Fotoğraf: Laerke Posselt

Yazar Peder Frederik Jensen ile İrem Uzunhasanoğlu Söyleşisi

1 Haziran 2018

 

Danimarka Demiryolları isimli öykü kitabının yazarı Peder Frederick Jensen geçtiğimiz günlerde İTEF festivali kapsamında Türkiye’yi ziyaret etti. Kısa Öykülerden Uzun Bir Köprü, Dünya Edebiyatı ve Metnin Yolculuğu başlıklı söyleşilerde yer alan Jensen’le yazar İrem Uzunhasanoğlu söyleşti. İngilizce yapılan söyleşiyi Kalem Ajans’tan Gizem Özgüven ve Nazlıcan Kabataş’ın çevirisiyle yayımlıyoruz. İşte Uzunhasanoğlu ve Jensen’in Danimarka, Edebiyat ve LGBT toplumu üzerine gerçekleştirdikleri söyleşi…

 

Selamlar ve sıcak bir merhaba. Öncelikle Peder Frederik Jensen’ı biraz tanıyabilir miyiz? Neler yapar? Dünyanın hangi kısmında yaşıyor ve uğraşları nelerdir?

Danimarka’nın başkenti Kopenhag’da yaşıyorum. Oturup her gün yazabileceğim bir apartmanda ailemle beraber yaşıyorum. Şu sıra daha büyük bir roman üzerine çalışıyorum ve İstanbul ziyaretim için çok mutluyum. Kopenhag’da Danimarka Yazar Okulu’nda eğitim gördüm, ondan önce tekne imalatı üzerine eğitim almıştım. Yıllarca tekne imalatında usta olarak çalıştım ama şimdi düz yazı ve tiyatro metinleri yazıyorum.

Danimarkalıların yerel hikayelerini yazıyorsunuz fakat karakterleriniz çoğunlukla huzursuz ya da sıkıntılı. Bu durum, tüm dünyanın genel bir problemi mi? İnsanların huzursuzluğuna herhangi bir çözüm görüyor musunuz? Toplumunuzu bu kaotik dünyanın ortasında nereye koyuyorsunuz?

Huzursuzluğun birçok insanın yaşadığı bir durum olduğunu düşünüyorum. Bir yandan temel güçsüzlük hissinin bir haliyken diğer yandan da arkaik bir durumdur. Göçebe kültürler, insanlık tarihi için yerleşikler kadar önemlidir. Benim ülkemde yıllardır süre gelen bir yelkencilik geleneğimiz var, ben de imkanım olduğunda hem tekneler hem de yelkenlerle çalışıyorum. Huzursuzluğun ne zaman pozitif bir şey olduğunu ve ne zaman anlamsızlık ve kargaşayı ifade ettiğini söylemek zor. Üzerinde çalıştığım karakterler, kimlik kaybıyla ilgili bir oyundaki parçaların bütünüdür. Benim dünyamda birçoğu, her şey gayet güzel gitse bile çok geçmeden her şeyin bir şekilde yerle bir olacağına dair garip bir hisle yaşıyor. Tam yanımızdaki durumların kötü gittiğine dair ortak bir hissimiz var. Bu nedenle, kolektif olan bireyde olumsuz bir his oluşur. Karakterlerimin acı çektiğini bu nedenle de uzaklara gitmek istediklerini düşünüyorum. Bu belirsizliği anlamak, Avrupa’da yaşanan değişimleri kavramak için çok önemli. Hikayelerim refah devletinin başarılarını bir mühendis devleti olarak tanımlamak için bir teşebbüs fakat problem şu ki insan hayatı tam zamanında gelen trenlerden çok daha fazlasını barındırıyor. Ayrıca yaşamalı, gelişmeli ve daha akıllı olmalıyız; sonuncusunu henüz başaramadık bu sebeple de içinde yaşadığım toplum, dünyanın geri kalanıyla yakın bir ilişkide. Bu da bir ikilem yaratıyor çünkü küresel orta sınıf dünyada neler olup bittiğini biliyor ama herhangi bir şeyi değiştirebileceğimizi hissetmiyoruz, bunların hepsi insanların öfkeli ve gerici olmasına neden oluyor.

Danimarka Demiryollarında Danimarkadaki insanların hikayelerini anlatmışsınız ama hikayelerinizin birçoğunda Irak ve Afganistan gibi Doğu ülkelerinden isimler de görüyoruz, Kürt bir karakteriniz bile var. Bu bölgelerde yaşayan insanların kaderleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Yazarlar bu topraklara yeterince dikkat çekiyor mu?

Kitaplarımda birçok farklı milletin ve sınıfın var olmasının nedeni, bir yerin onun içinde yaşayanlar tarafından tanımlandığını düşünmemden. Yani, Danimarka toplumu, içinde yaşayanlardan oluşur. Ulusal bir ülkede yaşarken, bir dünyada yaşıyorsunuz. Bu dünya bizi aynı şekilde tanımlıyor. Bugünlerde, kendilerini dünyadan izole edebileceklerine inanan çok kişi var. Pek çoğu, sınırların, cinsiyet kontrolünün ve katı cinselliğin olduğu ve bütün bunların hepsine erkeklerin karar verdiği bir zamana dönmek istiyor. Fakat bu bir anakronizmdir. Bu dönem hiç olmamıştır ve bunu anlamak zorundayız çünkü aksi takdirde tarihimizi ve insanlık durumumuzu anlamayız ve bunun yerine yıkıcı bir kurgu içinde yaşarız. Dünya her zaman insanlığın kötüleşmesi olarak algılanacak. Bu, şu demek; artık varolmayan bir şeye geri dönmeyi hayal etmek. Örneğin yıllarca Danimarka’da yaşamış Türklerin, ülkelerinin değişmemiş ve mükemmel olduğunu düşünüp, geri dönmeyi hayal etmeleri gibi. Ülkelerine dönüp de hayal ettikleri gibi olmadığını fark ettikleri zaman hayal kırıklığına uğruyorlar. İnsanlık böyle. Başka ve daha iyi bir dünya hayal ediyoruz, ama öyle bir dünya yok. Yazarların bu konular hakkında çok az şey yazıp yazmadığını bilmiyorum ama bana göre çalışmak için bir misafir olmak önemli.  Kamerun’a seyahat edersem ya da artık olmayan bir şeye dönebileceğini düşünen bir Kürt’ü hayal etmeye çalışırsam misafir olurum. Gerçekten de Afganistan’daki ve Kürt bölgelerindeki insanların kaderi korkunç. Klan yapılarının, ırkçılığın ve zulmün, evrimleşmesi gereken bir dünyada hala devam etmesi şaşırtıcı ama bazı zorlu rakiplere karşı karşıyasınız ve bunun değişeceğini umuyorum.

İnsanların hayvani ve acımasız yönlerini mi betimliyorsunuz? Barbarlığın ve zorluğun da edebiyatta yeri olduğunu düşünüyor musunuz?

Evet! Özümüzü kendimize hatırlatmalıyız. Barbar olma ihtimali çok insani bir şeydir ve bu nedenle edebiyatta çok fazla yer alır.

LGBT toplumu ve edebi kriterinden herhangi bir ilham kaynağınız var mı?

Türkçeye de çevrilmiş olan Danimarkalı yazar Bjørn Rasmussen’i önerebilirim. Zekice, sert ve dürüst yazıyor. Daha genel olarak, edebiyatın her zaman maruz kalan tarafta olduğunu ve tuhaf olmanın, sanat yapan insanlar için normal bir durum olduğunu söylemek isterim. Sanat yapmak antisosyalliktir ve toplumda tolere edilebilir bir unsur olarak adlandırılabilir. Bu nedenle, yazarları olduklarından çok daha fazlası olarak görüp, tuhaf bir hayranlık duyuyorsunuz. Bizler dahi değiliz. Bana sorarsanız, dahilik diye bir şey yok ama aynı zamanda bu dünyanın somut beynini yeniden canlandırmak ve bu oyunda, cinselliğin serbest bırakılması ve insanlığın kararlılıkla yaşamaya yönelik birçok olası yolunun kabul edilmesi için bir mantar kolonisi gibi çalışıyoruz.

Baskı altındaki cinsellik, maalesef, dünyanın çoğu bölgesinde hala bir sorun. Eşcinsel evliliğin yıllar önce onaylandığı Danimarka’da durumlar nasıl? Cinselliğin hala yasak olduğu ülkelerde okuma hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bilmiyorum. Toplumsal cinsiyet eşitliği hakkında yazsaydım daha kötü olacağını düşünüyorum. Ya da sanırım kitaplarımdaki anti-ataerkil unsurlar bir çekiç şafkı ile kendini uyaran bir adamınkinden daha büyük bir tehdit olarak algılanabilir. Homofobiden, temiz bir dünyada yaşadığımıza inanan insanların olduğu yerlerden bıktım.  Öyle bir dünya yok, hiç olmadı ve her zaman insanoğlu, ifade ettiğimizden daha kapsamlı görünür.

Danimarka Demiryollarında en çok kullanılan temalardan birialdatma. Sadakatsizliğin, bir 21. yüzyıl sorunu olduğunu düşünüyor musunuz? Ya da bu durum her zaman mevcut muydu? Maddi ya da manevi olarak algılanıyor mu?

Aldatma ve başarısızlık birçok yönden anlaşılabilir mi? İçinde bulunduğun ideallere uymanın zor olduğunu düşünüyorum. Çok ahlaklıyız ve gemiyi suyun üstünde tutmak gerekebilir. Evlilikteki sadakatsizliğin, sizin kişiliğinizle ilgili olmadığını düşünüyorum. Birçok insan, aile işi yapmak için aşırı çabaladıktan sonra kendilerini tanıyamadıklarını fark ederler. Aslında bu Danimarka’daki Türklerin mevcut olmayan o Türkiye’yi hayal etmeleri gibi tamamen bir geri dönüşle alakalı, birey asla kendisi olmayan bir halini hayal edebilir ama bir ideal olarak ve onu bilmediği başka bir kişinin bacaklarının arasında bulmaya çalışır. Zayıflığı ve sadakatsizliği görüntü olarak kullanma nedenim muhtemelen bu kadar çok insanın hayattan, toplumdan ve kendileri tarafından hayal kırıklığına uğramış hissetmesi. Bu, bireyin bağımsızlığına ve yalnızlığına eşlik eden bir durumdur, modern bir insan olarak yaşaması gereken bir meydan okumadır.

Yazarken planlamalarınız var mı yoksa spontane mi yazıyorsunuz?

Bu çok farklı ama başlangıç olarak her sabah yazarım. Yazma sürecim her zaman farklı ama bir konuk gibi hissetmek, anlamak için bir şeye bakmak ve bunlarla boğuşmak benim için önemli. Yazmak gezgin olmaktır; yeni konulara, tanımlamalara ulaşmak… Bu temel bir özelliktir. Monotondur. Aynı zamanda sadece kendi başına bir iştir.

Kalem Ajans sayesinde kısa hikayelerinizi okuma fırsatım oldu. Konuşamadığınız dillerde bile okunmak size nasıl hissettiriyor?

Çok güzel! Altı milyon kişinin yaşadığı bir yerden geliyorum. Yazdığım şeylerin birden  fazla kişi tarafından okunması delice bir şey. Kalabalık bir ülkeden gelen biri için bunu tarif edemezsiniz ama Norveçli yazar Kjell Askilsen’in söylediği gibi: “Bu beklenmedik ve özgür bir düşünce.”

ITEF ve Mevzu Edebiyat adına sorularımızı yanıtladığınız için teşekkür ederiz.

 

Peder Frederik Jensen – Özyaşam Öyküsü
1978 yılında Kopenhag’da doğdu. 2006 yılında Danimarka Yazarlar Akademisi’nden mezun oldu.
İlk romanı 2007 yılında yayımlanan Jensen; aile, aşk yaşamı ve hayata tutunacak dal arama kaygılarını romanlarında tema olarak işledi.
Jensen, öykü ve romanlarında kederli işçiler, kafası dağınık yazarlar ve hafif meşrep kadınları aynı duyarlılıkta ancak duygusal olmayan bir bakış açısıyla ve kendine özgü tarzıyla ele alıyor. Bu yaklaşım her öykünün ardından okurun hayal dünyasını harekete geçirmeyi amaçlıyor.
Şiirsel bir düzyazı olarak da adlandırılabilecek tarzıyla Jensen, insanlar arasındaki eşitsizlik ve ücra kasabalarda yaşamaktan kaynaklanan sosyal ihmal edilmişlik sonucu nasıl birçok insanının yaşamlarını ziyan ettiklerini anlatıyor.
morgenrøde.dk adında bir edebiyat portalının editörlüğünü ve 2013 yılından bu yana da Danimarka’nın Information gazetesinde çok geniş bir yelpazede habercilik ve yazarlık yapmaktadır.