Boris Pasternak, 10 Şubat 1890 yılında Moskova’da doğar. Babası ressam, annesi piyanisttir. Ebeveynlerinin de içinde olduğu sanat ortamında Tolstoy ve Rilke ile tanışır. Yazma tutkusuyla, uzun yıllar boyunca hayalini kurduğu romanı 1955 yılında tamamlar. Ancak roman, Sovyet rejimini destekleyen bir bakış açısıyla yazılmadığından Rusya’da, sansür kurulundan onay alamaz. Pasternak, dosyasını İtalya Milano’daki bir yayınevine de göndermiştir. Ülkesinde uygulanan sansür yüzünden ortaya çıkacak tepkileri düşünerek dosyasını geri çekmek isterse de yayınevi dosyayı basmıştır. Kitap, İngiltere’de, Amerika’da ve Fransa’da da yayınlanır. Batı dünyası, güçlü bir silah olan edebiyatı, Sovyet rejimine karşı kullanmaktan kaçınmaz. Roman, adeta soğuk savaş malzemesi haline gelir. 1958 yılında Boris Pasternak’a, Nobel Edebiyat Ödülü şiirleri esas alınarak verilir. Ancak Rusya’da ortaya çıkan tepkiler yüzünden yazar, ödülü reddetmek zorunda kalır. Pasternak’ın kitabının sinemaya uyarlanarak filme çekilmesi, eserine evrensel bir başarı kazandırır. Dr. Jivago’yu canlandıran Ömer Şerif’in, filmde giydiği yakası kürklü ceketin, bütün dünyada erkek giyiminde moda haline gelmesi kapitalizmin zaferi gibidir. Ömer Şerif’in yanında hüzünlü, şarışın güzelliğiyle Julie Christie’nin, filmin şiirselliğine katkısı büyüktür. Masalsı kar manzaraları ve muhteşem bir müzikle belleklerde yer eden bir film olur, Dr. Jivago. Beş dalda Oscar alır. Gişe rekorları kırar. Ülkemizde 1968 yılında, Rusya da ise 1994 yılında gösterime girer.

Ancak, incelediğim, 1984 yılında, Can Yayınları’ndan çıkan, çevirisini Samih Tiryakioğlu’nun yaptığı kitapta, kapak resminde yer alan balalaykaya dair hiçbir iz yoktur. Oysa filmde balalayka genetik mirasın simgesidir. Lara ve Jivago’nun devrim sırasında kaybolan, Jivago’nun varlığından habersiz olduğu bir kızları vardır. Filmde, Jivago’nun Komünist bir general olan üvey kardeşi, kimliği tamamen değiştirilmiş olan kızı, yetimhanede bulur. Onun balalayka çalışındaki ustalığına bakarak Jivago’nun kızı olduğunu anlar. Ancak kıza sahip çıkmaz. Bu adam, film boyunca, Jivago’yu gizlice izleyen, sinsi bir kişilik olarak verilir. Oysa kitapta Jivago’ya sık sık yardımlar yapan bir karakter olması da hayli ilginçtir. Filmde kötülüğün cisimleştiği bir kişilik olan Komarovsky, Lara’nın kızının elini kalabalık bir meydanda kaybolması için kasten bırakır. Oysa kitapta bu kaybolma olayı farklı biçimde cereyan eder.

Okur olarak bir romanı okuduktan sonra bende bıraktığı duygulara göre onları iki kategoriye ayırırım: Akılla yazılan romanlar, yürekle yazılan romanlar. Elbette, bazı romanların akılsızca bazılarının da yüreksizce yazıldığı sonucu çıkarılmamalı bu söylediklerimden. Ama bazı kitapları okurken öyle bir duygulanırız, öyle bir lezzet, öyle bir haz alırız ki döner döner yine okuruz. Ruhu olan kitaplardır bunlar. Sayfalardan tüten, okuru kavrayıp, kuşatan bir canlılık söz konusudur sanki. Bunu, yazarın şair olmasına ve kitabın kahramanı Dr. Jivago ile Boris Pasternak’ın yaşamı arasında şaşırtıcı benzerlikler olmasına da bağlayabiliriz. İşte üçüncü kez, farklı çevirilerden okuduğum Pasternak’ın tek romanı Dr. Jivago beni çok etkileyen romanlardan en tepedekidir belki de.

Roman, çocuk Jivago’nun annesinin cenaze töreniyle başlar. Şiir gibi bir başlangıçtır. Çocuğun mezarlıktaki davranışlarından, uzun zaman boyunca annesini hayallerinde hüzünle yaşatmasından, onun oldukça duygulu bir çocuk olduğunu çıkarabiliriz. Dayısının korumasında farklı akrabaların yanında büyür. Üniversite yıllarında ileride kızlarıyla evleneceği Gromikoların yanında kalır.

İlk bölümlerde yazar, elliden fazla sayıdaki kahramanı, bu kahramanlar arasındaki ilişkileri ve ait oldukları sınıfları serimler. Çarlık döneminin son yıllarını kapsar bu ilk bölümler. Sosyalist devrimin başladığı 1903-1905 olayları, o günlerin Moskova’sında roman kişileriyle birlikte sürüklenir. Birinci Dünya Savaşı ve 1927 Ekim devrimi sonrasında Sovyetler Birliğinin oluşum sancıları canlı kesitlerle bütünlük içinde verilir. Pasternak, tarihsel zeminde açtığı bu pencereden Rus entelektüellerinin psikolojik çöküşünü anlatır. Jivago ile birlikte diğer kahramanlar da, süreçle birlikte değişen fikirleri, yönetime olan uzaklık ve yakınlıklarıyla, değişen sosyal statüleriyle anlatılır. Sovyet toplumundaki gelişmeler canlı kesitlerle gözler önüne serilir. Jivago ve onun gibiler ilk başlarda devrim hakkında romantik duygulara sahipken, zamanla olup biten kanlı olaylardan dehşete düşer ve muhalif olurlar. Demir yollarında ustabaşıyken devrim başlangıcında katıldığı grev yüzünden büyük acılar çeken Pavel Ferapontoviç’in oğlu Paşa Antipov, idealist bir öğretmenken savaş gönüllüsü olur. Sonra Sibirya’da Kızıl Ordu komutanı Strelnikov adıyla ortaya çıkar. Ancak parti üyesi olmaya yanaşmaz ve iç hesaplaşmalar korkusuyla kendini öldürür. Pavel Ferapontoviç ise bir hayli yükselir. Öte yandan soylu sınıfın geçirdiği değişim de trajiktir. Jivago’nun karısı Tonya, evde ekmek pişirip satmayı düşünür. Jivago’yu ailesini ısıtmak için odun çalarken görürüz. Gromiko ailesi aç kalmamak için Sibirya’daki topraklarını sebze yetiştirmek açısından çıkar yol gibi görse de, sonunda sürgüne gönderilmekten kaçamazlar. Kitapta Jivago’nun edebiyat aşkı; Blok, Puşkin ve Çehov okumasıyla, güçlü memleket sevdası; kısa ama etkili doğa tasvirleriyle ortaya çıkar.

Ayrıca Paşa Antipov’la evli olan Lara ile Dr. Jivago’nun aşkı da kitapta önemli bir yer tutar. Aralarındaki güçlü aşk, eşlerine karşı olan sorumluluklarını birbirleriyle paylaşıyor olmalarıyla, hayatla olan ilişkileri ve yaşam felsefelerinin aynılığıyla ifade edilir. Ancak edebiyatın ana ekseninde aşkın olduğunu düşünsek de bence bu aşkta biraz abartı vardır. Çünkü kitap boyunca duygulu şair Dr. Jivago, olup biten kanlı olaylardan ötürü şaşkındır. Olanlar doğasına aykırıdır. Pasif muhalif olarak hasbelkader sürüklenmektedir. Önce savaşa katılmış, sonra doktorları ölen partizanlar tarafından cebren alıkonmuştur. Savaş boyunca, birlikte çalıştığı hastabakıcı Lara’yı, Moskova’da iki kez tesadüfen görmüştür. Ancak aşkları, ailesiyle birlikte açlıktan kaçmak için gittikleri Sibirya’da başladığında, Jivago’nun karısı gebedir. Ayrıca Jivago’nun babasının, ailesinin parasını hovardalıklarla harcayan, sorumsuz bir adam olduğunu ve trenden atlayarak intihar ettiğini kitabın başından biliriz. Jivago’yu güzeller güzeli, akıllı, güçlü ve becerikli Lara’ya çeken; onca kanın, hastalığın, zülmün ortasında bir sevgiye sığınma ihtiyacı da olabilir. Ayrıca devrimden sonra Moskova’ya dönen doktorumuz yeni bir kadına daha sığınacaktır. Gerçi bu son sığınağı düşkün olduğu bir zamana denk gelmiş, biraz da kendisine dayatılmış bir şeydir. Ama Boris Pasternak’a, bu kitabı yazdıran şeyin güçlü bir aşk ve güçlü bir acı olduğu konusunda kuşku duymuyorum.

Moskova’da Kutsal Haç hastanesinde çalışırken ılımlılar tarafından tehlikeli bulunsa da, politize olmuşlar tarafından yeteri kadar “Kızıl” bulunmamaktadır. Yolda bayılıp kalmış birini ortada bırakmayacak kadar işine sevdalıdır. Jivago’nun kendisi de karısı Tanya’nın ailesi de Yahudidir. Yaşlı, fakir Yahudi köylünün askerler tarafından itilip kakılmasına seyirci kalmaz.

Dr. Jivago, felsefe ve dini açıdan da zengin bir dönem romanıdır. 1917 Ekim devriminden sonraki süreçte Rusya’da yaşanan toplumsal sıkıntılar, kırılma noktaları, toplum tarafından içselleştirilmesi, yeni ideolojinin bireyler üzerindeki olumlu ve olumsuz yansımaları şiirsel bir dille anlatılmıştır.

Calvino, Pasternak hayranıdır. Nabokov ise romanın tesadüflerle ilerlemesini inandırıcılıktan uzak bulduğunu, beceriksizce yazıldığını, fazla romantik ve dramatik öğelerle dolu olduğunu söylemiş.

Evet, gerçekten de roman tesadüflerle doludur. Dayısıyla birlikte gittikleri bir malikanenin çevresinde, annesini hayal ederek dolaşırken uzakta, her zaman hızla geçip giden trenlerden birinin durduğunu görür, çocuk Jivago. Tren saatlerce bekler. Çünkü trenden atlayan bir yolcu vardır. Ölen adam, Jivago’nun hiç görmediği babasıdır. Aynı trende, gelecekte Jivago’nun arkadaşı olacak çocuk Gordon da babasıyla birliktedir. O çağdaki kısıtlı ulaşım olanakları ve kompartımanlarda ortaya çıkan sınıf farkı düşünüldüğünde soylu ve zengin kesime mensup insanların yakın kompartımanlarda seyahat etmesinden ve aralarında ortaya çıkacak tanışıklıktan daha doğal ne olabilir ki? Bozkırda yalnızlık çeken çocuğun, dikkatini duran trene yoğunlaştırması da kolayca anlaşılır bir durumdur. Henüz üniversite öğrencisiyken, lise öğrencisi olan Lara’ya da iki kez tesadüf etmiştir Jivago, Lara onun farkında olmasa da o, Lara’dan etkilenmiş ve üzerine düşünmüştür. Daha sonraları, ikisi trende olmak üzere Strelnikov’la üç kez karşılaşır Jivago. İç savaşla ilgili her türlü sevkiyat trenlerle yapılmaktadır. O çağın ulaşım koşullarında bu karşılaşmalar gayet doğaldır. Dikkatimi çeken iki mekan karşılaşması var ki ilki, tutuklanacakları korkusuyla Jivago ve Lara, ıssız bir evde gizlendiğinde gerçekleşir. Boş olduğunu bildikleri evde, kendilerinden önce birisinin kaldığını işaret eden emareler vardır ortalıkta. Daha sonra Jivago, Lara’yı, onun selameti açısından, oyunla avukat Komarovsky’yle birlikte uzaklaştırdığında Strelnikov gelir. O da bir kaçaktır. Uzunca bir sohbetin ardından Strelnikov kendini öldürür. Lara ile kızının, orada doktorla birlikte olduğunu öğrendiği için onları görmeye gitmiştir. İkinci mekan çakışması kitabın sonundadır; Lara trenle Moskova’ya henüz gelmiştir. Denklerini emanete bırakır. Şehirde yürümeye başlar. Karşısına birden Mabeyinciler sokağı çıkar. Bu sokakta, üniversite öğrencisiyken kocası oturmuştur. O vakitler, kendisinin de girip çıktığı binaya giriverir. Kapı ardına kadar açıktır, ortada bir tabut vardır. Yaklaşıp bakar, tabutta yatan Jivago’dur. Jivago’nun üvey kardeşiyle, kocasının kaldığı odada otururlar ve kocasının dillerde dolaştığı gibi kurşuna dizilmediğini, intihar ettiğini aynı odada öğrenir.

Yaşam tesadüflerle dolu değil midir? Yeşil ışıkta, karşıdan karşıya geçerken gördüğünüz kızıl saçlı, çilli, yaşlı kadını ya da metroda arkanızda, yüksek sesle telefonla konuşan erkek sesini nereden tanıdığınızı çıkaramadığınız olmadı mı? Rast geldiği tesadüfleri bellekte canlı tutmak her insana özgü olmayabilir. Bu gibi ayrıntıları dert edenler, genelikle içe dönük yaşayan insanlardır. Bu insanlar anında olmasa da, ayrıntıları zamanla anımsayabilirler. Belki de böyle insanlar daha farklı bir ışıkla aydınlatılıyordur. Öte yandan Rusya, sosyal yapısını tümden değiştirecek, çok kanlı bir dönemden geçmektedir. Rahatı kaçan Rus soylularının ve bütün öteki insanların olanı biteni, önemle, pürdikkat izlemesi de kolayca anlaşılır bir şeydir. Bu sebep bile tesadüflerin, belleklerin kıvrımları arasına gizlenerek muhafaza edilmiş olması için yeter şarttır, bana kalırsa. Ayrıca kitapta anlatılanların kurgu olduğunu da unutmamak gerekir.

Roman bir ilk romandır. Zira Gordon karakteri için uzun psikolojik tahliller yapılmasına gerek yoktu bence. Gordon, kitabın sonunda tekrar ortaya çıksa da karakterine ilişkin bir davranış sezemedim. İncelediğim çeviride, yokluğu bütünü etkilemeyecek tek sayfalık bir bölüm vardı. Uzun ve bıktırıcı olmamakla birlikte aynı paragraflarda birden fazla doğa betimlemesi var. Ancak, kısa tutulmuş ve şiirsel bir üslupla yazılmış bu betimlemeler okumada zorluk teşkil etmiyor, canlılık katıyor metne.

Nabokov’un ileri sürdüğü romantik ve dramatik öğe çokluğuna gelirsek; romantik öğeler vardır hatta dramatik öğelerle iç içedir. Korkudan deliren, çocuklarına tahtadan oyuncaklar yonttuğu bıçakla, karısını ve çocuklarını öldüren partizanla aynı ortamda olan birinin, ormanın hışırtısına, bulutların devinimine, güneşin parıltısına, karın güzelliğine, buzların ışıltısına, aşka sığınarak kendini sağaltmaya çalışmasından daha doğal ne olabilir? Sanata, doğaya, insanlara, edebiyata ve güzel bir kadına duyulan aşk vardır kitapta. İç savaşın hüküm sürdüğü yılları anlatan bir romanı dramatik öğelerle dolu olmakla suçlamak doğru mudur? Kusursuz eser aramaya kalkarsak Tolstoy’un Savaş ve Barış’ından da mahrum kalmaz mıyız?

Pasternak’ın eseri son günlerde YKY’dan Hülya Arslan çevirisiyle çıktı. Her okurun kütüphanesinde bulunması gereken bir romandır Dr. Jivago.

 

Boris Pasternak, Doktor Jivago, Çev: Samih Tiryakioğlu, Can Yayınları, 1984.