Mevzu Edebiyat Yazar Buluşmaları kapsamında İstanbul’daki Penguen Kitabevi’nde Diyarbakırlı yazar Abdullah Aren Çelik’i ağırladık. Editör ve şair Mehmet Said Aydın moderatörlüğünde gerçekleştirdiğimiz söyleşinin bir kısmını sizin için yazıya döktük.

Keyifli okumalar.

 

 

Biyografine baktığımızda çeviri yaptığını görüyoruz. Hangi dillerde çeviri yapıyorsun?

Zazaca’dan Türkçe’ye, Türkçe’den de Zazaca’ya çevriler yaptım. Weje û Rexne isimli bir derginin iki editöründen biriydim. Şu an ise Kürtçenin Zazaki lehçesinde yayın yapan bir dergi olan Ewro’nun yayın kurulundayım. Bir süre kendi metinlerim de dâhil bazı metinleri Zazaca’ya çevirip yayımladım. Şu aralar dergi faaliyetlerine ara vermek zorunda kaldım, yalnızca romanımı çalışıyorum.

 

Senin coğrafyanda yazan yazarlara bakınca senin biraz beklemiş olduğunu görüyoruz. Kitabını yayımlatman için seni bekleten şey neydi?

Geçenlerde Diyarbakır’da katıldığım bir söyleşide de benzer bir soruyla karşılaştım. Benimle aynı dönem yazan yazarlara bakınca şunu düşündüm, beni tedrisatından geçirecek, el verecek bir hocam, üstadım olmadı. Yayın dünyasını çok sıkı takip ediyor, yazıp çiziyordum ama bir türlü yayımlayacak cesareti bulamıyordum. Yazdığınız metnin bir başkası tarafından görülmesi, okunması, değerlendirilmesi kıymetli bir şeydir ve size yol gösterir. Bana bu anlamda yol gösteren bir öğretmenim olmadı, karanlıkta yolumu bulmam da uzun sürdü.

Canetti’nin Körleşme romanını, Kitle ve İktidar’ı yazmasına vesile olan fikir on altı yaşındayken gelir ve otobiyografisinde der ki: “Evimin biraz uzağında cadde boyu yürüyüş yapan insan kalabalığı vardı. Kim olduklarını ve ne için yürüdüklerini bilmiyordum. Yürüyüşe bende katıldım, sonu felaketle biten bir yürüyüştü. Nitekim doksan beş kişi polisin açtığı ateş sonucu yaşamını yitirmişti. Yürüyüşe katılan insanlar adliye binasını yakana kadar geri atmadılar. Sonradan anlaşılır ki bir polis memuru öncesinde bir işçinin ölümüne neden olmuş, mahkemeyse polisi suçsuz bulup serbest bırakmıştır. İşçiler de bunu protesto etmek için yürüyorlardır. Canetti bu olaydan bahsederken şunu ekler, “hayatta bana öğretmenlik eden bir tek annem vardı.” Annesi ona, “Oğlum bugün öğretmenine doğru bir soru sorabildin mi?” dermiş, annesinin ona verdiği bu ders Canetti’nin kitleye bakıp doğru soru sormasını da beraberinde getirdiğini söylemek mümkün. “Niye yürüyorlardı bu insanlar? Kitle denen şey nasıl olur da onlara önderlik eden biri yokken, tek bir vücut halinde hareket edebiliyordu?”

Bu noktada belki neden bu kadar geç kaldığıma dair bir örnek daha verebilirim. Tolstoy’un biyografisini okuyanlar bilir, devamlı evinden kaçar, uzaklaşır, sonra da hiç bir şey olmamış gibi geri döner. Yine bir gün yaveriyle birlikte evinden gitmiştir. Bir handa konaklamaktadır. Gecenin bir yarısı yatağından fırlar ve çığlık atarak “Ölüm var! Ölüm var!” der ve bayılır. Tolstoy’un sonraki dönem eserleri için eleştirmenler şunu söyler: “Tolstoy’un hayatı bir daha asla eskisi gibi olmadı.” Kendi otobiyografisinde de aşağı yukarı şöyle yazar: “Bana hayatım boyunca ölüm gibi öğretmenlik yapan, ders veren başka bir şey daha yoktur.”

Tolstoy’un ölüm fikri… Edward Said’in Geç Dönem Üslubu kitabında Mozart, Glenn Gouldd, Beethoven gibi müzisyenlerden, Tolstoy, Jean Genet gibi yazarlardan bahseder ve onları şöyle birleştirir: “Hepsi ölümü düşünür ve onun öğreticiliğinden faydalanır. ‘Zaman’la kurdukları bir ilişkileri vardır. Ölüm fikri onları aynı zamanda hayata hazırlar ve motivasyonlarını sağlar.” Said bu kitabında tüm bu sanatçılardan bahsederken şunu da ekler: “İlk dönem eserleri asla son dönem eserleriyle aynı değildir. İlk dönemde kusursuzluk arayışı vardır, son dönemlerinden rahat yazarlar, rahat beste yapar, rahat şiir yazar, çok eleştirilir ama aynı zamanda çok sevilirler. Beethoven duymamasına rağmen şahane uvertürler yapar. Kutsal kitapta, Allah kâinatı peygamberimiz için yarattığı söylenir, ama o da ölüyor. Demek ki kusursuz diye bir şey yoktur. Yani Allah’ın yarattığı kusursuz bir varlık bile sonunda ölüyor.” Ben de diyorum ki, kusursuzluk arayışı büyük bir kusurdur. Bunları anlatma sebebim ise şu; şimdi sen bana “Bunca yazar vardı, sen neredeydin?” diye sorarken sanırım ben karanlıkta yolumu bulmaya çalışıyordum. İhtiyacım olan belki bir öğretmendi. Benim de tabii ki sonunda bir öğretmenim oldu, ama geç tanıştım onunla ve o gelene kadar ne yapmam gerektiğini bilmiyordum.

Yıllar önce, “Doğudan zuhur eden şairler” diye bir dosya hazırlamıştı Yasak Meyve. Orada doğulu şairlerin farklı bir söylem, biçim geliştirdikleri söyleniyordu. Buna itiraz ettiğimi, dahası pek çok şeye katılmadığımı hatırlıyorum. O dosya konusu ile ilgili eleştirilerimi, Mehmet Said Aydın’ın Kusurlu Bahçe ve Sokağın Zoru isimli şiir kitapları üzerinden tartışıp sanırım on yıl sonra kaleme alma cesaretini gösterdim. Demek istediğim, her şeyin farkındaydım ama geç kaleme aldım.

 

İyi bir okursun, hem konuştuklarımıza hem de yazdıklarına bakınca öyle görüyorum ama edebiyat dışı bir meslek yapıyorsun. Philip Roth da Paul Auster da bunu söylüyor, ya yayıncılık ya yönetmenlik gibi bir meslek icra edeceksin ki edebiyatın içinde kalabilesin ya da aileden kalan bir paran olacak derler. Edebiyat dışında bir iş yapmanın bir katkısı ya da götürüsü var mı?

Yaptığım iş okumaya çok uzak. Bazı meslek grupları buna dâhildir. İstisnaları hariç tutarak, sağlık camiası, iş sektörü ve daha pek çok mesleki grup sıkı iş tempoları vardır, dolayısıyla iş tempoları o kadar meşakkatlidir ki okumaya pek vakitleri kalmaz. Bunu kırmaya çalıştım. Bazen kendime otuz günde otuz kitap hedefi koyar ve bunu uygularım. İyi bir okur olmaya çalışıyorum, dahası bir metni “doğru okumaya” çabalıyorum. Derinlikli okumalar yapmaya çalışıyorum bu nedenle. Metnin derinine iner, sadece hisse ve kurguya değil, neredeyse metnin her bir tarafını görmeye çalışırım okurken. Bana kalırsa, doğru okur olmak demek, metnin yazarı olmuşçasına derinlikli metne çalışmak demektir. Yani demek istediğim, analitik değerlendirebilecek bir göze sahip olmalı okur. Galiba bunda eleştiri yazıları yazmamın payı oldu. Bana kalırsa onlarca farklı okuma vardır. Galiba iyi okur olmak, zamanla kazanılacak bir meziyet. Dört ya da beş saat uyurum, işim de çok yoğundur, her ne kadar hastane ortamında olsam da hastanenin upuzun koridorlarında yürürken bile hep elimde kitap vardır. Bir trafik kazası geçirmiştim, hastanede gözümü açtığımda, “Henüz yazımı bitirmedim” diye sayıkladığımı hatırlıyorum, “araba önemli değil, bilgisayarımı kurtarın, içinde yazım var,” diyordum. Benim için öyle bir şevk okumak ve yazmak.

 

Son romanın Kandan Adam’dan bahsedelim. Polisiye öğelere sahip olsa da aslında tam değil, tarih kısımları gerçek, günümüz kısımları kurgu, bu da benim çok ilgimi çekti, bundan bahseder misin?

Kendi Başbakanını bile astırmış garip bir ülkede yaşıyoruz. Roman için Law Reşit’in izini sürerken şunu fark ettim; bu ülke kendi başbakanın astırmış bir ülkeydi ve kimin dost, kimin düşman olduğunu bilmiyorduk. Kemal Fevzi de kıymetli biri ama İstiklal Mahkemeleri tarafından asılıyor. Gerçekten de kardeşi Bitlis’te çıplak gezip “Wildon söylemişti! Wildon söylemişti! Her ulusu kendi kaderini tayin hakkı vardır,” sözlerini söylüyor. Bir metinde sadece tarihsel bir hikaye anlatmak beni bir okur olarak da cezbetmiyor, o yüzden iki hikayeyi birleştirdim. Law Reşit’i ve Kemal Fevzi’yi anlatmayı çok istiyor ama sadece tarihe gömülmek istemiyordum. O yüzden güncel bir hikâyeyi, tarihsel bir meseleyle iç içe geçirdim.

 

İnsanların belleklerinde önemli bir yere sahip olan ve sonrasında yıkılan Dilan Sinemasını anlatıyorsun. Bunu metninde kullanma sebebinden bahsedelim mi?

Dilan Sineması, şatafatlı, görkemli bir mekândı, neredeyse her Diyarbakırlı ilk sinema filmini orada izlemiştir. Kitapta bahsettiğim gibi istiklal mahkemeleri sonrası cesetler getirilip Dilan Sineması’nın bulunduğu yere gömüldüğü rivayet edilir. İktidarı elinde tutan güç için, bu ölümlerin insanların belleğinden silinmesi ve unutturulması gerekiyor haliyle. Bunu nasıl yapacaklar? Pek tabii ki Dilan Sineması gibi daha şatafatlı bir şey inşa ederek. Diyarbakır’a kayyumlar geldiğinde yaptıkları ilk şey geçmişi unutturacak kadar güzel ve şatafatlı şeyler yapmak ve sokak isimlerini değiştirmek oldu. Yani bir nevi insanların gözlerine parlak ışıkları tutup onları kör ettiler.

İnsanlara, kimliklerini bile unutturacak şeyler yaptılar. Dilan Sineması insanların yaşadığı acılara tutulmuş bir projektör gibiydi. Şehrin bu anlamda hafızasını yok etmek isteyen bir bir sembolüydü. Metnin zamanını ve mekânını birlikte işlemem gerektiği için de bunu Dilan Sineması üzerinden anlattım.