Header Reklam
Ana Sayfa Öne Çıkan Yazılar “Ekonomik Baskının Yıkıcı Etkisi, Bir Kültürel Yıkım Mahiyeti Taşıyor.”

“Ekonomik Baskının Yıkıcı Etkisi, Bir Kültürel Yıkım Mahiyeti Taşıyor.”

Fotoğraf: Necati Savaş

İletişim Yayınları Editörü Tanıl Bora ile Yayıncılık Üzerine Söyleşi

30 Eylül 2018

 

Yayıncılığa başlama hikâyeniz ve İletişim Yayınları’ndan söz etmenizi istesek?

İletişim Yayınları, 12 Eylül asker darbesi sonrası koşullarda, memleketin demokratikleşme ihtiyacına bir katkıda bulunma amacıyla kuruldu. Bunun “büyük politika”nın berisinde, toplumsal ilişkilerde, hayatın her alanında demokrasi kültürünü geliştirerek mümkün olabileceği fikri vardı. Başkalarının yanı sıra, o zaman özellikle Murat Belge’nin vurguladığı, günün esas meselesi olarak öne çıkardığı bir fikir… Yayınevinin kuruluş amacı, bu maksat doğrultusunda, bir geniş platform işlevi de görecek, bir haftalık siyasi haber dergisi çıkartmaktı. Yeni Gündem bu çerçevede çıktı. Buna sinema, gençlik, tarih alanında aylık dergiler eşlik etti. O zamanlar ansiklopediler revaçtaydı ve ihtiyaçtı, buna bağlı olarak, bir dizi ansiklopedi yayınlandı. Bunlarda da amaç, “objektif bilgiyle” eleştirel bir yaklaşımın birleşebileceğini göstermekti. Dergilerin yanı sıra, bir yandan da “iyi” kitaplar çıkarıyordu İletişim. Mesela Oğuz Atay’ın kadri bilinmezlikten bir kült yazara dönüşmesi, o dönemde kitaplarının İletişim’den çıkmasıyla oldu. Ama o dönemde kitap yayıncılığı ikincil işimizdi. Bu anlattığım kuruluş dönemi 1980’lerin sonuna kadar sürdü. 90’lara geçerken, haftalık ve aylık dergi yayıncılığının ekonomik ölçeğini kaldıramayarak, kitap yayıncılığına odaklandık. Kitap yayıncılığındaki ustalığımızı geliştirmeye yöneldik. O zamandan beri İletişim, kitap odaklı bir yayınevi. Geniş bir yelpazemiz var, farklı odaklarımız var biliyorsunuz. Başlı başına ayrı bir yayınevi faaliyeti olarak görülebilecek, kendi koleksiyonunu oluşturmuş, kendine özgü bir karakter kazanmış dizilerimiz var.

Benim hikâyemi sorarsanız, üniversite üçüncü sınıf öğrenciliğimden itibaren bu hikâyenin içindedir, yayınevinin ilk gününden beri buralardaydım.

 

Türkiye’de yayıncılığın kemikleşmiş sorunları nelerdir? Bununla birlikte, giderek derinleşen ekonomik kriz, kurlardaki yukarı yönlü hareket ve buna bağlı olarak kâğıt fiyatlarındaki artış gibi faktörlerden kaynaklı güncel sorunlarla ilgili ne söylemek istersiniz?

Bu belâ zaten bütün meselelerin önüne geçiyor. Maliyetlerdeki olağanüstü artış, yayıncılık açısından gerçekten tahrip edici boyutlarda. Büyük bir daralma var. Herkes çok kötü etkileniyor, tabii küçükler daha beter etkileniyor. Dünyada yayıncılık literatüründe kültürel çeşitliliğin önemli bir bileşeni olarak bağımsız küçük yayıncılara dikkat çekilir ve onların varlığının doğrudan doğruya ifade özgürlüğünün, kültürel çoğulculuk ve çeşitliliğin bir ölçütü olduğu vurgulanır. Bu da başlı başına önemli bir mesele: küçük yayıncıların tutunmaları gitgide güçleniyor ve bu memleketimiz için bir kültürel çeşitlilik kıyımıdır. Genel olarak ekonomik baskının yıkıcı etkisi, bir kültürel yıkım mahiyeti de taşıyor.

“Normal” zamanların yapısal sorunlarına bakacak olursak da kurumlaşma eksikliğinden söz edebiliriz. Yayınevlerinin hem kendi içindeki hem de ortak kurumsal davranışıyla ilgili bir eksiklik bu. Yayıncılar, birbirlerine fikren yakın gruplar olarak dahi, kendi meseleleriyle ilgili güçlü, ilkeli bir platform oluşturamıyorlar. Bu, bir yandan sadece günümüz krizine bağlı olmayan, genel ekonomik darlıkla da ilgili. Türkiye’de kitap yayıncılığı, -kitlesel okul kitapları üretimini saymıyorum-, memleketin nüfusu ve ekonomik ölçeğiyle oranlandığında küçük bir “sektör”. Bu darlık, bu alanda çalışmaya hevesli insanların şevkini kıracak darlıklara, kısıtlıklılara, güvencesizliklere zemin hazırlıyor. Evet, kitapla meşgul olmak zaten kitap sevgisi ister, bu iş sevmeden yapılmaz, ama bizim burada yayıncılık birçok çalışanını, çok zaman kara sevdalı meczup âşık vaziyetine düşürüyor.

Giderek büyüyen bir başka sorun da dağıtım ve kitabevi sorunu. Yeni başlık sayısının çok artması nedeniyle kitabevlerinin kitap sergileme, bulundurma kapasitesinin yetmemesi ve bir kitabın neredeyse süreli yayın muamelesi görmesi, çoksatar değilse yayımlandıktan iki ay sonra bulunmaz hale gelmesi… Kitabevlerinin hem azalması hem “marketleşme” ve tekelleşme eğilimi içinde, “kitap ortamı” hüviyetlerini kaybetmeleri… Buna karşılık, internet üzerinden kitap satış platformları bir imkân açıyor, kitabevlerinde sergilenme imkânı kalmamış kitapları da erişilebilir kılıyor. İletişim bu yılbaşından itibaren kendi sitesi üzerinden doğrudan kitap satışına da başladı.

Bütün bunların üzerinde, bir de bütün sorunların anası olan sorun bağlamında, siyasal iklimden bahsetmek lazım. Kanaat ve fikir beyanının dört koldan kovuşturulduğu, hem kanuni takibata, hem linçe uğradığı bir ortam… Anti-entelektüalizmin şehvetle çoğaltıldığı, “sözde aydın” suçlamasının kol gezdiği bir ortam… Bu, yazara ve okura dost bir ortam değildir. Ona iyi gelecek bir ortam değildir. İyi de gelmiyor zaten, yayıncılığın hayatını zorlaştıran, esas olarak bu iklimdir. Ama ne olursa olsun, zalimin zulmü varsa, kitap sevenin, özgür düşünceyi sevenin de “kitabı” vardır.

 

“Kitap okumayan bir toplum” eleştirisine karşılık “Kitap çok pahalı” savunması… Kitap ve okur ilişkisi bağlamında en sık dillendirilen bu iki görüş için ne söylersiniz?

Kısa ve öz olarak, şunu söyleyebilirdim: “Toplum kitap okumadığı için kitap çok pahalı!” Demin konuştuğumuzla bağlantılı bir şey bu. 80 milyonluk memlekette ortalama kitap basım adedi sadece bin olunca, maliyetler yüksek oluyor. Nispeten istikrarlı zamanlarda etkisi daha belirleyici olan bu yapısal sorun da maliyetlerdeki çok yönlü artışlarla beraber ikincil hale geldi. Yayıncılığın çok daha konforlu şartlarda yapıldığı yerlerle kıyaslandığında Türkiye’de kitap göreceli olarak hâlâ ucuz aslında. Türkiye’de kallavi bir kitaba verdiğiniz parayla, Frenk memleketlerinde olsa olsa broşür kadar bir şey alabilirsiniz. Tabii arada muazzam bir satın alma gücü farkı var, bu da maalesef yayıncıların inisiyatif ve takatini aşan bir mesele. Bir de şu var: kitabın pahasından yakınan insanların başka birçok şeye ödediği pahalarla kıyaslandığında, o kadar pahalı mı sahiden? Ama böyle bir psikolojik hadise var: kitap okuru, başka “mallarda” mukadder saydığı pahaları, kitapta kabul edemiyor. O pahada, bu işe emek veren, yazarından grafikerine, dizgicisine, büro çalışanına, bir dizi insanın emek gücünün payı bulunduğunu düşünmek istemiyor. Yayınevleriyle okurlar birbirlerine tariz ve sitemle bakıyor. Okurlar yayınevlerine pahacı diye sinir oluyor, yayınevleri okurları anlayışsız buluyor. Ama unutmamak lazım, neticede aynı cemaattir.

 

Yayınevinizin sitesinden dahi kolaylıkla ulaşılabilir bir bilgi olmasına rağmen İletişim’in logosu kirpiyi bir kez de biz sormak istesek, mümkün mü?

Ancak bana ifade ettiğini söyleyebilirim. Kirpi çalışkan ve sebatkârdır. İhtiyatlıdır. Biriktirir!

 

Yayıncılık faaliyeti çerçevesinde değerlendirilmesi olanaklı birden fazla kimliğiniz var. Yazar, çevirmen, editör, gazeteci… Bunlar arasında öncelediğiniz hangisi ya da böyle bir ayrımınız var mı?

Gazetecilik çok geride kaldı. Sadece dört-beş sene muhabirlik yaptım, İletişim’in ilk döneminde Yeni Gündem’de. O kadarı bile bana çok şey öğretti. Bir kere yazma sür’ati ve pratikliği kazandırdı. Sonra memleket bilgimi, gözlem şevkimi geliştirdi. Radikal’de on beş yıl kadar haftalık futbol yazısı yazdım, o da gazetecilikten sayılabilir… Ama gazetecilik, o kadar benimsemediğim bir kimlik. Diğer üçü önemli, benim açımdan. Editörlük, çevirmenlik, yazarlık, üçü de vazgeçemeyeceğim ve birbirini tamamladığını düşündüğüm faaliyetler. Bazen arkadaşlarıma söylerim, yazmak kadar yazdırmaktan da haz alıyorum; birisini bir yazı yazması için gayrete getirmek, bir fikrin, bir çalışmanın kitaplaşmasına katkıda bulunmak, beni çok mutlu ediyor. Yazmaktan zaten zevk alıyorum, e-mail yazmayı bile seviyorum, hâlâ elle mektup bile yazıyorum, öyle diyeyim. Çevirmenlik de ömrüm oldukça sürdürmek istediğim bir iş, çeviri çok bereketli bir dil zanaatıdır,

 

Yılda kaç kitap basıyorsunuz? Toplam sayıda ilk dosya, yeni dosya ve yeniden basım dağılımı nedir?

Ay ölçüsüyle söyleyeyim, ayda ortalama 12 yeni başlık basıyoruz. 14’e çıktığı oluyor. Yeniden basılan başlıkların sayısı da ortalama 30 oluyor.

 

Öncelikle ilk dosyalar bağlamında ve de genel olarak dosya kabulündeki kıstaslarınız ve öncelikleriniz nelerdir?

Kabul aşamasında, pek bir zorluk yok. Edebiyat dışında, konusu ve tutumuyla ırkçı, ayrımcı, cinsiyetçi yani açıkça “kabul edilemez” olduğunu belli eden bir dosya değilse, veya herhangi bir alanda fazla teknik-spesifik bir iş değilse, her şeyi incelemeye alıyoruz… Edebiyatta ise… Şiir yayımlamıyoruz. Öykü ve romanda, aracılık ve eş dost ahbap gözetmemek bakımından iyi bir ünümüz olduğunu düşünüyorum. Kim olduğunu bilmediğimiz, tanımadığımız, postadan çıkan yazarlara açık olmakla, gönül rahatlığıyla övünebiliriz.

Yayımlama kararıyla ilgili kesin bir ölçüt söylemem zor. İlginç, önemli, özgün, zihin açıcı, bilgi ve ufkumuzu genişleten, güzel yazılmış metinler arıyoruz diyeceğim, güleceksiniz.! Bazı dizilerimiz zaten görev tanımları itibarıyla ölçütler koyuyorlar. Mesela “Memleket Kitapları” dizisi, memleketi milliyetçi olmayan türden bir yurt sevgisiyle, bir coğrafya ve insan merakıyla bilme-anlama arzusuna hitap ediyor, buna göre kitaplar istiyor. Mesela “Sanat-Hayat” dizisi, sanata seçkinci de popülist de olmayan, anti-kapitalist bir eleştirel bakış geliştirmek istiyor, buna göre kitaplar istiyor.

Demokratik bir yayın kurulumuz var, gerçekten tartışıyoruz ve mutabakat arıyoruz. Bazen gayet iyi bir dosyayı, o alanda yaptığımız veya yayımlamayı kararlaştırdığımız başka kitaplarla bir doyum oluştuğuna inandığımız için, üzülerek reddettiğimiz olabiliyor. Satış kaygısını gözetmeden, bunu ne olursa olsun yapalım diye bir kontenjan kullanma lüksümüz var çok şükür ama o da sonsuz değil, bazı iyi dosyaları da maalesef satış kaygısıyla geri çevirdiğimiz oluyor. Bazen, metnin kısalmasını, özellikle akademik çalışmalarda yazarın metnini süzüp okur dostu hale getirmesini veya getirilmesini kabul etmesini istiyoruz, yazar kabul etmeyebiliyor. Edebiyatta zaten nesnel bir ölçü koyamayız. Edebiyat editörünün en nihayetinde tecrübeli bir okur olduğunu düşünün, metnin o okura kendini beğendirmesi, o okuru “kazanması” lazım.

 

İlk dosyalar özelinde, kitap dosyasını İletişim’den yayımlatmak isteyen yeni isimler için işlerini kolaylaştıracak birkaç öneri sorsak, ne söylemek istersiniz?

Aracıya ihtiyaç duymasınlar. Daha önce dediğim gibi, postadan çıkan anonim metni de okuyoruz. Ne yapmaya çalıştıklarını bizzat izah etme gereği duymasınlar, çünkü bir işe yaramaz, çünkü metnin kendisini anlatabilmesi gerekir.

 

Son birkaç yıldır yerli edebiyatta, öykü özelinde türler arsında bir ivmelenmeden söz etmek yanlış bir tespit olmasa gerek, bu konuda ne söylemek istersiniz? Öyküyü, diğer türler arasından biraz daha ön plana çıkaran sebepler nelerdir?

Edebiyat editörü olmadığım için bu konuda fazla iddialı konuşamam. Edebiyat editörü arkadaşlarımızdan Duygu’ya (Çayırcıoğlu) danıştım, -kendisi de öykü yazıyor!-, onun söylediklerini aktarayım size. Öncelikle, her geçen gün sayıları artan popüler kültür-edebiyat dergilerinin etkisi olduğunu düşünüyor. Bunlara ulaşmak, öykü yayımlatmak, keza bu dergileri edinmek kolay, diyor; bu da öykü üretimini teşvik ediyor, ona göre. Bir de, modern hayatın günlük koşturmacalarının geriye çok az vakit bırakmasından dolayı, insanların edebi meraklarını daha kestirmeden doyurma yollarına gitmesiyle de alakalı olabileceğini düşünüyor. Bana da mantıklı geliyor bu açıklamalar.

Bir öykü salgını olduğu şuradan da belli ki, hiç edebi metin teşebbüsünde bulunmamış, gençliğinde şiir bile yazmaya yeltenmemiş biri olarak, ben bile iki ufak öykü yazma cür’eti gösterdim, İletişim’in 2017 ve 2018 Edebiyat Takvimleri için. Gerçi onlara sebep Levent Cantek’tir, o dürttü de yazdım.

 

Günümüzde gerek global boyutta, gerek komşu coğrafyalarda, gerek ülkemiz özelinde meydana gelen olayların, maruz kaldığımız, şahitlik ettiğimiz tüm bu olan bitenin, gelecek on yıllarda edebiyatımıza yansımalarının nasıl olacağına ilişkin görüşleriniz nelerdir? 

Bu konuda görüşüm değil, temennim olabilir! Dilerim, buradan güçlü bir edebiyat doğar. Kendimize mahsusluğumuza kapanmamış, beynelmilel ve evrensel gücü olan edebiyat eserleri doğar. Böyle zor zamanların, didaktik yazıcılığı teşvik etme riski de olur biliyorsunuz. Ki bence didaktizm veya pedantizm, Türkçe edebiyatta bu yapısal bir zaaf. Dilerim bu zaaf derinleşmez de, buhranlı zamanların sarsıntısıyla aşılır.

 

Şu günlerde yayıncılarla yapılan bir söyleşi yoktur ki, kâğıt fiyatlarındaki artışın yayın planlarını aksatıp, aksatmayacağı sorulmasın. Biz de bu tekrardan geri kalmak istemeyiz. Bu konuyla ilgili sizden de bir beyan isteyebilir miyiz?

Ben, çok şükür yayıncılığın sadece editoryal yanıyla ilgilenmek gibi bir lükse sahibim, ekonomik yanını bilmeme konforuna sahibim.. Ama şu “kriz” denmesi yasaklanmak istenen krizden sonra bizim de aylık üretim hacmimizin düştüğünü tabii biliyorum. Aylık ortalamamızın 12 olduğunu söylemiştim, şimdi 10. Görülen o ki, bu kriz sürecek, bu da aksamalara yol açacaktır elbette. Ama ne yapıp edip işimizi yapma gayretinde olacağız. Yayıncılar, editörler, yazarlar, okurlar, sahici kitapçılar, böyle zamanlarda bir cemaat olduklarını daha iyi hissederler, hissetmeliler. Birbirimizi kollayacağız!

 

Son olarak, İletişim’in tezgâhında okurla buluşmayı bekleyen neler var, öğrenmemiz mümkün mü?

Bu soru beni hep telaşlandırır. Çünkü zikredeceğim çok kitap oluyor, hangisinden bahsedeceğimi bilemiyorum, bazılarını unutuyorum, kafam karışıyor. Edebiyatta “4 Hane 1 Teslim’”i çok heyecan verici bir ilk roman olan, Eyüp Aygün Tayşir’in ikinci kitabının yolda olduğunu biliyor ve hevesle bekliyorum. Onun dışında, editörlüğünü üstlendiğim kitaplardan bahsedecek olursam, Ercan Kesal’ın uzun süre ahbaplık ettiği Metin Erksan’ı anlatan tatlı bir kitabı var. Ayşe Buğra’ya armağan olarak hazırlanan, Türkiye’nin son on on beş yıldaki sosyo-ekonomik dönüşümünü ele alan kapsamlı bir derleme var. Milliyetçi-muhafazakâr ideoloji ve toplumsal kültür üzerine bir dizi kitap var: Nagehan Tokdoğan’ın Yeni Osmanlıcılık ve duygu politikası üzerine kitabı… Aksu Akçaoğlu’nun yeni muhafazakâr üst-orta sınıf üzerine araştırması… Ekin Kadir Selçuk’un Yeniden Milli Mücadele hareketi üzerine incelemesi…

Bu sonbahar yayınına başladığımız Çocuk Klasikleri dizisinde Lewis Carroll’ın Alice Harikalar Diyarında, Jules Verne’in Denizler Altında Yirmi Bin Fersah, Charles Dickens’ın Noel İlahisi, Andersen’den Masallar ve Poe’dan Seçme Öyküler yakın zamanda yayımlanacak. İlgi çeken dizilerimizden Psykhe’de ise Gérard Tixier ve Clothilde Tourte’un Anoreksiya ve Blumiya, Rita Steininger’in Çekingenliğe Son ve Moira Mikolajczek ile Isabelle Roskam’ın Ebeveynlerde Tükenmişlik başlıklı eserleri yayına hazırlanıyor.