ve anlatan bir şair diğerlerine göremediklerini göstererek dünyayı değiştirecektir. Geleneksel şairleri eleştirir ve yenilik yapmak ister. Ona göre şair kavramları yeniden üretir. Demeny’ye yazdığı bir mektupta şunları söyler:

“Şair, bütün duyuların uzun, yoğun ve bilinçli şekilde bozuma uğratılmasıyla kâhin olur. Sevginin, acının, çılgınlığın bütün biçimlerinde kendini arar, kendinde bütün zehirleri tüketir, içinde sadece bunların özünü saklar. Şairin, tam bir inanca, üstinsan gücüne ihtiyaç duyduğu, insanlar arasında en büyük hasta, en büyük cani, en büyük lanetli -ve en yüce bilge olduğu- zaman tarifsiz bir işkencedir. Zaten herkesinkinden zengin olan ruhu işleyip geliştirdiğinden, bilinmeze ulaşır. Bilinmeze ulaşır ve korkuya kapıldığında görülerinin anlamını kaybeder. (…)”

Öyleyse şair gerçekten ateşi çalan kişidir. İnsanlıktan sorumludur, hatta hayvanlardan da sorumludur . Buluşlarını hissettirmek, yoklatmak, dinletmek zorunda olacaktır. Oradan getirdiği şeyin bir biçimi varsa, biçimi verir. Biçimsiz ise biçimsizliği verir. Bir dil bulmak; zaten, her söz bir fikir olduğundan evrensel bir dilin zamanı kendi çağında uyanan bir yığın bilinmezi tanımlayacaktır şair. Düşüncenin formülünden, ilerlemeye doğru yürüyüşünün işaretinden fazlasını verecektir. Herkes tarafından sindirilmiş aşırılık norm olacağından, şair gerçekten ilerlemeyi çoğaltan biri olacaktır. (Kâhin’in Mektupları)

Görüldüğü gibi Rimbaud, şaire dinsel ya da münzevi bir rol vermez, tam tersine o insanları harekete geçiren, onlara asıl gerçeği söyleyen ve “ilerlemeyi çoğaltan” kimsedir. Baudelaire’in duyular arası iletişimle ifade ettiği şeye benzeyen bir düşünce ortaya atar: duyuların, sürekli, yoğun ve bilinçli bozuma uğratılması.

Rimbaud sinesteziyi düşünme ve yaratım yönteminin merkezine koyar. Böylelikle şair görünenin ardındaki gerçeğe ulaşmaya çalışır; dahası onu kendisi üretir. Bir dil bulma fikri de bu noktada ilginçtir zira 18. yüzyılda Fransızca ulusal gururun önemli bir parçasıydı ve onun, düşünce modeline göre üretilmiş bir dil olduğu inanışı yaygındı. Rimbaud bu dili bozmak ve yeni bir dil üretmek ister, çünkü bu dil şaire yetmez ve bir başka gerçekliği, bilinmezin keşfini, buluşlarını ifade edecek yeni bir dile ihtiyacı vardır. Çağrışımla yeni bir dil icat edilmeli, kavramlar yeniden tanımlanmalıdır.

Cehennemde Bir Mevsim’de yer alan Sözün Simyası adlı şiirinde geçen şu dizeler onun kâhinlikten ve duyuların bozulmasından ne anladığına iyi bir örnektir:

“Alıştım basit sanrıya: bir fabrikanın yerine düpedüz bir cami görüyordum, meleklerin oluşturduğu bir davulcu topluluğu, gökyüzünün yollarında faytonlar, bir gölün dibinde bir salon; canavarlar, gizler; büyük korkular dikiyordu önüme bir vodvil adı.

Sonra sözcüklerin sanrısıyla açıkladım büyülü safsatalarımı!

Kutsal buldum sonunda aklımın düzensizliği.” (Rimbaud, 1999, s. 107)

 

Görüldüğü gibi şair, zihnin şematik ve kategorik algılarını bilinçli olarak bozuyor ve bundan memnun oluyor: aklının düzensizliğini, karmaşasını kutsal buluyor. Şeyleri bir sanrı (halüsinasyon) halinde algılıyor, burada artık zihnin normal algısı devre dışıdır, dış dünyanın çok daha organik, akışkan, iç içe ve bütüncül bir algılanışı söz konusudur; bir başka deyişle görünmeyen gerçek, bu karşılıklı aktarım ve ilişkiler arasından tezahür etmektedir.

Onun şiirlerini ilk kez derinlemesine okuyan ve onun şiirinin asıl büyük yanını oluşturan zamanı , mekânı ve kendiliği aşan yanını keşfeden kişi Verlaine’di. Rimbaud’nun şiirlerini okuduğunda yerleşik bir üne ve statüye sahip olan Verlaine, onun yazdıklarını gördükten sonra daha önce yazılmış hiçbir şeye benzemediklerini tespit eder ve kendi şiirini geri bulur. Bu dönemden sonra Verlaine’in şiirinde görülen değişimde Rimbaud’nun büyük etkisi vardır.

İlk şiirleri Parnas akımının etkisi altında olan Rimbaud, yukarıda sözünü ettiğimiz arayış ve hayatındaki gelişmeler nedeniyle kısa süre sonra bu etkiden sıyrılarak kendine özgü bir sembolist şiir kuracaktır. Buluşları, düşüncesi, eserleri çok parlak ve benzersiz bulunmuştur. Kâhinlik düşüncesi ve buna ulaşmadaki yöntemleri, 1920’lerde doğacak olan sürrealist akımın yolunu da açmıştır.

Baudelaire, Mallarmr, Verlaine ve Rimbaud gibi isimlerin ölümsüz olmalarının nedeni şiir ve felsefeyi buluşturmalarıdır. Çünkü şiirin şairden yana olması için şairin şiirden yana olması gerekir. Şiir insanın, toplumun, yaşamın ve geleceğin yüzüdür aynı zamanda. Evrensel anlamda klasikleşme dediğimiz işte budur…

 

Murat Yurdakul – Özyaşam Öyküsü
01.01.1980’de Adana’da doğdu. Anadolu Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümünü tamamladı. Yazın hayatına öyküyle başladı. Öyküleri, şiirleri ve yazıları Varlık, Kitap-lık, Milliyet Sanat, A Edebiyat, Yom Edebiyat, Ekin Sanat Edebiyat ve Düşün, Edebiyatist, KaraKedi dergilerinde yayımlandı. MevzuEdebiyat.com’da edebiyat tahlili, şiir ve roman eleştirisi yazıları yayımlanıyor. İtalyanca, İspanyolca ve İngilizce’ye şiir çevirileri de yapan Yurdakul’un verbal yeteneği geniş bir lisan yelpazesinden oluşuyor. Murat Yurdakul, ileri düzeyde İspanyolca, İtalyanca ve İngilizce
biliyor.
Şair / yazar;
● International poetry competition “Vıtruvıo Prize” – XIII Edition- year 2018 ‘La voce di mia
madre’, D Barış Silahları bölümünde liyakat ödülüne layık görüldü.
● “Espaco do Ser” adlı Portekiz’de yayımlanan bir edebiyat dergisinde çağdaş Türk şairi
olarak yer aldı.
● “Opa Antthology” modern şair antolojisi seçkisinde yer aldı.