Çevirmen Seçkin Selvi ile Arzu Bahar Söyleşisi

9 Aralık 2018

 

Sevgili Seçkin Selvi ile tadına doyulmaz bir söyleşi yaptık. Niyetimiz çeviriler ve edebiyat üzerine söyleşmekti, konu nerelere geldi. Benim bütün acemiliğimi, bütün heyecanımı mütevazılığı ile öyle güzel kapattı ki. Karşı karşıya gelebildiğim, bu güzel sohbeti yapabildiğim için çok çok şanslıyım. Umarım siz de keyifle okursunuz.

 

Sizin yaşadığınız dönemin çok şanslı bir dönem olduğunu düşünüyorum.

Çok şanslı bir kuşak olduğumuzu ve verimli bir dönemde yaşadığımı söylüyorsunuz. Doğru, ama şu da var, dünyanın ve ülkemizin en sıcak olayları ve en büyük gelişmeleri yaşadığı süreçte yaşadık. Yirminci yüzyılın sonlarında bir yüzyıl değil bir milenyum geçmiş gibi gelişmeler oldu dünya tarihinde. Teknolojide, bilimde, sanatta… Bunun için belki de dünya tarihinin en yoğun olaylarının yaşandığı bir süreçti yirminci yüzyıl. Ben onun ikinci yarısında bulundum. Türkiye için de aynı şey söz konusu; tek partili rejimden çok partili rejime geçmek, darbeler, bir türlü gelemeyen demokrasi… Hemen hepsini biz dirsek temasıyla yaşadık. O yüzden gerçekten görgü tanıklığı olarak çok önemli bir çağı yaşadık. Hâlâ da öyle.

 

Peki, biraz sanattan, yaptıklarınızdan söz edelim mi? Tiyatro ile başlamışsınız. İlk çeviriniz bir tiyatro oyunuymuş. Biraz tiyatrodan konuşalım istiyorum.

Evet, William Saroyan’ın, Hello Out There (Merhaba Dışardaki) ilk çevirim oldu. Zamanında tiyatro için kostüm, sahne tasarımı da yaptım, bu konuda dersler de verdim ama şimdi sadece eleştiri yazıyorum.

 

Sahne ve kostüm tasarımı. Kostüm mü tasarladınız, ne kadar güzel.

Çok profesyonel değil. Sermet Çağan’ın -biliyorsunuz çocuklarımın babası- Ayak Bacak Fabrikası’nın kostümlerini tasarladım. Sermet’in sahneye koyduğu bir takım oyunların kostümlerini tasarladım, mesela Kara Ağaçlar Altında Arzu gibi. Ancak profesyonel olarak sürekli bir kostüm tasarımcılığı yapmadım.

 

Peki orjinalinden, yurtdışında sahnelenen oyunlardan mı örnekler aldınız tamamen kendiniz mi tasarladınız?

Hayır, o oyun neyi gerektiriyorsa ona göre çalıştım.

 

Şunu sormak istiyorum; tiyatroda oynuyor olsaydınız hangi rölü oynamak isterdiniz? İzlediğiniz rollerde aklınızda kalan, “Ben oynasam bu rolü oynamak isterdim,” dediğiniz bir rol var mı?

Hiç aklımdan geçmedi sahneye çıkmak. Onun için bir şey söyleyemeyeceğim. Çünkü ben her oyunu kendi bütünlüğü içinde değerlendiriyorum, onların içinden ille de şu diyebileceğim bir şey yok. Bir de ben hiç oyuncu olmayı aklımın ucundan geçirmedim, tıpkı şiir yazmayı geçirmediğim gibi. Herkes bir dönem şiir yazmaya çalışır, herkes bir dönem oyuncu olmaya heveslenir, benim böyle heveslerim olmadı. Niye bilmiyorum.

 

Daha çok kalemle haşır neşir olmaktan mı acaba?

Öyle de olabilir ama hayatla haşır neşir olmaktan, diyelim ona, kalemden çok hayat koşullarıyla…

 

Artık ders vermiyorsunuz?

Hayır vermiyorum, en son Yeditepe Üniversitesi’nde veriyordum. Ancak özel üniversitelere, vakıf üniversitelerine gelen çocuklar biraz ‘paranı ben veriyorum,’ diye bakıyorlar insana ve sınıftaki davranışları da öyle oluyor. O yüzden bırakmayı tercih ettim.

 

Biraz da çeviriden konuşalım mı? Marquez’i çevirdiniz. Muhteşem bir duygu olmalı.

Evet hem çok sevdiğim hem de çok önemli bir yazar. Dünya edebiyatındaki köşe taşlarından birisi. Benim kalemimden Türkiye’ye girmiş olmasına seviniyorum elbette.

 

Peki, Marquez ya da diğer yazarlar için konuşursak, elbette aynı yazarı çeviren pek çok çevirmen olabiliyor. Sizin çevirinizin tercih edilmesi nasıl bir duygu? Çünkü artık, az sayıda da olsa, kitap alırken çevirmenine bakan bir okur kitlesi var.

Evet, çevirmeninin kim olduğuna bakan çok az okur var, ama eskiden hiç yoktu neredeyse. Tercih ediliyor olmak elbette çok güzel. Yaptığım işi layıkıyla yaptım diyebiliyorsunuz. Zaten bu duygu yeteri kadar alkış oluyor insana.

 

Peki yorum konusunda ne söylemek istersiniz? Çeviriyi birebir mi çevirmek lazım yoksa yorum katılmalı mı? Mesela yakın zamanda rastladığım bir cümle, -olayın kahramanı Hristiyan- “Valla yarın ne olacağımız belli değil.” Böyle mi kullanmak lazım? Ne düşünüyorsunuz?

Hayır elbette, bu kadar alaturkalaştırmamak lazım. O belki bazı arkadaşların tercihidir, ama benim değil. Ama şu da var, evet, kelimesi kelimesine çevireceksiniz ancak Türkçe olacak. Çeviri kokmayacak, önemli olan o. Bir Türk o sözü nasıl söylüyorsa -ama vallahi, Allahım vs. demeden- öyle çevirmek gerek. Örneğin deyimleri çeviriyorsanız onun Türkçe karşılığını bulacaksınız. En basitinden İngilizcede gözünün bebeğine, gözünün elması denir. Bunu tabii gözbebeği olarak çeviriyoruz. Bunun gibi kendi karşılığını vermek gerek.

Metne yorum katmaktan yana değilim, bu hem yazara hem okura saygısızlık. Çünkü yazarı o yazar yapan, üslubu, buna dokunmak kimsenin haddi değil. Ve o yazarı okura yanlış yansıtmak da okura saygısızlıktır. Çevirmenin görevi, tıpkı tiyatroda rejisörün görevi gibi. Müzikten bir paralellik kurarsak, sol anahtarından fa anahtarına çevirirsiniz transpozisyon denir, tiyartoda rejisörün görevi de, yazında çevirmenin görevi de budur. Yani yazarın yazdığını bir başka anahtardan ama aynı tınıyı verecek şekilde aktarmak.

 

Ne kadar güzel anlattınız. Peki biraz cezaevinde olduğunuz dönemden bahsedelim mi? Çeviri yapmaya orada da devam ettiniz değil mi?

Bahsedelim tabii. Aranan bazı isimlerin benim evimde olması yüzünden suçlandım. O dönemde iki çok yüksek hukuk profesörü vardı, kendilerini çok iyi tezgâhlamışlardı. Adlarını, özellikle açıklamak istiyorum: Sulhi Dönmezer ve Sahir Erman. Benim bir kitabımla ilgili şöyle bir rapor vermişlerdi: “Kitapta herhangi bir suç unsuru olmamasına rağmen çevirmenin dünya görüşü bilindiğinden dava açılmasına…”

 

Çok çok üzücü. Peki o dönemde beyaz dizi çevirileri de yapmışsınız. Bu bir başkaldırı mıydı diye merak ediyorum? Haksız yere hapis yatmaya karşı. ‘Hapiste de olsam çeviri yaparım, bu Marquez de olur, beyaz dizi de,’ demek miydi?

Askeri hapishanede daha ağır bir şey çevirmeniz mümkün değil tabii. Beyaz dizi derken onbeş yirmi kitap var çevirdiğim ve o dönemde onlar çok revaçtaydı.

Marquez’i Sağmalcılar Cezaevi’nde çevirdim. Hep söylerim Türkiye’ye Marquez hapishaneden girdi, diye. Ama hayır bir tepki değildi, çeviriye devam etmek zorundaydım, çünkü para kazanmam gerekiyordu. Çocuklarım var ve sonuçta dışarıda hayat devam ediyordu.

 

Peki şunu merak ediyorum, dünya görüşünüz, duruşunuz belli, hayata nereden baktığınız belli. Öyle bir kitap geldi ki dünyada liste başı. Ancak yazarının dünya görüşü sizinki ile taban tabana zıt. Çevirisini yapar mısınız?

Hayır. Öyle bir şey olamaz tabii ki.

 

Ama bir çoksatarın altında imzanızın olmasını istemez misiniz?

İmzamın yaygınlaşması değil anlamını kaybetmemesi önemli benim için.

 

Çevirirken ya da çeviri yaptıktan sonra pişman olduğunuz kitap var mı?

Hayır. Öyle bir kitabı kabul etmem zaten. Çevirirken de her cümleyi içime sinerek çalıştığım için sonradan pişman olmadım hiç.

 

Aklınızın kaldığı kitap oldu mu? Ben çevirseydim dediğiniz?

Ben çevirseydim dediğim kitap olmadı ama “bu böyle çevrilmez,” dediğim kitaplar oldu.

 

Peki çeviri yaparken, mesela şapka kullanımına devam ediyor musunuz? Biliyorsunuz kaldırıldı şapkalar.

Devam ediyorum tabii.

 

Dilimizin bu kadar yozlaştırılmasına ne diyorsunuz peki?

Bu bir kültürel yozlaşma. Özellikle gençler o kadar gelip geçici jargonlarla konuşuyorlar ki bir süre sonra kendi yazdıklarını bile anlamayacak hale gelecekler. Gündelik yazı yazıyorsanız, köşe yazısı gibi, gelip geçici jargon kullanırsınız, ama ben şöyle bir örnek gördüm mesela; Shakespeare ile ilgili, ”Köşedeki meyhaneye takılıyordu.” Bir yere takılma lafı on sene sonra bilinmeyecek ve bunu çeviride kullanmak son derece yanlış.

 

Çevirmenlerimizin Türkçeyi kullanması konusunda ne düşünüyorsunuz?

Gelen çevirilerin bir kısmını adeta edit eder gibi değil yeniden çevirir gibi çalışıyorsunuz. Bir yabancı dili çok iyi bilmek, tek başına hiçbir işe yaramaz. Ben çevirmen olmak istediğini söyleyenlere hangi dili bildiğini sormam, Türkçe biliyor musun, diye sorarım. Türkçeyi çok iyi bilmeden çeviri yapılmaz tabii ki.

 

Çeviri atölyeleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Nasıl çalıştıklarını nasıl işlediklerini hiç bilmiyorum. Bir sürü çok sevdiğim dostum bana öfkelenecek belki haklı olarak ama ben “Yaratıcı Yazarlık” atölyelerine de pek inanamıyorum. Yaşar Kemal yaratıcı yazarlık atölyesine mi gitti de Yaşar Kemal oldu? Yetenek öğrenilmez. Bu edinilmiş bir şey değildir bence. İnsan deneye yanıla öğrenir belki, ama kendiniz yaptığınızda özgün olur. Ünlü bir yazarın atölyesine gittiğinizde ondan aldıklarınızı uyguladığınız an onun taklidi olursunuz.

 

Yol gösterici olarak da mı kabul etmiyorsunuz?

Dediğim gibi nasıl çalıştıklarını bilmiyorum belki de çok yararlıdır, ama bana aykırı.

 

Çeviri atölyeleri için de mi aynı düşünüyorsunuz?

Evet çeviri atölyeleri için de aynı. Şöyle; biz çok şanslıydık, muhteşem bir çeviri hocam vardı, bunu bir röportajımda daha söyledim. Bizim okulun eski bir mezunuydu, aslında İngilizce hocamızdı ama bize çeviri yaptırırdı. Grameri çok iyi öğretti. Benim İngilizce gramerim de Türkçe gramerim de çok iyidir. Bu yüzden kolay çeviri yapabiliyorum. Yani grameriniz çok iyi olduğu zaman en çetrefilli cümleyi bile deşifre ederken zorlanmazsınız. Belki bu öğretilebilir atölyelerde.

Hepimiz ana dilimizi sular seller gibi konuşabiliyouz, ama kaçımız yazar olabiliyoruz mesela. Önemli olan dile hakim olmak çünkü. Çeviride de yazıda da bu böyle.

 

Peki çok ağdalı dille yazılmış, ağır bir kitabı çevirirken Türkçe karşılığını bulmak daha mı zor?

Hayır, Osmanlıca kökenli kelimelerle karşılığını çok kolay bulabilirsiniz. Ben fazla öz Türkçe kullanmaktan yana değilim çünkü sınırlayan, kısıtlayan bir şey bu. Kakafonik, takur tukur bir şey oluyor. İlaç prospektüsü gibi. Dil elastikiyetini, zarafetini kaybediyor.

Osmanlıcada aynı kökenden gelen kelimeler dili zenginleştiriyor. Kitap, mektep, katip, mektup gibi. Mesela mümkün değil, olanaksız ile aynı anlama geliyor ama olanaksız ile mümkün değili kuramıyorsunuz. Türevleri yok. O yüzden kısır oluyor.

Çok belirgin bir örnektir, Ecevit kullanırdı ivedi sözünü. Ama evde otururken “Rahşan Hanım ivedi bir çay yapalım” demezdi herhalde. Bu yüzden anneannem hangi kelimeleri kullanıyorsa, onları kullanmaya dikkat ediyorum. Çünkü o halka mâl olmuş sözcüktür. Benim en büyük avantajım çok iyi Türkçe konuşan bir aileden geliyorum. Bir buçuk yaşındayken sabite ile seyyarenin farkını sormuşum mesela. Seyyare gezegen ama sabitenin yıldız olduğunu çoğu kişi bilmiyor.

 

Bu o sözcüklerin evde kullanıldığını gösteriyor. Evde kültürel bir zenginlik olduğunu.

Tabii ki.

 

Çocuk edebiyatı çevirdiniz mi?

Hayır. Öyle bir teklif gelmedi, ama gelse çeviririm. Çocuk kitabı çevirecek kadar bu işte tecrübem olduğuna inanıyorum. Çocuk edebiyatı çevirmedim, ama çocuk eğitimi ile ilgili bir kitap çevirdim. Çocuk Yaşken Eğilir.

 

Çocuk kitapları nasıl olmalı sizce?

Çocuk kitaplarının didaktizmden kaçması şart, bu herkese itici gelir. Eğlenceli, keyifle okuyacakları, hoşlarına giden bir dille yazılmış kitaplar akılda kalıcı oluyor.

 

Türkçeden İngilizceye çeviri yaptınız mı?

Yaptım ama edebiyat değil. Ben Türkçe bir kitabı Türkçeyi çok iyi bilen bir yabancının çevirmesinden yanayım. Bir dili ne kadar iyi bilirseniz bilin o dilin kıvraklığı ana dilden gelen bir şeydir. Mutlaka doğru çeviririm ama “Tamam budur” hissi oluşmaz.

 

Peki çevirseniz kimi çevirirsiniz?

Hiç düşünmedim, düşünmeyelim de, dedikoduya girer…

 

Bir dergicilik geçmişiniz var. Günümüzde edebiyat dergilerini takip edebiliyor musunuz?

Evet bir dönem dergi çıkardık, ama maddi sebepler yüzünden vazgeçmek zorunda kaldık. Şimdi edebiyat dergilerini takip edemiyorum çünkü benim mesleğimin bir paradoksu bu; okumaktan okumaya fırsat bulamıyorum maalesef. Pek çok kitap var, aralarından okumak için seçim yapabilecek kadar bile zamanım olmuyor.

 

Ama kitap almaktan da geri durmuyoruz değil mi?

Tabii ki. Bir sürü kitap alıyorum sonra onlar köylere, bir takım yerlere gönderiliyor. Geçen sene beş altı bin kitap yolladım. Çok hora geçti. Yine öyle olacak sanırım.

 

Pek çok ödül aldınız. Ödüller hakkında ne düşünüyorsunuz?

Evet pek çok ödül aldım. En azından yaptığınız işi birilerinin takdir ettiğini gösteriyor ödüller. Siz zaten işinizi mesleki namusunuz içinde yaparsınız, elinizden gelenin en iyisini yaparsınız. Birileri layık görür ödül verir, ne alâ. Ama işinizi ödül almak için yapmazsınız. Yalnız ben çok genç yaşta verilen ödüllere biraz karşıyım. Onun ağırlığını taşıyamayan insanlar oluyor.

 

“Ben oldum” hissi mi?

Evet maalesef.

 

Çeviri orijinal dilinden mi başka dilden mi yapılmalıdır?

Orijinal dilinden. Mümkün değilse İngilizcesinden. Çünkü İngilizce ikinci dilden çeviriler aslına en sadık çeviriler oluyor. Aslından yapılan çeviri okura ve yazara saygıdır.