Yazar Fulya Bayraktar ile Tuba Dere Söyleşisi

 

Neden “tuhaflık” üzerine kurgulanmış öyküler? Kitap, “Tuhaf nedir, neye/nelere tuhaf deriz?” sorularını aklımıza getiriyor. Tuhafın kişinin gerçeklik algısıyla/doğrularıyla bir ilgisi var mı? Bir de “tuhaf tuhaf bakma” meselesi var. Senin aklına nereden geldi bu fikir?

Alışılmamış, şaşkınlık verici, şaşırtan, garip, hatta gülünç anlamlarına geliyor tuhaf. Arapçada armağan sözcüğünün çoğulu. Tuhafiye ismi de bu kökten geliyor. Gerçek algısıyla olmasa da doğru algısıyla bir ilişkisi var tuhaf’ın. Özellikle bulunmuş, karar verilmiş değil de öğrenilmiş doğrulukla çok ilgili… Başkalarının üzerimizdeki bakışları, onaylama, küçümseme, alkışlama, öteleme, hiç olmadı tuhafsama anlamları taşıyor. Onaylanma ya da reddedilmenin önemli bir mührüdür bakışlar. Üzerimize yönelen tuhaf bakışlar dışlamanın, ötekileştirmenin, anlamamanın ve hatta anlamazlıktan gelmenin de bir ifadesi değil mi? Tuhaflıklar, farklılıklar, toplumu zenginleştiren, geliştiren, ilerleten önemli bir unsur oysaki. Fiziksel, doğuşsal, psikolojik, davranışsal, düşünsel farklılıklar, hiçbir zaman doğrudan ayrıştırmanın, ötekileştirmenin, dışlamanın nesnesi olamaz, olmamalıdır.

İnsanlar genellikle tuhaflık algılarını bakışlarıyla ya da yüz mimikleriyle gösteriyorlar. “Tuhaf tuhaf bakma” meselesi buradan çıktı… Çoğu zaman sözle bir şey söylemezler tuhaflık karşısında, belki de korkarlar… Ama bakışlarıyla, gördüklerinin tuhaflığını doğrulamak isterler sanki…

Kurgulanmış bir şey değil bu tuhaflık teması. Öykülerin ortak temasının ne olduğuna baktığımda ortaya çıktı bu başlık. Tuhaf bakışların beni ne çok yaraladığını öğrenmiş oldum ben de… Bir de nedenlerine bakmaksızın tuhaflıkları sevdiğimi anladım.

Hasan Hüseyin Korkmazgil’in bir şiir var bu başlıkta. Çok sonra fark ettim bu şiiri. Benzer duygular içindeymişiz sanki…

tuhaf

siz tuhafı belki de
yaprakları yedi renkli
bir merakeş menekşesi sanıyorsunuz
oysa tuhaf deyince ben
bir tozlu kasabada bir tozlu tuhafiye
cıncık boncuk helva zeytin
krem pertev ve göztaşı
çekoslavak kurşunkalem
öğrencisiz sarıdefter
cetvel silgi açıölçer
çıplak kadın fotoğraflı aynalar
solgun kuka iplikleri kazak şişleri
ve kurumuş birkaç sinek
ve şahiçe süreyya
ve keriman halis ece
güzellik kraliçesi…
—-
bana hep bir tuhaf gelir nedense
bir zencinin ingilizce sayıklaması
çünkü ben hep sanırdım ki eskiden
sarı saçlı mavi gözlü bir çocuktur İngilizce…
—-
bana bir de tuhaf gelen
neron’ların hitler’lerin sandıktan çıkması
seçenlerin seçilenden korkması
rüşvetin papaz gibi girip çıkması
suçun ülke yönetmesi örneğin
ve zincire vurulması suçlunun
bana hep tuhaf gelir nedense
tuhaf da değil hatta
bana hep komik gelir
demokrasi oynaması bir diktatörün
ve sırtlanın ağzında zeytin dalı tutması…

Kitap neden iki bölümden oluşuyor? Aslında bunu öyküleri okudukça anlıyoruz ama… Sen niye böyle planladın?

Bu başlıklar, biraz da belki öykülerin içinde yer alamayan, doğrudan dillendiremediğim bu konudaki kendi bakış açımı verme çabası… İlk başlık, herkesin “tuhaf”lıkları vardır manasındadır. Ama belki de farkında değildirler. Tuhaflığı burada “farklı” anlamında kullanmayı tercih ederim. “Öyle bir şey yaparsın ya da söylersin ki, senin bana baktığın gibi, ben de sana tuhaf bakabilirim.” Bunu unutmamak lazım. İkinci başlık ise, hâlâ tuhaf bakanlara bir kızgınlığı ifade ediyor sanki. Bana tuhaf bakarak aslında sen tuhaflaşıyorsun manasında… Her zaman, her şeyi planlamıyor insan. Belki bilinçaltı, belki de biriktirdikleri, bazı zamanlar nedensizce bir şeyleri ortaya çıkarıyor işte. Sen sorunca düşündüm bunları…

 

Öykülerinin hem iç hem de dış gözlem ürünü olduğunu görüyoruz. Pelin’in öyküsündeki gibi süslü, hatta kokoş kadınlar, sınırda kişilikler öykülerine kahraman olmuş. Tanıyor musun böyle insanları? Nasıl anlatabildin, onların yerine mi koydun kendini? Onları kahraman seçerken neyin/nelerin altını çizmek istedin?

Aslında hep böyle insanların içinde yaşıyoruz. Sokakta, iş yerinde, otobüslerde, kafelerde hep birlikteyiz. Elbette tanıdıklarım var. Bizler de bu bakış açısından muaf değiliz aslında. Sadece farkında değiliz. Pek çok kişide rastlamışızdır. Bir davranışı kıyasıya eleştirir, haklıdır da. Ama düşünürsünüz, aslında tam tamına eleştirdiği, tuhaf baktığı kişidir kendisi.

Tuhaf bakılan kişileri yazmışım öykülerimde. Bu tuhaf bakılma durumu, içimi acıtıyor çünkü. Fiziksel, ruhsal ya da tercihsel anlamda farklılıklar taşıyan insanlara reva görülenler canımı sıkıyor, beni biraz da öfkelendiriyor. Çoğu insan, kendisi dışındaki herkese kusur buluyor, herkesi eleştiriyor. Doğrudan insana, doğaya, tüm diğer canlılara zarar vermediği sürece farklılıkların kime zararı var. Hatta yaratıcılığın bu tuhaflıklardan çıktığını, doğduğunu düşünüyorum.

 

Öykülerinde sosyal ve psikolojik birçok soruna temas ettiğini görüyoruz. Öyküleri nasıl kurguluyorsun? Ön okuma ve araştırmalar yapıyor musun? Mesela çocukluk travmalarına göndermeler var bazı öykülerde. Öykü sonunda şuraya çıksın, gibi planlamalar yapıyor musun?

Evet toplumsal, psikolojik sorunlar beni çok ilgilendiriyor. Ve yazan insanlar bence hep içlerini sızlatan bir yaradan ilham alıyorlar. Ancak öykü yazarken o kadar da bilincimi devreye soktuğumu düşünmüyorum. Ben daha çok duygular üzerine öykülerimi kuruyorum sanırım. Benim mesaj vermek gibi bir kaygım yok, ama herhangi bir mesaj algılanıyor mu ya da öğretici-didaktik bir şey var mı, onu okuyanlara sormak lazım…

Öyküler için özel okumalar yaptığım çok nadirdir. Zaten çok okuyan insanlarız ve öyküler de o okumalardan ve yaşamdan çıkıyor. Ancak teknik bazı konularda araştırma yaptığım oldu. Örneğin, “Kahve ile Elif” öykümdeki, hani o görünüverip kaçan bir böcek var ya, işte o beni çok uğraştırdı…

 

Sen kendini nasıl bir öykücü olarak tanımlarsın? Bir çırpıda mı yavaş yavaş mı yazıyorsun? Öykülerini yayımlamadan önce uzun süre beklettiğini biliyoruz. Bekletmek öyküye ne kazandırıyor?

Bir çırpıda yazıp bitiren birisi değilim. Duygusunu bulur çıkarırsam ve o duygu sağlamsa benim için, öykü ortaya çıkmıştır. Ancak öyküler üzerinde çok uğraşırım. Döner dolanır yine uğraşırım. Öyküyü, öyküdeki kişileri, varsa olayı kendim anlamaya çalışırım önce. Bitti diye düşünsem bile, epeyce bekletirim. Bir nokta gelir, artık yeter deyip elimden çıkarırım öyküyü… Bekleterek, öyküyü önce ben benimsiyor, içselleştiriyorum sanırım. Bu içselleştirme, bana güven kazandırıyor. Belki okurun yerine koyuyorum kendimi. Çok bilinçli bir süreç değil.

 

“Tuhafamaneden” gibi deneysel diyebileceğimiz öyküler de var kitabında. Bu öyküde yazım ve konu çok iyi örtüşmüş. Genel olarak üslup bakımından öykülerin bir kalemden çıktığı belli. Çoğunlukla ilk kitaplarda teknik bakımdan arayışlar oluyor. İlk kitaptan bugüne sence neler değişti? Kaleminde, bakışında, yayın dünyasıyla ilişkilerinde?

Deneysel yazılar yazdığım doğrudur. Ancak, bahsettiğin öyküde amacım deneysel bir öykü yazmak değildi. Böyle bir öykünün hızlı, duraksız, noktasız virgülsüz, soluksuz olması gerektiğini düşündüm. Öykü kişisi öyle zaten. Hızlı düşünen, hızlı hareket eden birisi. Buradaki biçim, öykünün gerekliliğinden doğdu açıkçası…

Haklısın, ilk kitapta, kullanacağın sözcüklerden tut, uzun ya da kısa cümleler kurmaya kadar pek çok şey hakkında tereddüt edebiliyorsun. İlk kitaptaki öyküler bu yüzden çok biçim değiştirdi. Ancak yeni kitapta daha güvenli yazdım sanırım.

 

Öyküleri okurken zaman ve mekân unsurlarının zayıf tutulduğunu görüyoruz. Kurgu, ana omurga olan vaka üzerine çatılmış. Üslubundaki duruluk da bunu destekliyor. Tasvirler daha çok duygu, düşünce, durum aktarımına yönelik. Aslında son dönemin öykülerinde de genel olarak gözlemlediğimiz bir durum bu. Buradan iki soru çıkarmak istiyorum. Sen neden böyle bir yöntem izledin? Bir de çağın anlayışı, okur beklentileri, beğenileri yazarın kalemini ne kadar yönlendiriyor?

Belki de dünyanın küçülmesiyle ilgilidir bu durum. Bilemiyorum. Artık mekânı o kadar da önemsemiyor muyuz, nedir? Öykü kişisinin Ankara’da ya da Londra’da olması neyi değiştiriyor? Nerede yaşadığından çok ne yaşadığı ve hissettiğiyle ilgiliyim ben. Bu yaşananlar ya da hissedilenler mekâna bağlıysa ve mekândan çıkıyorsa, mekân öyküyü zenginleştirecekse, elbette bu durumda mekân onlar üzerinde dururum.

Aynı şekilde, ben öykünün kendi zamanının daha önemli olduğunu düşünüyorum. Bu da öykünün geçtiği zaman dilimi, öykünün zamanın neresine saplı olduğu ve öykünün hızı açılarından beni ilgilendiriyor. Bu, öykü ve romandaki zaman meselesinin de ayrıca fazla abartıldığını, sanki zamanla oynandıkça romanın ya da öykünün değer kazanacağını ummanın doğru olmadığını düşünüyorum. Popüler bir şey oldu sanki zaman konusu. Yazarın zamanla ilgili bir derdi varsa ya da öykü ya da roman zaman kavramıyla anlam kazanıyorsa, zaman üzerinde oynarsınız elbette. Her yazılan roman ya da öyküden sonra, “zamanı böldüm, parçaladım, zamanla oynadım,” gibi açıklamalar yapılması, bana biraz gülünç geliyor açıkçası… Zamanın, farklı insanlık halleri ve farklı bakış açıları yaratımıyla daha çok ilgiliyim.

 

Önceki sorudan hareketle yazarın öyküsünü, kurgusunu, üslubunu neler etkiler? Yayınlanacağı yer (dergi, sanal ortam, yayınevi/kitap) öyküyü etkiler mi? Hiç etkilenmiyorum demek mümkün mü? Bir de okur hedefin (hedef kitle) var mı? İlk kitaptaki okur dönütleri seni ne kadar etkiledi, yeni öyküler yazarken?

Öykünün nerede yayımlanacağını önceden bilemezsiniz diye düşünüyorum. Tabii, ısmarlama, sipariş usulü öykü yazmıyorsanız. Çok üreten bir insan olmamakla birlikte, çok yayımlatmadığım için, öykülerim uzun zaman elimde bekler. Bazen öykü ister dergiler, uygun bulursam, en bitmiş (!) öykümü gönderirim. Temel amaç elbette, tüm yazarlar için yazdıklarının kitaplaşmasıdır sanırım.

Öykülerimi okuyanlar ya da okumak isteyenler; yaşam biçimlerimizin benzerliğinden çok, dertleri, doğruları, vicdanları, dünyaya bakışları, algılayışları, edebi anlayışları açısından bana benzeyen okurlar. Evet çok olmasa da öykülerimi bekleyen okur var. İlk kitaba yönelik yorumlar üzerinde düşündüm elbette. Yazarken, yönlendirici bir bilgi işlevi görüyordur elbette bu yorumlar. Belki bu nedenle, bu kitapta biraz daha yakın zamanları, biraz daha şehirli insanları anlatma derdim oldu sanki.

 

Lacivert -küçük bir dergi için uzun sayılabilecek- bir süredir devam ediyor. Hepiniz çok emek veriyorsunuz. Başladığınız günden bu yana düşünürsen dergicilik senin öykücülüğüne, üslubuna, kalemine, bakışına ne kattı? Dergideki çalışmalarınla ilgili bir kitap tasarın var mı?

Bu, “küçük” lafına biraz takıldığımı söylemeliyim. Ne anlamda kullandığını anlamalıyım en azından… Evet, Lacivert Dergi, 15 yaşına girdi. Çok emek verdik, özel yaşamlarımızdan çok fedakârlıkta bulunduk. Kimilerine göre bu, çok “tuhaf” bir şeydi gerçekten. Hem bunca külfet çekiyorsun hem de hiçbir kazancı yok bu işin. Oysa yanılıyorlardı. Çok şey kazandım. Edebiyatın mutfağında çıraklık yapmaktan çok memnunum.

Zaman zaman hayıflandım, söylendim, kendime kızdım, çok yorulduğumda nereye kadar dedim, ama buna rağmen çok şey kazandığımı düşünüyorum… Dergi çıkarmak, bir yandan öykücülüğümü çok besliyorken bir yandan da köstekliyor aslında… Zorunlu okumalardan başınızı alıp istediklerinizi okuyamıyorsunuz. Yazmaya zaman ayırmak için çok zorlanıyorsunuz. Ancak bu arada yazma konusunda derinleşiyorsunuz.

Dergideki çalışmalarımızdan, olsa olsa mizahi bir kitap çıkar. Akıl almaz zorlukları ya da abuklukları aşarak dergi çıkarabilmek, gerçekten komik bir hadise. Hiç toplanamadan dergi sayısı kotarıyoruz bazen. Dizgicimizle ilişkimiz, bazen onu çabuklaştırmak için döktüğümüz diller, çözmeye çalıştığımız para meseleleri, okurlardan ya da yazarlardan gelen tepkiler, “siz kim oluyorsunuz da benim ürünümü basmıyorsunuz serzenişleri,” gibi… Bazen çok eğleniyoruz…

 

Son dönemde sen de yazı atölyesi yapıyorsun. Sence atölyeler amatör yazarlara ne katıyor, atölye yapan yazarlara ne kazandırıyor?

Müzik, resim, heykel vb. sanat dallarında olduğu gibi, edebiyata ilişkin atölyelerin de bir şekilde işe yaradığını düşünüyorum. Nitelik için, motivasyon için ve paylaşarak sanatı yükseltmek için… Okuma ve yazma atölyelerinin yazanları motive ettiğini, geliştirdiğini düşünüyorum. Yazmayı öğretmekten çok, aslında neler okumamız gerektiğini, yazarken nelere dikkat etmemiz gerektiğini, bizim hangi edebi türde başarılı olabileceğimizi gösterdiğini ve bizlere bir edebiyat çevresi kazandırdığını düşünüyorum. Yazan insanlar, yazma süreçlerini maalesef ne aileleriyle ne de arkadaşlarıyla paylaşabiliyorlar. Yazdıklarını değerlendirecek bir merci de yok. Elbette, otoriter bir değerlendirme biçimi yok atölyelerde. Daha çok öneriler üzerine işliyor. Böyle de olmalı… Ayrıca, gönüllü bir faaliyet bu. İhtiyaç olmasaydı, böyle atölyeler de sürdürülemezdi. Katılımcılar, elbette hangi atölyenin kendilerine daha faydalı olacağını mutlaka araştırıyorlar. Bu atölye ise bana, yıllardır biriktirdiklerimi paylaşma olanağı sağladı. Bu, benim açımdan azımsanacak bir şey değil. Ayrıca, ben de katılımcılarımızdan çok şey öğreniyorum.