Günümüzde topraklarının çoğu Asya kıtasında bulunan nüfusunun büyük çoğunluğu Avrupa kıtasında yaşayan Rusya’nın Doğulu mu Batılı mı olduğu sorusuna Rus halkının da ortak bir cevap verebildikleri söylenemez. İvan Aleksandroviç Gonçarov’un Oblomov‘unu okuyanlar ise en azından 19. yüzyıl Rusya’sının Batı’dan ziyade Doğulu hayat tarzına yakın olduğunu rahatlıkla söyleyeceklerdir.

Oblomov’un Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları çevirisinin önsözünün daha ilk cümlesinde[1] okur, “Rus Edebiyatı’nın hiçbir kahramanı, ne Raskolnikov, ne Mişkin, ne de Prens Andrey, eski Rus insanını, hatta bütün Doğuluları Oblomov kadar açıklıkla, en özlü yanıyla temsil etmez. Doğu, belki de ilk defa olarak Gonçarov’un bu büyük eserinde kendi kendini tanımaya, Batı’dan farkını anlamaya başlamıştır.” ifadeleriyle bir Doğulu tip ile karşılaşacağını hissetmeye başlar. [2]

Edebiyatımızda Doğu- Batı sorunsalı, yanlış Batılılaşma çerçevesinde roman türünün edebiyatımızda görülmeye başladığı Tanzimat Dönemi’nden beri başat konulardan biri olmuştur. [3] Bu konu günümüzde dahi birçok eserde kendini hissettirmektedir. Peyami Safa’nın Fatih- Harbiye romanında Doğu-Batı çatışmasını yoğun şekilde yaşayan Neriman, bir yandan içinde doğup büyüdüğü Doğu kültürünü tam olarak reddedememekte, diğer yandan da Batı kültürüne özenmektedir. O kadar ki eser boyunca iki farklı medeniyeti karşılaştırır. Eserin bir bölümünde Şarklıları kediye, Garplıları da köpeğe benzetir:

“Neriman düşündü ve bir anda şarklıların kedileri ve garplıların köpekleri niçin bu kadar sevdiğini anladı. Hıristiyan evlerinde köpek ve Müslüman evlerinde kedi bolluğu şundandı: Şarklılar kediye, garplılar köpeğe benziyorlar! Kedi yer, içer, yatar, uyur, doğurur; hayatı hep minder üstünde ve rüya içinde geçer; gözleri bazı uyanıkken bile rüya görüyormuş gibidir; lâpacı, tenbel ve hayalperest mahlûk, çalışmayı hiç sevmez. Köpek diri, çevik, atılgandır. İşe yarar; birçok işlere yarar. Uyurken bile uyanıktır. En küçük sesleri bile duyar, sıçrar, bağırır.[4]

Gonçarov’un Oblomov’u da Neriman’ın gözlemlediği kedi misalidir. Romanın ilk cümlesinde Oblomov’u, yatağına uzanmış şekilde buluruz. Aynı sayfada yer alan “Uzanmak İlya İlyiç için ne hastalarda ya da uykusu gelmiş insanlarda olduğu gibi bir zaruret, ne yorgun bir kimsedeki gibi geçici bir ihtiyaç, ne de uyuşuk bir insandaki gibi bir zevkti; bu onun tabii hali idi. Evde olduğu zamanlar- evde olmadığı zaman da yok gibiydi- hep uzanırdı; hem de hep aynı odada. Kendisini ilk defa içinde gördüğümüz bu oda onun hem yatak, hem çalışma, hem de konuk odası idi. (s. 6)” cümleleri ile onun yaşam tarzı hakkında bilgi edinmiş oluruz.

Oblomov, babasından kalan arazisini dolandırıcı kâhyasına devretmiş ve büyük şehre yerleşmiştir. Burada hiçbir iş yapmadan köyden gelen parasıyla tembel bir hayat sürmektedir. Geçmişte bir devlet dairesinde güzel bir iş sahibi iken müdürle ilgili sudan bir sebepten dolayı işi de bırakmıştır. Hareket etmemek, dış dünyaya çıkmamak için evine gelen tüm dostlarına bir bahane uydurur.

Romanda Neriman’ın gözlemlediği köpek misali diri, çevik, atılgan Batılı insanı temsil eden bir tip vardır: Andrey İvanoviç Ştolts.

Ştolts, babası Alman annesi Rus bir ailenin çocuğudur ama annesi, Ştolts küçük yaşlardayken vefat ettiği için babası tarafından katı Alman disiplini ile yetiştirilmiştir. Romanda yenilikçi, sürekli iş peşinde oradan oraya koşan, planlı programlı, gerçekçi bir tip olarak çizilmiştir. Oblomov ile çocukluk ve okul arkadaşıdır. Onu da öğrencilik yıllarından beri etkilemeye çalışsa da etkisi hep kısa süreli olmuştur. Oblomov’u Olga ile Ştolts tanıştırmıştır. Bu bölümler, Oblomov’u eser boyunca nadir olarak aktif gördüğümüz bölümlerdir.

“Oblomov’u böyle miskin bir yaşama biçimine iten neden ya da nedenler ne?” sorusu romanı okuyan herkesin aklına gelmiştir muhtemelen. Aslında “Oblomov’un Rüyası” bölümünde bu sorunun cevabı veriliyor: Oblomov’un doğup büyüdüğü köy Oblomovka’da herkes böyledir. Köy halkı değişen dünya düzenine ayak uyduramamış, çocukları da kendileri gibi yetiştirmiştir. Nitekim “Oblomovların ve yakınlarının hayatlarında olay denebilecek başlıca üç şey vardı: Doğum, evlenme, ölüm. (s. 145)” Bunlar dışında Oblomovka’da hayat monoton bir şekilde ve kaygılar da “uyuşuklukla” (s.147) karşılanır. Romanda, Oblomov ailesinin de yer aldığı şu bölüm Oblomovkalıların miskinliğini gözler önüne serer:

“Bir gün evin bir tarafındaki balkon ansızın çöküvermiş ve bir tavuk civcivleriyle beraber yıkıntı altında kalmıştı. Antip’in karısı Aksinya da örtüsü ile balkonun altında bulunuyordu, ama bereket versin o sırada biraz yün almaya girmişti. Evde kıyametler koptu. Dehşet içinde idiler; ya kazara, tavuklarla civcivlerin yerine hanımefendiyle İlya İlyiç balkonun altında gezinselerdi. Nasıl oldu da bunu önceden düşünmediler diye birbirlerini azarlıyorlardı: “Sen ne diye bana hatırlatmadın?” “Sen ne diye gereken emirleri vermedin?” “Ya sen niçin tamir etmedin?” (…) Tamir işleri üzerinde uzun uzun görüşüldü, konuşuldu(…) ve İlya İlyiç’in balkona yaklaşmaması için sıkı emirler verildi.(…) Keresteler, kütükler ilkbahara kadar oldukları yerde kaldı. (s. 148)

Ştolts ve Oblomov arasında gerçekleşen bir diyalogda Ştolts, Oblomov’u bu noktaya getiren sebepleri dostunun yüzüne söyler: “Sen iş görme gücünü daha çocukken, Oblomovka’da, teyzelerin, dadıların, lalaların arasında kaybettin. Çoraplarını kendin giymeyi bilmiyordun. Şimdi de nasıl yaşayacağını bilmiyorsun.” (s. 494)

Böyle bir köyde, böyle bir ailede, böyle bir ortamda yetişen Oblomov’dan bir Ştolts beklemek de pek mantıklıca olmayacaktır. Oblomov da kendi durumunun farkındadır. Olga’ya da ezile büzüle de olsa söyler:

Seni için için yiyen nedir? Bu hastalığın adı yok mu?

Oblomov zor işitilir bir sesle:

-Var, dedi.

Olga yaş dolu gözleriyle sorar gibi baktı. Oblomov:

-Oblomovluk, diye mırıldandı. (s. 466)

Romanda bir leitmotif örneği olarak Acem işi bir hırkadan da bahsedilir.[5] Bu hırka, Oblomov’un miskinlik dönemlerinde ondan ayrılmaz bir parçadır adeta. Olga ile duygusal bağının anlatıldığı aktif dönemlerde hırka giyilmez olur. Ne zaman eski yaşam tarzına döner Oblomov, ev sahibesi Agafya Matveyevna’nın tamir ettiği hırka yeniden gün yüzüne çıkar ve Oblomov ile yeniden bütünleşir. Romanın sonlarına doğru eskiyen hırkanın yerine yenisinin dikilmesi ile birlikte Oblomov da hayatının son demlerini yaşamaya başlar.

Onun satın aldığı atlar bile “kırbaç en az üç defa sallandıktan sonra harekete geçen, birinci ve ikinci kırbaçta, ilkin biri, sonra ötekisi yana doğru adım atan, nihayet boyunlarını, kıçlarını ve kuyruklarını zorla oynatıp ikisi de birden başlarını sallaya sallaya yürümeye başlayan” (s. 597) kendisi gibi Oblomov ruhludur.

Oblomov’un yanından ayırmadığı, onun çocukluğunu bilen, efendisine canı gönülden bağlı Zahar da Oblomov’dan aşağı değildir. Romanın başlarından sonuna dek tembel ruhlu, sakar, hafif uyanık bir tip olarak çizilmiş olan Zahar, her şeye rağmen Doğu toplumlarının genel özelliklerinden biri olan “vefa” duygusunu sonuna dek sürdürür.

Yukarıda Doğu Batı arasında sıkışmış Fatih Harbiye’nin Neriman’ından bahsetmiştik. Doğulu Şinasi ile Batılı Macit arasında kalan Neriman sonunda Şinasi’de karar kılar. Biraz da olsa Neriman’ı çağrıştıran Olga ise Doğulu insanı temsil eden Oblomov için çok da mücadele etmez. Sonunda Batı’yı temsil eden Ştolts ile evlenir. Ştolts ve Olga arasında geçen bir konuşmada Ştolts Olga’ya, Oblomov’un “zekâca başkalarından hiç de aşağı kalmadığını, fakat zekâsının tembel tembel uyuduğunu, pas altında kaldığını” söyler. Olga’nın Oblomov’da “sevdiği şeyin saf altın gibi dürüstlüğü, vefalı yüreği” (s.588) olduğunu ekler.

Gonçarov, bu eserinde görüldüğü gibi Doğu ile Batı’yı karşılaştırırmış; Doğulu insanın miskinliğini eleştirirken onun insani yönlerini ön plana çıkarmıştır. Rus anneden Doğu terbiyesini almakla birlikte Alman bir babanın Batı terbiyesi ile yetişmiş oğlu Ştolts, Oblomov’u sık sık değiştirmeye çalışsa da başarılı olamamıştır.

-Ah! Bu hayat, dedi.

-Nesi varmış bu hayatın?

İnsana rahat vermiyor. Başını derde sokuyor. Ne olur, şöyle bir yatıp uyuyabilsem… Hiç kalkmadan…(s. 493)

Ştolts’a bunları söyleyen İlya İlyiç Oblomov, roman sonunda geride üzgün kalpler bırakarak dilediğine kavuşacaktır.

 

 

[1] Oblomov, İvan Aleksandroviç Gonçarov, Çev: Sabahattin Eyuboğlu-Erol Güney, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2017, s.V

[2] Raskolnikov Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sının, Mişkin Budala’sının; Prens Andrey Tolstoy’un Savaş ve Barış’ının unutulmaz kahramanlarındandır.

[3] Konu ile ilgili olarak Berna Moran’ın Türk Romanı ve Batılılaşma Sorunu yazısı okunabilir. Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 1, İletişim Yayınları, İstanbul 1994, s. 9-21.

[4] Fatih-Harbiye, Peyami Safa, Ötüken Yay., İstanbul, 2000., s.48

[5] Hırka, farklı çevirmenlerce ropdöşambır olarak çevrilmiş olsa da eserde “bu hırka her bakımdan Doğuluydu, hiçbir bakımdan Avrupalı izi yoktu: Ne püskülü, ne kadifesi ne beli vardı; o kadarda genişti ki Oblomov’u iki defa sarabilirdi. Tam Asya biçimi kolları, bileklerinden omuzlarına doğru genişliyordu. Hırkası ilk tazeliğini kaybetmiş olmasına rağmen yine de göz alıcı renklerini koruyor, kumaş hâlâ eskisi kadar sağlam duruyordu. (Oblomov, s. 6)” ifâdelerinden hırkanın Doğu’ya özgü bir kıyafet olduğu sonucuna ulaşılabilir.

Paylaş
Önceki İçerikYavuz Ekinci’nin Öyküsü Dortmund Tiyatrosu’nda
Sonraki İçerik“Aynı Dili Konuşsaydık Yalnızlığımız Azalırdı”
Avatar
1977’de İstanbul’da dünyaya geldi. İlk, orta ve lise öğrenimini İstanbul Zeytinburnu’nda tamamladı. 1999 yılında Trakya Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden “Hayretî Dîvânı’nda Hayvanlar ve Bitkiler” adlı teziyle mezun oldu. Aynı yıl İstanbul’da Türkçe Öğretmeni olarak göreve başladı. Ardından Edirne’de görevine devam etti. 2003’te Prof. Dr. Süreyya Ali Beyzadeoğlu danışmanlığında “XV. Yüzyıl Mesnevilerinden Hamdullah Hamdi’nin Yusuf u Züleyha’sı, Cem Sultan’ın Cemşid ü Hurşid’i ve Şeyhi’nin Hüsrev ü Şirin’inin Modern Roman Unsurları Bakımından Değerlendirilmesi” tezi ile yüksek lisansını tamamladı. Şu an Hatay’da Osman Ötken Anadolu Lisesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni olarak görevine devam etmektedir. Evli ve üç çocuk annesidir.