Fotoğraf: Vedat Arık

Mevzu Edebiyat Yazar Söyleşileri’nin 2 Şubat 2019 tarihli programının konuğu Jale Sancak’tı. Kadıköy, Akademi Kitap Kafe’de gerçekleştirdiğimiz programda, Jale Sancak’ın Attilâ İlhan Roman Ödüllü kitabı Uyanan Güzel‘i konuştuk.

 

Şubatın, Şubatlığını rafa kaldırdığı sıcak bir günde, saat öğleden sonra üçe yaklaşmışken Akademi Kitap Kafe’deki randevumuzda Jale Sancak’la bir araya geldik. Söyleşimiz hayli kalabalık, ilgi çok yoğundu.

Jale Sancak’ın Uyanan Güzel romanını konuşmak için bir araya geldiğimiz söyleşimize Uyanan Güzel’de yer alan Jale Sancak biyografisinin okunmasıyla başladık. Söz konusu metni buraya da ekliyorum.

 

Jale Sancak yazmaya şiirle başladı. Şiirleri 80’li yıllarda edebiyat dergilerinde yayımlandı, radyofonik oyunları ise TRT radyolarında oynandı. İstanbul Televizyonu’nda yayımlanan “Ömrüm Ömrüm” programında danışman ve metin yazarı olarak görev aldı. Açık Radyo’da kültür sanat ve söyleşi programları hazırlayıp sundu. “Mırıl Mırıl Münevver” adlı öyküsü TV filmi olarak çekildi. İlk üç kitabı ise Can Yayınları tarafından yayımlandı. Daha sonraki öyküleri Sel Yayıncılık, Doğan Kitap ve Kırmızı Kedi yayınevleri tarafından kitaplaştırıldı. 2014 yılında “Fırtına Takvimi” adlı romanıyla Duygu Asena Roman Ödülü’ne değer bulundu. “Belki Yarın” adlı öykü kitabı 2016’da hep kitap tarafından yayımlandı. Yapıtları Almanca ve Bulgarcaya çevrildi ve bu ülkelerde kitap olarak yayımlandı. Konuk yazar olarak Almanya’nın çeşitli kentlerinde edebiyat günlerine ve okumalarına katıldı. Galapera Sanatevi’nin kurucusudur. 2015 yılında Tiyatro Kara Kutu’da yazdığı tek kişilik oyunu yönetti ve oynadı.

Biyografi yazısında yer almayan iki önemli detaya daha değindik. İlki; Uyanan Güzel’in 2017’de aldığı Attilâ İlhan roman ödülü; ikincisi, Jale Sancak’ın, Rüzgâr’ın babaannesi olduğu bilgisiydi. Bu iki önemli detayın altını çizdikten sonra, bir saat, on beş dakika süren sohbetimiz başladı.

Söz konusu sohbetin bir bölümünü yazıya aktararak, o gün bizimle olamayanlarla da payalşamak istedik.

Hanife Altun: Yazmaya seksenlerde şiirle başladığınız söyleniyor, yazarlık serüveninizle başlayabilir miyiz?

Jale Sancak: Tabi. Erken yaşta verilmiş bir yazma kararının ardından ortaokulun son senesinde Çağdaş Türk şiiriyle tanışınca olanlar oldu, şiir yazmaya başladım, bu şiirlerden bazıları, dönemin sanat edebiyat dergilerinde yayımlandı, sonra tiyatro ve radyo oyunları, tiyatroyu hep sevdim, ardından öykü yazma isteği doğdu, sonrasında öyküde karar kıldım, Yirmi küsur yıl, Açık Radyo’da yaptığım programların kitaplaşmasını saymazsak, sadece öykü yazdım. Tür olarak da en çok öyküyü severim. Sonrasında iki roman, bir öykü kitabı daha derken başlangıçtan bu yana kırk yıla yakın bir zaman geçti edebiyatla.

H.A: Uyanan Güzel adının da imlediği üzere bir keşif yolculuğu ve farkına varma “ayma” hikâyesi. Okur, Vahide Karakterinin değişimi, dönüşümü ve kadınlığını yeniden keşfine, (üstelik neredeyse ellisinde hem de!) bununla birlikte toplumsal olaylar, dünyada olup bitenlere karşı uyanışına da şahitlik ediyor. Vahide’nin bu çok yönlü uyanışından söz edebilir miyiz?

J.S.: Elbette. Vahide aslında tümüyle eve kapanmış değil, hayatın içinde bir kadın. Bir işyeri var, çalışıyor, üretiyor. Olan bitenin de farkında, fakat kayıtsız kalıyor, görmezden geliyor, sorgulamaktan uzak durup dış dünyayla bağını gevşetiyor. Bir tür kaçış bu. Bu nedenle gazete bile okumuyor, televizyon seyretmiyor, kendine kapanıyor. Tabi sonrasında değişiyor, kayıtsız kalamıyor, aşk kadar en sevdiklerinin toplumsal olaylardan zarar görmesi de değişimine neden oluyor.

H.A.: Vahide‘nin yeğeni Deniz karakterini anlatır mısınız biraz, Deniz neyi temsil ediyor? Hikâyenin Uyanan Güzel’inin Vahide olduğunu söylersek, Deniz burada bir bakıma teyzesine bir uyanış örgütlüyor diyebilir miyiz ve bu bakışla Vahide’nin, aslında biraz da “Uyandırılan Güzel” olduğunu söyleyebilir miyiz?

J.S.: Çok güzel bir benzetme, bir uyanış örgütlüyor sahiden, teyzesinin uyanışına sebep oluyor. Vahide’nin geçmişinde baba baskısı ve 12 Eylülde, babası tarafından ihbar edilmiş, tutuklanmış, kaybedilmiş bir devrimci sevgili var. Bu, o dönemde çok genç olan Vahide’yi sindiren şeylerin en başında geliyor. Deniz ise düşünen, sorgulayan, toplumsal meselelere duyarlı genç kuşağı ve gelecek umudunu temsil ediyor. Deniz’in halleri ve desteği olmadan Vahide’nin yeniden hayata karışması, kendisiyle, kadınlığıyla yüzleşmesi, böyle bir dönüşümü yaşaması kolay olmazdı ya da hiç olmayabilirdi.

H.A.: Romanda yazarın, anlatıcının sesini duymuyoruz. Bilinç akışı ve monologlarla aktarılıyor hikâye. Bu teknik tercihini sormak istiyorum. En başından planlanan biçim bu muydu? Bazen de süreçte anlatı kendi teknik tercihini kendi seçer, başka türlü anlatmanıza imkân tanımayabilir ya, bunun için sormak istiyorum.

J.S.: Uzunca bir süredir klasik ben anlatıcıyı kullanmaktan kaçınıyorum. Elbette bu bir tercih, birinci tekil de çok sık kullanılan bir bakış açısı. Bana kahramandan çok yazarın sesini duyuruyor. O nedenle de aradan çıkarak, okurla karakteri baş başa bırakmayı, bilinç akışı tekniği ve iç monologlarla karaktere kendi dünyasını anlattırmayı daha çok seviyor, tercih ediyorum. Yanı sıra ben anlatıcının zihninden geçenleri söyleyen o anlatıcı, serbest dolaylı anlatımı kullanıyorum. Söz ettiğim bakış açılarını daha inandırıcı, sahici buluyorum.

H.A.: “Gri Şehir Masalı” bölümünü sormak istiyorum. Öncelikle kurgu tekniği bağlamında, hikâye içinde hikâye anlatılıyor, bir nevi Bin Bir Gece Masalları gibi.

J.S.: Romanı yazarken baş gösterdi “Gri Şehir Masalı”. Evet, doğru, hikâye içinde hikâye. Böylece Bin Bir Gece Masalları‘nda yaratılan yaşama imkânının yerini, anlatma imkânı yaratma aldı diyebiliriz. Anlatma imkânlarını çoğaltma.

H.A.: “Gri Şehir Masalı” bölümleriyle ilgi bir de şunu sormak istiyorum. Dile getirilmese de Fetih’ten söz ediyorsunuz ve hatta öncesi. Neredeyse bin yıl öteden bir hikâyeyi bir ucundan tutup, bugüne dair göndermeler de içeren bir anlatıyla harmanlıyorsunuz. Bu bir bakıma, aslında tarihin (resmi olanı) ne’liği hakkında bir uyanışa davet niyeti de içeriyor mu? Ya da en azından hikâyeyi zafer kazanının gözünden değil de bir de buradan görün demek arzusu söz konusu mu? Çünkü galiple, mağlubun anlattığı hikâye her zaman tezattır. Bugünden bir örnekle anlatmam gerekirse “Sur’u Toledo yapacağız” diyenle, Sur’un Toledo yapılma sürecine maruz kalanın yazdığı tarih aynı olmayacaktır. “Gri Şehir Masalı” bölümüyle yapmak istediğiniz şey bu muydu?

J.S.: Romanın içinde söz ettiğim dünün ve bugünün meselelerini, vandalların binlerce yıllık yolculuğunun fetih hikâyeleri ile daha fazla vurgulayabileceğimi düşündüm. Karanlık çağın ardından Bizans, sonrasında da Doğu Roma’dan bu güne sürüp gelen yağma talan, yıkım, rant, kentsel dönüşüm, doğanın katledilişi, betonlaşma, yerinden yurdundan edilenler… Bu gün evet böyle, lâkin yeni dertleri değil bunlar İstanbul’un malum. Hem de insanoğlunun yıkıcılığına, aç gözlülüğüne, iktidar hırsına, kana doymazlığına da değinmeme imkân sağladı “Gri Şehrin Masalı”.

H.A.: Adrian’ı anlatır mısınız biraz?

J.S.: Adrian, Vahide’nin aşık olduğu, ona aşkı ve kadınlığını yeniden hatırlatan ve yaşatan adam. Aslında Adrian bir yanıyla gerçekte de var olan biri. Bir müzisyen, sokak çalgıcısı. Kendisini İstiklal Caddesi’nde akordeon çalarken görmüştüm. Bir bacağı dizden itibaren kesikti. Herhangi bir iletişim ya da diyaloğumuz olmadı. Farkına varmadan Adrian benim içimde birikmiş ve ben de oturup ona bir hikâye uydurdum. İstiklal ’de köşesinde durmuş, Balkan ezgileri çalan bir adam ve bir bacağı kesik. Bacağını Bosna Savaşı’nda kaybetmiş olduğunu ve buraya protez bacak için gelmiş olduğunu düşündüm. Ona böyle bir hikâye kurguladım. Oysa gerçek bambaşkaymış. Çocukken, tren yolunda oynarken bir kaza sonucu kaybetmiş bacağını. Fakat ben ona başka bir hikâye uydurdum ve o hikâyesiyle romanıma dâhil etmiş oldum.

H.A.: Azim Bey neyi temsil ediyor? En küçük devlet yapılanmasına örnek teşkil eden aile içinde ve hikâyenin üst katmanında, Azim Bey despot bir baba olarak boy gösteriyor. Mini devletçiğinin bir nevi halkı olan aile fertlerine hayatı zehir ediyor. Güç ve kudreti elinde tuttuğu iktidar zamanları gün gelip nihayete eriyor ve zulümle muamele ettiklerinin eline düşüyor. Bu haliyle en temel yaşamsal ihtiyaçlarını dahi karşılamaktan aciz bir zavallıya dönüşüveriyor. Azim Bey’in bu acıklı sonuna karşın, Deniz sapasağlam, sıhhatli, güçlü ve direnmeye devam ediyor. Azim Bey’i, dünya tarihine baktığımızda hep aynı sonla yüz yüze gelen diktatörler, Deniz’i ise bu güç karşısında asla tükenmeyecek olan halk topluluklarıyla eşleştirmek aşırı bir okuma mı olur?

J.S.: Aşırı bir okuma değil, Azim bey totalitarizmi temsil ediyor çünkü. Doğru bir yorum. Azim bey hep olageldiği gibi, tarihin de bize gösterdiği gibi bedelini ödüyor.

H.A.: Biraz da yeni çalışmalarınızdan söz edebilir miyiz? Yeni işler için netleşmiş bir takvim var mı, bizimle paylaşır mısınız?

J.S.: Ağır ağır, her zamanki gibi zaman sorunuyla boğuşarak, bir roman yazmaya çalışıyorum. Belki ‘Bellek Defteri’ olacak adı. Önümüzdeki sezon için de iki tiyatro oyunu yazma düşüncesi var aklımda.

H.A.: Son olarak Galapera’yı ve Tiyatro KaraKutu’yu da sormak istiyorum. Galapera’yı taşıdığınızı, Tiyatro KaraKutu’yu gezgin tiyatro formatına çevirdiğinizi biliyorum. Yeni oyunlar, devam eden atölyeler… Neler var?

J.S.: Galapera’nın 12. yılı bu yıl. Gene Beyoğlu’nda bir başka adreste devam ediyor çalışmalarına. Edebiyat, öykü, ara ara da çizgi roman, illüstrasyon, sinema atölyeleri açıyoruz. Okuma gruplarımız var. Tiyatro Kara Kutu ise bu yıl benim Sait Faik’in öykülerinden ve anılarından oyunlaştırdığım Bir İnsanı Sevmekle Başlar Her Şey oyunu sahneliyor çeşitli tiyatrolarda. Ekip olarak hepimizi mutlu eden bir çalışma oldu bu.