İllüstrasyon: Kravchenko Alexey Ilyich. Letter from an Unknown Woman. 1934.

Ahmet Pala

24 Ağustos 2018

 

23 Şubat 1942 sabahı, Rua Gonçalves Dias 34, Petropolis adresindeki yatak odasının kapısı öğlene kadar açılmamış, bu durumdan şüphelenen hizmetçilerin polise haber vermesiyle açılan odada, elini onun göğsüne koymuş olan sevgilisi Lotte ile birlikte yerde sırt üstü uzanmış ve hayata birlikte veda ettikleri anlaşılan 61 yaşında bir yazar ile karşılaşmışlardır. Kapıyı açanlara bir veda resitali sunan çiftin, otopsi sonucunda “veronal” isimli ilaçtan yeteri kadar alarak, kendi iradeleriyle bu hayattan feragat ettikleri anlaşılmıştır. Aslında, ünlü yazar Stefan Zweig ve sevgilisi Lotte’nin bu intiharı ilk defa düşünmedikleri, hatta bir süredir buna hazırlandıkları, tertipli bir masa ve masa üzerinde bıraktıkları pulları bile özenle yapıştırılmış olan veda mektuplarından anlaşılır.

Mektupta özellikle “Benim lisanımın konuşulduğu dünya bana göre mahvolduktan ve manevi yurdum Avrupa’nın kendi kendini yok etmesinden sonra, hayatımı yeni baştan kurmayı daha fazla isteyebileceğim bir yer daha yoktu” cümleleri dikkat çeker.

Zweig gibi büyük bir yazar ve aydının, kendini ait hissettiği, anılarının yegane topraklarının geri dönülmez şekilde parçalanması karşısında yaşadığı hayal kırıklığı ve çaresizlik, onu bu hayattan vazgeçme noktasına getirmiştir. Ve ne tesadüftür ki, Zweig’in bu çaresizliğinin mimarlarından biri olan, belki de en çok katkısı olan Adolf Hitler de, yazarın intiharından 3 yıl sonra, benzer bir sonla, eşiyle birlikte ilaç içerek hayatını sonlandırmak zorunda kalmıştır.

Zweig’ in bu trajik vedasının ortaya çıkardığı hüznü bir tarafta tutarak, bu yazının asıl meselesine geçebiliriz.

Hayatını bir mektupla sonlandırmayı seçen yazar, bu olaydan yaklaşık 20 sene önce, çalışma masasında, daktilonun tuşlarına vura vura yine bir mektup kaleme almıştı. Birinci Dünya Savaşı’nın ortaya çıkardığı yıkım ve felaketlerin travmasının hâlâ hissedildiği dönemlerdi. Toplumsal meselelere karşı duyarlılığı ile bilinen yazar, kaleme aldığı bu mektubu, yazdığı uzun öykünün merkezine oturttu. Her ne kadar tanınmış yazar R’nin hikayesini okuyacağız umuduyla başlasak da, asıl öykünün, kitap boyunca adını öğrenemeyeceğimiz bir kadının mektubu olduğunu görmemiz uzun sürmüyor.

R’nin, kendisine gelen postaları incelerken, üzerinde gönderenin ismi olmayan ve neredeyse iki düzine sayfadan oluşan bir mektup dikkatini çeker. Zarfı açıp mektubu okumaya başlar. Mektubun başlığı şaşırtıcıdır; ”Beni hiç tanımamış olan sana.”

Mektup, ”Dün çocuğum öldü.” diye başlar ve bu andan itibaren R’nin de içerisinde olduğu bir yaşama tanıklık etmeye başlarız. Mektup boyunca adı bilinmeyen bir kadının acılarına, umutlarına, hayal kırıklıklarına, sevinçlerine ve en masum düşlerine maruz kalırız. Maruz kalırız diyorum, çünkü yaşayanı paramparça eden bu anlar, okuyanı da (Bay R ve biz okuyucular) müdahale edemediği bir felaketin müsebbibi gibi hissettiriyor. Adı bilinmeyen kadını tanıdıkça, bir tutkunun insanı nerelere sürükleyebileceğini, aşık olunan kişinin tutku nesnesine dönüşmesinin, edilgen aşığı nasıl bir çıkmaza sokabildiğini satır satır görebiliyoruz. Üstelik, Zweig’in bu kadına bir isim vermemesini, bilinmeyen kadın olarak ifade etmesinin altındaki derin anlamı da kavrayabiliyoruz.

Zweig, karşılıksız bir aşk girdabında sağa sola savrulan, ömrünü bu uğurda harcamaktan çekinmemiş birine isim vermeyerek, kendine yönelen pasif saldırgan bir kişiliğe vurgu yapmıştır.

Çağdaşı Sigmund Freud’un öğretilerinden oldukça etkilendiği bilinen Zweig’in, adı bilinmeyen kadının, çocukluktan itibaren karşı komşusu R’ye, saplantılı bir şekilde bağlanmış olmasını kurgularken Elektra Kompleksi’nin kıyılarında dolaştığını rahatlıkla görebiliyoruz. Üstelik mektubun ilerleyen kısımlarında dul annesinin evlenme kararı alması ile önemli bir kırılma yaşayan, oturduğu apartman dairesinden taşınmak zorunda kalan kadın, bu tutkulu bağlanmanın acısına bir de mesafeleri eklemek zorunda kalmıştır.

R’ye hitaben yazdığı mektubun ilerleyen sayfalarında, ondan ne kadar uzaklaşmış olsa da, oğlunun cansız bedeni karşısında bu mektubu yazdığı ana kadar yazarla birkaç defa karşılaşmış olduğundan bahseder. Üstelik bu karşılaşmaların sıradan olmadığından, bazılarının yazarın yatak odasına kadar uzandığından bahseder. Mektubun birçok yerinde kadın, çok da sitem etmeden, bu karşılaşmaların hiçbirinde kendini tanıyamamış olmasından dem vurur. Adını bilmediğimiz bir kadının, tutkuyla bağlı olduğu bir adamın hayatına ara sıra girmesine, onu her seferinde etkileyebilmesine rağmen uzun süreli bir ilişki yaşayamıyor olmalarına hayret ederiz.

Mektubun sonlarına doğru, hayatını takıntılı bir şekilde bir yazara kalben bağlamış isimsiz bir kadın, yanı başında hastalıktan üç gün üç gece çırpınıp hayatını kaybetmiş ve dört tarafı mumlarla çevrilmiş bir yatakta uzanan çocuk ve bu yaşanmışlıklara bir mektup aracılığıyla vakıf olan roman yazarının arasındaki sırların kağıda dökülerek biz okuyuculara ulaşması…

Okuyucuyu derin bir hüzün sarmalına sokan mektubun sonunda, adı bilinmeyen kadının, artık bu hayatta kalmasının anlamsızlığından bahsetmesi, mektubu bitirdikten sonraki akıbeti hakkında, acı da olsa bir tahminde bulunabilmemizi sağlıyor.

 

Stefan Zweig’ e ithafen;

Adı bilinmeyen kadının, mektubunda, hayatta kalmasının anlamsızlığından bahsetmesi, asıl yazarımız Zweig’ in 20 yıl sonra, ölmeden önce yazdığı mektuptaki ifadelerine ne kadar da çok benziyor. Aslında her yazar, öykülerinde ara sıra kendi hayatlarından kesitlere ya da anlara yer verirler. Acaba Zweig bu kitabı yazarken, kendi sonunun da bilinmeyen kadının sonu gibi olacağını hayal etmiş midir?

Yoğun mücadele içinde geçen bu hayal ve gerçek, yaratıcı ve yaratılanın hayatı ne kadar çok kesişiyor. Düşünsenize, tanrı ile kulun aynı kaderde buluşması gibi.

 

Ahmet Pala – Özyaşam Öyküsü
1984 yılında Iğdır’ da doğdu. Çukurova Üniversitesinde Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik bölümünden mezun oldu. Üniversite yıllarında senaryo yazımı üzerine aldığı eğitimlerle sinema çalışmalarına başladı. Birçok kısa film ve belgesel çalışmasında yer aldı. Halen İstanbul’da öğretmenlik yaparken bir taraftan da senaryo eğitmenliğine devam etmektedir.