Hüseyin Hakan

11 Kasım 2018

 

Bütün mesele dünyanın halk ayaklanmalarıyla ve toplumsal hareketlerle çalkalandığı o meşhur dönemde, 1969’da, Marcuse’nin yazmaya cüret etmesinde saklı. 1969 yılında, Sol’un vaziyetinin pek de parlak olmadığı, Marksizmin göz bebeği olan işçi sınıfının devrim yapsalar bile bir halta yaramayacak kadar bulanık olan durumunun ve Batı kapitalizminin dişlerini toplumsal hayata geçirmesine güya karşı duracak olan fakat görülen o ki kendisini o çarkın içerisinde görmekten pek de rahatsızlık duymayan Sovyetlerin olduğu dönemde, her şey tam da olmaması gerektiği gibiyken, bu deneme Marcuse’nin itirazıydı. O, “bari tabutum uzun olsun” diyen cüceydi.

Marcuse’nin Marsizmi reddetmeyen, aksine devrimin teşviki için teorik oyalamalardan öteye geçip fiili olarak bir şeyler yapmayı vazeden duruşu, onu klasik ütopya anlayışından farklı bir yere koyuyor. Orwellci sahte-demokrasinin uzağında, Marksizmin ütopik-spekülasyondan sıyrılma çabasının yanında Marcuse’nin özgün ütopyası, gerçeğin sıfır noktasında bir yerde duruyor. Hayal olmayan, bir kıvılcım bekleyen ve bir gün mutlaka olacak olan ütopya. Olması hayal edilen ütopyadan farklı bir noktada…

Kitabın derdi burada başlıyor çünkü özlenen ve daha önce doğal olarak sahip olunan özgürlüğün tekrar fakat bu kez daha sağlam şekilde sahiplenilmesi için gerekli olan başkaldırı, giderek bürokratikleşen ve homojenleşen sosyalist bir çevreden geliyordu. Çin’de, Vietnam’da, Küba’da, hatta Latin Amerika’da bile aynı “yıkıcı güç” Büyük Reddedişi diri tutuyordu. Elbette Marcus bu yıkıcı gücün kapitalizm karşısında zafer kazanacağını düşünmüyordu. Yine de ekseriyeti öğrenci grupları ve gettolardan oluşan bu grupların kazanamasalar bile arzularının dindirilemeyecek olduğuna inancı yüksekti. Yeter ki parola ihmal edilmesindi: “sömürü düzeninin özgürlüklerinden de özgürleşmek.” Bu da gösteriyor ki Marcuse’nin özgürlük tanımının kendisi, bir kere kendisinden doğan bir anlamı karşılıyor. Zaten ilerleyen sayfalarda özgürlüğün ne olduğu değil, özgürlüğün ne olmadığı üzerine açık yargılarını esirgemiyor Marcuse: o (özgürlük), tahakküm altında rekabetçi olmayan, yaşamın saldırganlığı, vahşiliği ve çirkinliğine biat etmeyen bir duruştur. Bu tanımı anlamak zor değildir çünkü açıkça insanın arzu ve doyumların, sistemin talepleri lehine biat etmemesi telkin edilir. İşin künhü budur.

Bunca meşruiyet üretmenin yanında bir de meşru devrim zemini cüceydi, ki Marcuse için bu çocuk oyuncağıdır. Onun nezdinde dönemin toplumu “müstehcen” toplumdur. Bu kavram, cinsellikle doğrudan bağıntılı değil fakat büsbütün ayrıksı da değil. Dönemin toplumu -uzağa gitmeye gerek yok aslında, günümüz toplumu boğucu bir bollukta mal ürettiği ve kurbanlarının yaşam ihtiyaçları gün gibi ortadayken, onları ihtiyaçlarından yoksun bırakarak bu malları ahlaksızca sergilediği için; politikacılarının eylem, söz, dua, gülümsemelerinde bile cehalet olduğu; sömürüyü meşru ve gerekli göstermek adına insanı tek boyutlu hale sokmaya cüret ettiği için “müstehcendir.” Nokta. Bitti. Böyle bir toplum modeline karşı başkaldırı özgür olmanın önkoşuludur.

Buraya kadar aktardıklarım “neden özgür olmalı” sorusunun cevaplarıydı. Bir de “nasıl özgür olmalı?” sorusu var. Marcuse, özgür olmamanın gerekçelerini sıralarken, özgür kalabilmeyi de okurun iştah ve arzusuna bırakıyor.

 

 

Herbert Marcuse, Özgürlük Üzerine Bir Deneme, Çev: Soner Soysal, Ayrıntı Yayınları, 2013.

 

Hüseyin Hakan – Özyaşam Öyküsü

1992 yılında Van’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Van’da tamamlayan Hakan, 2013 yılında Gaziantep Üniversitesi Sosyoloji bölümünde öğrenim görmeye başlayıp 2017 yılında buradan mezun oldu. Halen aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyoloji Anabilim Dalı’nda Yükseklisans eğitimi almaktadır. Bununla birlikte Kent Çalışmaları üzerinde de aktif olarak öğrenim gören Hakan’ın sosyal olgular üzerine birçoğu yayımlanmış olan akademik çalışmaları da mevcuttur.