Muharrem Erbey

10 Kasım 2018

 

Abdullah Aren Çelik’in ilk romanı İlerde Hep Yalnız‘ı okuyunca ne kadar derin bir hayal gücüne sahip sıkı bir yazar olduğuna karar verdim. Yeni çıkan Kandan Adam’ı okuyunca sarsıldım. Beni bir anda, doğduğum ve çocukluğumun geçtiği Sur içi ve Saray Kapısı’na götürdü. Çelik, yakın dönemin içinden geriye doğru bir büyüteç tutarak bizleri yaşanıp unutturulan bir idamın, infazın peşinden sürüklüyor.

Roman, Diyarbakır’da korkunun egemen olduğu 1990’lı yılların başında geçiyor. Katmanlı ve örtük bir roman yazmış Çelik. Okurun işi kolay değil. Diyarbakır’da hukuk dışı referansların sonuna kadar kullanıldığı, sol, sosyalist görüşlü, gazeteci, sendikacı, avukat, insan hakları savunucusu, Kürt kimliğini sahiplenen, kısaca ‘ortada yanlış var, hukuk eksik’ diyen herkesin evinden çıkarken veya kaçırılıp infaz edildiği, faili meçhul cinayetlerin gırla olduğu dönemden bahsediyoruz. Romanı okurken Diyarbakır’ın kasvetli yıllarını ve karamsar ruh halini yeniden yaşıyorsunuz. Alışılagelenin dışına çıkıyor Aren Çelik. Biz okurlara görevinden uzaklaştırılan, el çektirilen, görevden uzaklaşınca önce kendinden sonra da hayattan ve eşi Gülhan’dan uzaklaşan cinayet büro polisi Ahmet Boz’un yaşantısından olayları aktarıyor.

E. M. Cioran, Varolma Eğilimi adlı kitabında ‘Tarihte kalmak isteniyorsa en küçüğünden de olsa bilinçsizlik zorunludur,’ diyerek unutmanın faydası üzerine bizlere bir hatırlatma yapıp, her şeyi aklınızda tutmayın, bilincinizde birikenler sizin sonunuzu hazırlar, derken sanki Kandan Adam’ın başkarakteri olan Ahmet Boz’a seslenmektedir. Ahmet Boz Cioran’ı okumadığından, görevinden el çektirilmeyi ve geçmişte kalan bir cinayeti aydınlatmayı kendine vazife addetmiş ve sonunu hazırlamıştır.

Aren Çelik, roman karakterinin iç dünyasından bizlere kapı açarak Sur’a, sakil olmayan sokaklara götürmekle roman tekniği açısından doğru olanı yapıyor. Bizlere olayları ve dünyayı Boz’un iç dünyası üzerinden aktarıyor. Biz Diyarbakır’ı, Sur içini, Emniyet Müdürlüğündeki hukuk dışılığına dair işleyişi, sokaklardaki tekinsizliği, karı koca arsındaki soğukluğu ve oluşan güvensizliği, her şeyi Ahmet Boz’un iç dünyasındaki fırtınayla öğreniyoruz.

Roman hep alışılagelen ötekilerin nasıl elimine edildiğini anlatıyor. Anadolu ve Mezopotamya’nın zenginliklerin nasıl eritildiğini, farklılıkların nasıl tekleştirildiğine dair çokça trajik hikâye okumuşuzdur. Roman, Kemal Fevzi adındaki bir şahsın Cumhuriyetin kuruluş yıllarındaki ölümünün üstündeki sır perdesinin aralanmasına götürüyor. Bu coğrafyada o kadar çok cinayet, idam, infaz, toplu katliam gerçekleşti ki. Ötekilerin önce dışlandığı, sonra baskılara maruz bırakıldığı, sonraları da sürüldüğü, vazgeçmezlerse her türlü arkaik yöntemle asimile edilerek benzeştirildiği, hala vazgeçmedilerse de ortadan kaldırıldığı bir anlayışı örtük bir şekilde bizlere aktarmış Çelik. Egemenin hep haklı olduğu ve dayatılan bir hukuk anlayışından yola çıkmış yazar. Ahmet Boz kadar Law Reşit adlı karakter de oldukça ilginç. Uzun yıllar hekimlik yapan Law Reşit’in kardeşi Kemal Fevzi’nin öldürüldüğüne dair aldığı haberle sarsılmasına şahit oluyoruz. Kardeşlik bağının bu kadar güçlü olduğu az insan vardır. Law Reşit, kardeşinin ölüm haberini alınca kendisini kaybediyor ve hayattan elini eteğini yavaşça çekiyor. Law Reşit’in kardeşinin öldürülmesine alışmaması, acıyı normalleştirmeyi becerememesine tanık oluyoruz.

Diyarbakır halkı en çok polislerden çekti desek yeridir. Kitabın ismi, ana karakterin bir polis olması, eski bir cinayeti araştırması bizlere polisiye mi okuyorum sorusunu sorduruyor. Ben de kitabın ilk 150 sayfasını okuduğum sırada bu kanıya vardım. Kitap bitince kızağa alınan psikolojisi bozulmuş bir polisin ağzından, üstü örtülmüş yarım asırlık bir Diyarbakır sırrının ifşa edildiğini öğreniyoruz. Ortada bir cinayet vardır, evet doğru. Ama bu bir katilin profesyonelce işleyip kapatmaya çalıştığı bir cinayet değil. Farklı kimlik, farklı görüş, farklı etnisite ve siyasi görüşlere sahip olanların aceleyle derdest edilip, çalakalem kurulan mahkemelerce hızlıca yargılanıp asılmasıyla son bulan otoriter dönemin karanlık pratiğini ortaya çıkarmaya çalışan bir polisin çabasından bahsetmiş yazar. Dolaysıyla polisiye olamayacak kadar siyasi bir roman yazmış Çelik. Siyasi aktörlerin devre dışı bırakılması gibi büyük sırları içinde barındıran roman, baskıyla geçen cumhuriyetin kuruluş yıllarındaki politik süreci sorgulatıyor.

Abdullah Aren Çelik, Cumhuriyetin kuruluş yıllarında başvurulan yöntemlerinden birisini önümüze koyuyor. Zamanla unutturulan infazı irdeleyen Ahmet Boz’un hikâyesi üzerinden resmi ideolojiyi tartışmaya açmaya çalışırken kendisi infaz ediliyor.

Karakterimiz Ahmet Boz’un yeniden hayata tutunmak için başvurduğu yöntem ise onu alt edenlere nispet türünde; vatan haini ilan edilen birisinin ölümünü araştırmak. Yazar, Ahmet Boz, şahsında yerleşik düzeni, yönetim erk’ini karşımıza çıkarıyor, asıl burayı sorgulayın diyor. Çokça tarihi mekânda dolaştırıyor bizleri. Bunları ustalıkla yapıyor. 1990’lı yılların Diyarbakır atmosferini gayet başarılı veriyor. Korku, güvensizlik, kaygı, belirsizlik, ölümün köşe başlarında kol gezdiği günler…

Kendisiyle birlikte evliliğini de batıran, hayat arkadaşına güvenmeyen Ahmet Boz’un bozuk ruhsal durumu her sayfada karşımıza çıkıyor. Yazar, bu güvensizlik ile ötekilere güvenmeyen resmi ideolojiyi sorgulatıyor bizlere. Bunu gayet ustaca yapıyor. Ölen oğlunun bitmeyen yasını taşıyor üstünde. Gerçeklikten kaçan, kendisini hayal dünyasına hapseden bir resmi görüşe dönüyor Ahmet Boz’un pratiği. Bunu da acı ve direniş denilince adıyla müsemma olan Diyarbakır üzerinden veriyor.

Kandan Adam’ı okuyunca, Kafka’nın Dönüşüm adlı romanı geldi aklıma. Bir sabah uyanınca böceğe dönen Gregor Samsa’yı hala dehşetle okuruz. Ahmet Boz’u Gregor Samsa’ya benzettim nedense. Boz’un, üstüne görünmeyen bir kabuk yerleştirmiş, cesede dönmüş, yaşadığı topluma yabancılaşan yanıyla benzer özellikleri var. Sürekli kanayan ve kapanmayan yarası, intihara meyilli depresif ruh hali, Samsa’nın ruh hali ve ağzından akan salya ile aynı özellikte. Yazarın, “Beni kendime bile düşman ettiler,” cümlesi Ahmet Boz’un kaybolan kişiliği ve içinde yaşadığı topluma, kendisine yabancılaşmasını anlatıyor. Ahmet Boz’u, en kutsalımız ve vazgeçilmezimiz olan namus üzerinden sorgulatıyor. Bence roman, ruhumuza umutsuzluk derç ederken, doğuda ve devlette değişen bir şey yok diyor. Abdullah Aren Çelik iyi bir gözlemci, iyi bir hikaye anlatıcısıdır. Dili temiz, çapaksız, yalındır. Muhbir Sıraç Usta’nın Ahmet Boz’a söylediği ‘Susan kişinin kederi, kederi büyük olanın öfkesi de büyük olur,’ (s,152) romanın özet cümlesi sayılır. Kamil Bey, yönetenlerin karanlık yönünü vurguluyor.

Ahmet Boz, elin üstündeki ben ile hep kavgalı. Romanda; ‘Tarihin gözyaşları olsaydı, şüphesiz sular altında kalmıştı,’ diyerek tarihte yapılan hatalar tomarını önümüze seriyor. Yine Diyarbakır’ı kast ederek, ‘Bu şehir yaşaması ve yaşlanması güç bir şehirdir,’ diyerek sadece 1990’lı yılların politik belirsizliğini ve tehlikesini değil her dönemde bunun yaşandığını vurgulamaktadır. Romanda çarpıcı bir cümle ile yazıyı bitirelim; Herkes aynı güzelliğin, aynı çirkinliğin, aynı acının, aynı kavganın, aynı kimsesizliğin, aynı sükutun, aynı yolun yolcusu gibiydi,” aslında burada ‘gibi’ sözcüğü fazla. Hepimiz aynı gemideyiz. Aynı yoldayız. Farklı olan birilerimize rahat yoksa hepimiz konforumuzu her an kaybetme riskiyle karşı karşıyayızdır.

 

Abdullah Aren Çelik, Kandan Adam, Everest Yayınları, 2018.

 

Muharrem Erbey – Özyaşam Öyküsü

1969’da Diyarbakır’da doğdu. İlk şiiri 1981’de yayımladı. Erbey, 1997’den itibaren ulusal ve uluslararası alanda çok sayıda kültür sanat dergisinde, gazete ve web sayfasında, makale, öykü, deneme ve söyleşiler yayınlandı. Edebiyat, barış ve insan hakları alanındaki çalışmalarından dolayı, 1999 Ankara Barosu Öykü Ödülünü, 2003 Ümit Kaftancıoğlu Öykü ödülünü, 2010’da Hukuk dünyasının Nobeli olan ve ilk defa Nelson Mandela’nın aldığı Ludovic Trairieux Uluslararası Hukuk ve İnsan Hakları Ödülünü, 2013’de Norveç PEN Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülünü, 2014’de İsveç Pen Tucholksy Ödülünü aldı.