Ayça Erkol’un Hiç Aklımda Yokken adlı ilk kitabından sonra ikinci öykü kitabı Sonra Sincaplar Geldi Alakarga Yayınları’ndan çıktı. Öyküleri dergilerde yayımlandığından beri izlediğimiz, incelikli anlatımıyla dikkat çeken Ayça Erkol’la yazı yolculuğunu konuştuk.

Neden yazdığı, neler okuduğunun yanı sıra epeydir aklımdaki bir soruyu, aktif kültürel üretimleri olan yazarlara sormak istediğim bir soruyu, ülkenin batısında üretilen güncel metinlerin ülke gerçeklerine neden uzak kaldığını da sordum. Erkol’un cevabı bana Zygmunt Bauman’ın şu sözünü hatırlattı “Uzaklık coğrafi olmaktan çok zihinsel bir mesele olabilir.”

 

Yazarlara çok sorulan o soruyla başlamak isterim. Neden yazıyorsun? Yazarak aslında ne yapmaya çalışıyorsun?

Bu soruya verebileceğim net bir cevabım maalesef yok, bir amacım olduğundan bile emin değilim. Sadece aklıma düşen hikâyelerim var, onları yaratmaktan ve insanlarla paylaşmaktan büyük keyif alıyorum. Hepsi bu.

 

Bu durum yazı dışındaki hayatını nasıl etkiliyor?

Yoğun olarak çalıştığım, şehir yaşamına da aktif katıldığım bir hayatım var. Okuyamadığım ve yazamadığım anlarda yazıya, yazıya odaklandığımda da diğer şeylere ihanet ettiğimi hissedebiliyorum. Kısaca ne yapıyor olursam olayım, zihnimin arka planında her daim açık duran bir memnuniyetsizlik dosyası olduğunu söyleyebiliriz.

 

Sonra Sincaplar Geldi‘de en sevdiğim ve bence kitabın yükünü taşıyan öykü “Ali Dede Ölüyor” adlı öykü. Bu parçalı bir anlatı. Parçalar bazen birbirine değiyor bazen biri ötekinin içinden geçiyor. Bu yönüyle biraz farklı bir deneyim sunuyor. Okurun zihninde parçalar farklı ağırlıklarla tartıya çıkacaktır ama bu metin yazarın zihninde şekillenirken odağı neydi diye merak ediyorum.

Tam olarak odağı olmayan, zihnimden bütünsel olarak çıkan bir metin “Ali Dede Ölüyor”. Hatta sonradan parçalara ayırmakta zorlandığımı söyleyebilirim. Temel olarak üç zaman ve üç mekânı kapsıyor. Deli Kız’ın evi, evcil hayvan dükkânı ve Azrail’i bekleyen Ali Dede’nin köyü. Geçmiş, şimdi ve gelecek. Bu üç zaman ve üç mekân, öykü boyunca birbirine karışarak dans ediyorlar. Başta âlâkasız görünen anların, karakterlerin yapboz parçaları gibi diğerlerine tutunduğu bir öykü bu. Bir rüzgar eser, bir kadının ayağı takılır, aynı saniyede yaşlı bir adamın durmaması için yalvardığı kalbi durur ya da çalışmaya devam eder. Bilmiyoruz.

 

İlk kitabın Hiç Aklımda Yokken dergilerde okuduğumuz öykülerin ve yeni kitabın Sonra Sincaplar Geldi‘de gördüğüm; metinlerin çok temiz, sade bir dille yazıldığı ve genellikle metropol insanlarını konu ettiği. Eğitimli, maddi geliri yüksek, tuzu kuru tipler. Yazmak için iç ve dış gözlem derinliği gerektiğini varsayarak sormak istiyorum, Ayça Erkol’un kalemine musallat olan bu karakterler ortaya nasıl çıkıyor?

Öncelikle iki konuda sana tam anlamıyla katılmıyorum. Karakterlerin çoğu tarif ettiğin gibi tipler, evet. Ancak eğitimli ve maddi geliri ortalamanın üzerinde olmak yaşadığımız ortamda tuzu kuru olmak mı, bunu tartışırım. Başka hayatlarla kıyaslayarak gidersen, elbette haklısın. Maslov’un insanın temel ihtiyaçlarını anlattığı meşhur hiyerarşi piramidinden yola çıkarsak, güvenlik, yemek, barınmak gibi dertleri olmayan insanlar bunlar. Bu kısımları halletmişler, daha farklı şeyleri dert edebilme lüksleri var, doğrudur. Ancak kendi içinde bakarsan durum onlar için de güllük gülistanlık değil. İçinde bulunduğumuz düzende en çok dışlananların, günah keçisi ilân edilenlerin başında geliyorlar. Al sana etiketlerden birkaçı; Beyaz Türkler, “gerçek halkı” aşağılayanlar, Batı özentileri.

İkinci katılmadığım nokta; öykülerimde ağırlık bu tiplerde olsa da çok farklı karakterleri de görücüye çıkartıyorum. Halil Hoca gibi evsizler, Çolak’taki kenar mahalle zıpkınları, deliler, ecinniler, sokak kedileri. Bunlara da öykülerimde sıkça rastlayabilirsin.

Bu karakterler kalemime nasıl musallat oluyor? Metropol insanı olmanın güzelliği, hepsiyle zaten bir arada yaşıyorum. Gerçek hayatımda hepsinin karşılıkları var. Tanıdığım, yolda karşılaştığım, dost olduğum insanlar onlar. En azından belli özellikleri ile varlar. Eksik, silik, noktalı kalan yerlerini tamamlamak hayal gücüme düşüyor. O da sürekli kesiyor, biçiyor, bir yerden alıp başka tarafa yama yapıyor zaten.

Karakter seçiminde bahsettiklerin, konuların ve öykü dilin bana neler okuduğunu merak ettiriyor.

Farklı alanlarda ve tarzlarda okumaya özen gösteriyorum. Sadece fiktif metinlerle yetinmemeye de dikkat ediyorum. An itibarı ile başucumda dört kitap var; Murakami’nin After Dark’ı (İngilizceden okuyorum), Herman Hesse’nin Ağaçlar’ı, Caroline Myss’in Arketipler’i ve Faruk Duman’ın Sus Barbatus’u.

 

Ülkenin en doğusunda yaşayan biri olarak en batısındaki bir yazara şunu sormak isterim; güncel metinler ülkenin doğusunda yaşananlara kapalı görünüyor. Öykü kişileri alışveriş yaparken, televizyon izlerken, yolda yürürken etraftan dahi duymuyorlar burada olan biteni. Anlamak için soruyorum, neden böyle? Çok mu uzaktayız.

Bir türlü aşamadığımız doğu/batı meselesine gelirsek; çok haklısın, ne yazık ki öyle. Çoğunlukla tedirginiz, korkuyoruz, ilgisiz ve bilgisiziz. Aynı sınırlar içinde birbirinden bu kadar kopuk olmak utanç nedeni elbette. Kaynaşacağımız zamana kadar, tam da bu nedenlerle sizden gelecek metinlere ihtiyacımız var. İki tarafın gerçeğinin neden bu kadar farklı olduğuna burada hiç girmeyeceğim ancak bizim sizi, sizden dinlememiz gerekiyor. Bunun mesafeleri kısaltmaya inanılmaz ölçüde yarayacağını düşünüyorum. Batı’dan baktığında -istisnaları saymazsak- Doğu yaklaşmak istediğimiz, yaklaşmamız gerektiğini düşündüğümüz ya da yaklaşmış numarası yaptığımız bir yer olarak kalıyor hep. Kendi adıma konuşayım bir hafta GAP turu yaptıktan, ya da seni ziyaret ettikten sonra Doğu öyküsü yazmaya kalkmak (bu her ne demekse) bana en basit ifadesiyle hadsizlik gelir. Bir şeylerden esinlenebilirim, orada gördüklerim kendi yazdıklarıma bir renk, bir doku olarak dokunabilir ama özüne giremez. O yüzden iyi metinlerle batıya “sızmak”, yaşananlara gözleri ve yürekleri açmada faydalı olacaktır diye düşünüyorum.

 

Ayça Erkol – Özyaşam Öyküsü 

1976 İstanbul doğumlu. Beyoğlu Anadolu Lisesi’nden mezun oldu. İstanbul Teknik Üniversitesi’nde Kimya Mühendisliği Lisans eğitimini, Boğaziçi Üniversitesi’nde İşletme Yüksek Lisans eğitimini tamamladı. Özel sektörde, uluslararası bir firmada yöneticilik yapıyor.

Semih Gümüş ve Murat Gülsoy’un yaratıcı yazarlık derslerine ve atölye çalışmalarına katıldı. İlk öykü kitabı Hiç Aklımda Yokken 2016 yılında, ikinci öykü kitabı Sonra Sincaplar Geldi 2019 yılında Alakarga Yayınlarından çıktı. Tomris Uyar hakkındaki biyografik kurgu romanı “Bir Adın Vardı Senin” İndie yayınlarından 2017 yılında çıktı. Öyküleri; Varlık, Öykü Gazetesi, Sözcükler, Sarnıç Öykü ,Özgür Edebiyat ve Notos dergilerinde ve edebiyat sitelerinde 2009 yılından beri yayınlanıyor.

Paylaş
Önceki İçerikAltın Postu Ne Yapacaktık Biz?
Sonraki İçerikSatıcının Ölümü
Avatar
1981’de Diyarbakır’da doğdu. Dicle Üniversitesi Eğitim Fakültesi Kimya Öğretmenliği mezunu. Üç çocuk annesi. İlk öykü kitabı "Boşlukta Büyüyen" 2016 yılında NotaBene yayınevinden çıktı. 2011’den bu yana Sözcükler, 14 Şubat Dünyanın Öyküsü, Kitap-lık, Evrensel Kültür, Sarnıç, Notos, Taraf Kitap ve Birgün kitap ekinde öykü ve kitap yazıları yayımlandı. Şu sıralar Diyarbakır’ın Sur ilçesinde yaşanan olaylardan yola çıkarak yazdığı ikinci öykü dosyası üzerine çalışıyor.