Hüseyin Hakan

18 Ekim 2018

 

Ulrich Beck, bir bakıma Immanuel Wallerstein’in bıraktığı yerden analizine devam ediyor ve onun “risk toplumu” tahayyülü, analizine ciddi bir önem atfediyor. (“Kim bu Wallerstein, ne bırakmış” diyenlerin haklı itirazları bir tarafa, şimdilik bilenler için), o malum 1789 olayları sonrasındaki total kırılmayı sağlayan -hatta pekiştiren şey- 1979’daki gelişmeler olmuştu. Fordist üretim biçiminin vadettikleri, bir de ABD’nin öncülüğünde giderek kamusallaşan öğrenim alanları, 1945-60 arasındaki yoğun ve hızlı gelişmeleri de tetikleyerek Ulrich Beck’i kendi tabiriyle “gözetleme kulesinden bakan, sönüp giden feodal tarım dönemin arkasından beliren, ama henüz bilinmeyen sanayi çağının şeklini şemalini ayırt etmeye çalışan 19. Yüzyıl başlarındaki bir toplum gözlemci”* yapmaya yetmişti.

Dolayısıyla kitabın bir derdi var. Bir meselesi, ardından koşmak zorunda hissettiği hayreti var.

 

Kitap, sanayi sonrasını anlamaya çalışıyor. Post-sonrası toplumlarına eğilirken bu geçişin temel kaidelerine değinmeyi unutmuyor. Tabi bu esnada dile kolay gelen “post” kavramını tartaklamayı da henüz giriş sayfalarından itibaren ihmal etmiyor. Beck’in bu tarz gözlem seyri, ilk etapta bizlere Chicago Okulu’nun tüm farklılık ve yoğunluk içerisinde bir biyolog edasıyla inceleme yapmayı vazeden duruşunu hatırlatıyor ki pek de haksız sayılmayız. Bu paradigma, Wallerstein’in dünyayı birimler değil, bir bütün olarak ele aldığı ve ayrık/bağımsız devlet tipolojilerine cevaz vermeyen analizinin devamı olarak Beck’in de bu şartlar altında kamusal alanın herkesin refahını sağladığı durumdan sıyrılıp, herkesin ancak piyasa konumuna göre kabul edildiği “risk toplumu” hikayesine de önayak olmaya yetiyor. Kaldı ki biz bu ideolojik kasırgaya sonraları “neo-liberalizm” diyeceğiz ve bunun açtığı gediklerden sızan sancıları Beck’ten daha açık ve acımasızca ele alacağız. Daha ferah bir vakitte…

 

Beck’in “risk” dediği hikaye, sadece belirli kişi ya da toplumları etkileyen olaylar dizisini değil, bir bütünü, evrenseli kapsıyor. Teknolojinin her zaman iyi olduğu durumdan çıkıp onu sorguya açık hale getirme refleksi kazandırmayı dert ediniyor Beck. Ona göre modernite, bir anksiyete halidir; yani kaygıyla başa çıkamama hali. Haksız da sayılmaz, modernitenin -uzun bir zamandır postmodernitenin- telkini hep kaygı duymamamız üzerine şekilleniyor. Her şeyi bizim için, fakat sadece bizim için düşünen birilerinin varlığını, işlerin iyi gittiğini ve bu gidişatın sırtını bilimsel, rasyonel verilere dayadığına dair birey odaklı fakat kolektif bir telkin bulunuyor. Oysa bu telkin gerçekte yalnızca aksini doğuruyor, zira hâlâ baş edilemeyen ciddi problemler var. Gelişigüzel bir örnek olması hasebiyle, sanayi sonrası dönem toplumlarının herhangi birisine bile baktığımızda iyiden iyiye beliren bir kimlik siyasetinin ete kemiğe büründüğünü görmemek elde değil. Bunun getirdiği risk, kitleleri kimlikler üzerinden tanımlayarak -bir nevi tanıyarak- onları birer meta haline getirmek durumudur. Günümüz dahil, politikaları vergiler üzerinden yürümeyen herhangi bir siyasal idare biçimi yoktur. Refah toplumları için de, geriye kalan toplumlar için de hikaye budur ve tüm retoriğine rağmen bu kimlik fetişizmi Beck’in risk toplumu dediği olgu için haklılık derecesi yüksek bir durumu da temsil ediyor. Kimlik siyaseti yalnızca birey veya sivil topluluklar için değil, doğrudan siyasal idare için de kaçınılmaz bir öncül durumunda. Devletleri birbirine bağlayan, mecbur kılan, kısıtlayan -fakat bir o kadar da serbest bırakan- paradoksal bir düzen mevcut: Devletlerarası antlaşmalar. Ticaret için ayrı, askeri mutabakat için ayrı bir yığın antlaşma yapılmakta ve Wallerstein’in içini doldurduğu devletler-sistemi içerisinde risk, resmi beyanlara teslim edilmiş durumdadır.

 

Risk toplumu, sanayi toplumlarının çözüldüğü toplumları ve toplumsal muhtevayı temsil eder. Beck için bu risklerin yalnızca birkaçı “bölünmüş yurttaşlık”, “refah devletinin geri çekilmesi”, “yeni siyasi kültür” ve “bir öncenin gayri siyasi sayılan durumlarının artık siyasal sayılması” gibi ilk etapta naif birkaç itirazda toplanıyor.

 

Kitap, açık ilan herkesin risk altında olduğu ve piyasa konumlarına göre değer kazandığı/kaybettiği bir toplumun varlığı üzerine. Yapısal mertebe ekolojik riski de, parasal riski de ve hatta toplumsal riski de barındıracak kudrettedir ve buradan çıkış için Beck “refleksif modernite” fikrini öne sürer. Bu fikir, modernitenin ortaya çıkardığı problemlere bakarak eylem üzerinde alternatif yollar bulma çabasını kapsar. Bu da Kant’ın “bilmeye cüret etme” idealini önümüze koyar. Riskin üç aşamasının (ekoloji, finans ve küresel ilişkilerin) risklerine karşı galip gelmek -veya bağışıklık kazanmak- bilmeye cüret etmekten, risklerin kendisinden yola çıkarak refleks geliştirmekten geçer.

 

Okunmaya fazlasıyla değer.

 

Kaynakça:

*Beck, Ulrich. (2014). Risk Toplumu: Başka Bir Modernliğe Doğru. (2. Baskı). İstanbul: İthaki Yayınları.

 

Hüseyin Hakan – Özyaşam Öyküsü

1992 yılında Van’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Van’da tamamlayan Hakan, 2013 yılında Gaziantep Üniversitesi Sosyoloji bölümünde öğrenim görmeye başlayıp 2017 yılında buradan mezun oldu. Halen aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyoloji Anabilim Dalı’nda Yükseklisans eğitimi almaktadır. Bununla birlikte Kent Çalışmaları üzerinde de aktif olarak öğrenim gören Hakan’ın sosyal olgular üzerine birçoğu yayımlanmış olan akademik çalışmaları da mevcuttur.