Header Reklam
Ana Sayfa Öne Çıkan Yazılar “Romanlarımdaki Kadınlar, Büyülü Dünyanın Kendine Özgü Sarhoşluğu İçinde Yaşar ve Hareket Ederler.

“Romanlarımdaki Kadınlar, Büyülü Dünyanın Kendine Özgü Sarhoşluğu İçinde Yaşar ve Hareket Ederler.

Fotoğraf: Sinem Babul

Yazar İsmail Güzelsoy ile Uygar Atasoy Söyleşisi

 

Romanlarında fantastikle gerçeği, efsaneyle öyküyü birbirine katarak kendine has bir anlatım üslubu meydana getiren, olabilecek en uç durumları inandırıcı kılmaya çabalayan bir yazar olan İsmail Güzelsoy’la son kitabı Öksüz Ağaçların Çobanı ve yazmak üzerine güzel bir söyleşi yaptık. Keyifle okunması dileği ile…

 

Öncelikle yeni kitabınız Öksüz Ağaçların Çobanı kitabınız hayırlı olsun. Masalsı bir aşk hikayesi ile okurlarınızla buluştunuz. Kitabınızda anlattığınız aşk, “Bu zamanda böyle aşklar var mı?” dedirten cinsten. En büyük yalanımız olarak gördüğünüz aşkı, tarihte yer alan büyük aşk efsaneleri ile bağdaştırarak kaleme alış şekliniz gerçekten çok etkileyici. “Fenni Sihirler” serisine ara verdiren bu hikâyenin ortaya çıkışı ile okurlarıyla buluşması arasında geçen süreçten bahseder misiniz?

Aşk zamandan bağımsızdır ancak onun üzerine düşünülenler, onun anlaşılış tarzı, yorumlanışı zamanın ruhuyla ilgili olsa gerek. Her zaman büyük aşklar yaşanabilir, yaşanmıştır ve yaşanacaktır ancak insanların içinde kahve içtikleri karton bardağı çöpe attıkları bir çağda yaşadıklarına çok da değer ve önem vereceklerinden kuşkuluyum. Tarih boyunca, yaşanan çağın maddiyatçı düşkünlüğüne karşı aşk hikâyeleri bir anlamda yazarların, şairlerin, ressamların uyarı aracı olmuştur bir bakıma. İnsanlara, yaşadıkları hayatın yavanlığını gösterme biçimlerinden biri de sarsıcı aşk hikayelerini hatırlatmaktır bazen. Bu romanda da yaptığım bir yanıyla böyle bir şey. Basit bir romans değil, günlük hayatımızın yıkıcı maddiyatçılığına karşı bir uyarı gibi düşünmek lazım bunu.
Aslında aşk hikâyesi başlangıçta daha az yer kaplayacaktı, ancak Meryem karakteri çok baskın çıkıp rol alanını genişletmeye başladığı için yıllar önce romanı biraz soğumaya almıştım. Birkaç yıl sonra tekrar tezgaha çektiğimde romanın ağırlık merkezinin biraz daha oraya kaydığını gördüm. Çünkü kişisel olarak çok sıkıntısını yaşadığım gerçek-yalan sorunsalı üzerine konuşmakta ısrar ediyordu Meryem. Bu bölüm romanda beni en çok oyalayan düğüm noktasını oluşturdu. Çünkü bu bölüm aynı zamanda Meryem’in ağaçlaşma hikâyesinin de ideolojik-psişik dinamiklerini taşıyan payandaydı. Sonunda pes edip bu bölümü atlayıp romanın diğer bölümlerine geçtim ve burayı son aylara kadar bekletmeyi tercih ettim. Yalan-gerçek ikilemi üzerine söylenecek şeylerin romanın kurgusal yapısını bozma ihtimali vardı ve benim en kaygılandığım şeylerdendir bu. Roman bir şey söylerken tematik yapının tam tersini işaret etmesi riskli bir durum.

 

Kitabınızda ön planda olan bir diğer unsur da ağaç vurgusu. Ağaçlar üzerinden birçok konuya göndermeler yapıyorsunuz. Bu anlatılanlardan ve kitabın son cümlesi olan; “Bu daha başlangıç.” söyleminizden yola çıkarak sormak istiyorum, okurunuza umut aşılayan bir roman mı yoksa gelecek için öngördüğünüz bir distopya mı?

Pek çok okurun aksine, bu romanı çok aydınlık, ışıl ışıl bir hikâye üzerine kurduğumu düşünüyorum bir bakıma. Ölümü bile ciddiye almayan, hayatın bir bütün olduğunu, her şeyin özünde bir kardeşlik ülküsü üzerinde yükseldiğini söyleyen bir roman ortaya çıktı. Bizim mutlu olmamızın önündeki tek engel, doymak bilmeyen kudretli efendiler, diyor bir bakıma. Ağaçlar, hem doğanın en temiz yanını, hem insanın en saf ruhunu simgeliyor. Distopik bir şey yok yani, gayet iyimser ve umut dolu bir hikâye yazdım. Ölenler de varlığını sürdürüyor, öylesine güçlü bir doğal kucaklaşma…

 

Romanlarınızda sık sık karşılaştığımız konulardan birisi de güçlü kadın karakterlere yer vermeniz ve kadınların uğradığı haksızlıklara, yaşadıkları zorluklara değinmeniz. Öksüz Ağaçların Çobanı’nda da yine Meryem, Elif ve Hayat isimli güçlü kadın karakterler var. Günümüz kadınlarının toplumumuzda olan yeri hakkında düşüncelerinizi bizimle paylaşır mısınız?

Her zaman dikkat çekmek istediğim şeylerden biri, üzerinde yaşadığımız topraklarda kurulan ilk uygarlıkların tanrılarının kadın figürleri olduğudur. Bu, rastlantısal bir şey değildi ve tarihe bakarsanız, ana tanrıça tapıncı olan toplumların büyük sıçramalar yaptığını görürsünüz. Kalkolitik devrimin de arkasında bu vardı, büyük Hitit uygarlığının da, Helen kültürünün arka planında da aynı şey vardır. Şu anda sefalet yurdu olan Anadolu, tarih boyunca müzikten mimariye, edebiyattan ticarete, büyük dönüşümlerin yurduydu. Anadolu hatırı sayılır bir tarih boyunca dünyanın kültürel merkeziydi ve bunun nedeni toplumsal dinamiklerin kadını her anlamda hayatın doğal bir parçası olarak görmesiydi. Kadın hayatın ta kendisiydi. Ne zaman ki bu durum değişti, kadın toplumsal hayattan kovuldu, Anadolu uygarlığı büyük bir hızla kültürel olarak gerileyip, çocuklarını doyuramayacak hale geldi.
Benim romanlarım toplumcu gerçekçi bir bakışla yazılmadı ve ben kadının mevcut toplumsal konumunu veri almak zorunda hissetmedim. Romanlarımdaki kadınlar, büyülü dünyanın kendine özgü sarhoşluğu içinde yaşar ve hareket ederler. Kimse Meryem’e, “Kız çocuğusun, bu saatte dışarı çıkamazsın” diyemez mesela. Bu benim romanımın gerçekliği olamaz. Büyülü gerçekliğe yaslanmak böylesi kaçış noktaları sunuyor bana bir bakıma.

 

İlk kitabınız olan Seni Seziyorum (Kitab-ı Mukadder) on öyküden oluşan bir öykü kitabı. Daha sonrasında ise romanlarınız ile okurlarınızın karşısına çıktınız. Peki ne oldu da öykü yazmaktan vazgeçtiniz? Sizi roman yazmaya iten ya da öykü yazmaktan vazgeçiren sebepler nelerdi?

Öykü yazıyorum. Bir ara Penguen için, şu aralar arada Ot Dergi için kısa öyküler yazıyorum. Ancak kısa öyküyü etkili kılabilmek çok zor ve fazla mesai gerektiriyor. Roman kolayıma geliyor. İçime yatan bir kurgu çıktıktan sonra bölümleri oluşturup yazmak için oturup çalışıyorsunuz, bütün mesele doğru bir planlama. Ve galiba o konuda iyiyim. Planlarımı kolay kolay aksatmam. Yani en azından dışsal bir etki olmadığı sürece roman yazarken iç disiplinimden ödün vermiyorum. Öykü çok zor bir alan gerçekten. Ve o kadar kompakt düşünüp yazdıktan sonra sözümü tam söyleyemediğim gibi bir tedirginlik hissediyorum. Zaten yazdığım dergilerin editörlerini de bunalttım bu yüzden. Her seferinde söylenen sınırı aşıyorum ve elime vura vura yeniden kısaltıyorum.

 

“Fenni Sihirler” serisi başlığıyla çıkan üç kitabınızda, (Değmez, Gölge, Hatırla) kurgunun merkezinde bir linç sahnesi yer alıyor ve kitaplarda yer alan bu linç sahnelerinin tam tersi olarak incelikli yanlarımızı anlattığınız, toplumumuzu etkileyen olaylara da yer veriyorsunuz. Yazmaya ara verdiğiniz “Fenni Sihirler” kitaplarınızın devamında da yine bu şekilde bir yol mu izleyeceksiniz?

Öyle olacak. “Fenni Sihirler”e üç yıl sonra döneceğim yeniden. Değil Efendi’nin hikâyesi daha ağırlıkla öne çıkacak. Şu ana kadar, tam da dediğiniz gibi, bir linç ve bize ait inceliklerin sergilendiği iki kutuplu bir kurgu ağı üzerine yürüdük. Bu yapı değişmeyecek ama linç biraz daha farklı bir tarza dönüşebilir. Çok fazla açık etmek istemiyorum, romanın çok hassas bir noktasını oluşturuyor bu olay ama ilke olarak, bize ait yıkıcılık ve inceliklerin çatışmasından doğan bir hikâye olacak, diyebilirim. Yani “Fenni Sihirler” aynı çizgide ilerleyecek.

 

Romanlarınızdaki olay örgüsüne paralel şekilde ilerleyen çizimler gerçekten hem çok ilgi çekici hem de okumayı zenginleştiren etkenler. Özellikle sizin çizimleriniz olması da bu bütünlüğü daha anlamlı kılıyor. Bir röportajınızda Bruegel’in tablolarından etkilendiğinizi ve romanlarınızdaki dünyayı Bruegel’in tarzında resmetmeyi denediğinizi okumuştum. Çizimlere olan merakınızın sebebinin Bruegel ile bir ilişkisi var mı? Eserlerinizi çizimlerle zenginleştirme fikrinin kaynağı nedir?

Bruegel’in bazı tablolarını kısım kısım çizerdim bir dönem. Uzun yıllar önce… Bundan müthiş haz duyardım. Sonra bir şey fark ettim. Çizim yaparken, diğer zamanlarda görmediğim ayrıntıları yakalıyordum. Sonra bir şapka, daktilo, duvara asılı bir ceket filan gibi şeyler çizmeye yöneldim ve aynı şeyi o zaman da yakaladım. Çizim yaparken, bin kere gördüğüm bir ceketin olmadık ayrıntılarını fark ediyordum. Çizim yapmanın aynı zamanda bir izleme, hatta bir okuma olduğunu böyle böyle anladıktan sonra romanlarımdaki bazı sahneleri de resmetme sevdasına kapıldım. Linol baskıyla uğraştım bir dönem. Ev çok pislendiği için bu tekniği dijital medyaya taşıdım ve boya gibi malzemelerle elimi pisletmeden iş çıkarmaya başladım. Değmez romanında ilk kez resim ile romanın arasını biraz açmayı denedim. Yani romanda anlatılmayan bazı şeyleri çizime yedirmek gibi bir yol izledim. Örneğin Faruk Ferzan’ın evi terk etmeden önce çekmeceden bir silah aldığı sahne, romanda anlatılmaz. Ya da Süreyya’nın Faruk’u Beyoğlu’nda takip ettiğini resmeden bir başka sahne var. Bunlar romanda yer almayan küçük oyunlar. Resimlerin romana katılması, onu zenginleştirmesi gerektiği gibi bir fikirden hareket ettim ama bunlara çok zaman ayırıp diğer romanlarda aynı şeyi yapamadım. Sıkışık zamanda, sadece bir dönemin ruhunu yansıtacak şekilde bazı sahneleri yayımlanacak hale getirdim. Ancak önemli bulduğum, üzerine kafa yormam gereken her sahneyi resimliyorum. Kitaplara bir kısmını koyuyorum.

 

Romanlarınızı “Fenni Sihirler” gibi belli bir başlık altında ya da “Banknot Üçlemesi” gibi seriler halinde yazıyorsunuz. Son kitabınızın da ağaç ve insan ilişkisi üzerine yazılacak bir üçleme olacağını bir röportajınızda okumuştum. Bu şekilde kaleme alınmalarındaki neden, “okuyucuda bir tanışıklık duygusu yaratan, birbirine sürekli referans olabilecek kitaplar yazmak” isteğiniz mi?

Yalnızca o değil, elbette ki onun da etkisi var ancak belli sorunsallara yönelen seriler bunlar. Örneğin “Fenni Sihirler”, az önce de dediğim gibi, bize özgü yıkıcılık ve bize özgü yaratıcılık üzerine yükseliyor. İlki yayımlanan “Can Direği” serisi ise ağaç-insan bütünselliğine odaklanmış. Tanışıklık duygusunun ötesinde, bir ruh halini de yansıtmak için kullanıyorum bu seri tanımlarını.

 

Kitaplarınızda büyülü gerçekçilik izlerini görmek mümkün. Bu izlere sebep olan, sizi bu çerçevede yazmada etkileyen yazarlar ve eserler hangileridir?

Ben okuma ve müzik konusunda obez biriyim. Dede Efendi’den de Rap’ten de zevk alabilen bir müzik dinleyicisiyim. Aklınıza gelebilecek her türü dinlerim ve müziğe karşı büyük hayranlık duyarım. Bana bir tür sarhoşluk verir güzel müzikler. Büyülü gerçekliğin izlerini geriye doğru yürüyüp bulabilmem imkansız. Ne kadar uğraşsam da sistematik okumalarım çok olmadı. Bir dönem Rus edebiyatı, Latin Amerika, Avrupa diye bölümler halinde edebiyat okumaları yaptım ama ne olursa olsun, iştahıma yenilip araya bir Cervantes, Romain Gary, Poe sıkıştırıyordum. Alakasız zamanlarda alakasız yerlere yani… Bu da bütünselci bir bakıştan uzaklaştırıyor insanı. Böylesi daha iyidir belki de. İnsan kaos içinde kendi sistematiğini daha iyi kuruyor galiba ama tam olarak benim romanlarımın özsuyunun nereden geldiğini söyleyebilecek durumda olamıyorum böyle bir durumda. Tıpkı bir insanın yetişmesi gibi bir şey bu. Tanıştığımız, sevdiğimiz her insanın izi yok mudur bizde? Roman da öyle olsa gerek. Okuduğum, sevdiğim hatta belki de sevmediğim pek çok eserin gölgesi vuruyordur kalemime. Başka nasıl olacak ki?

 

İlk romanınız Ruh Hastası (2004)’nın üzerinden geçen on beş yıllık bir süre var ve son kitabınız Öksüz Ağaçların Romanı bu süre içindeki on ikinci romanınız. Bu da ne kadar üretken bir yazar olduğunuzu gözler önüne seriyor. Bu denli üretken bir yazarın yazma sürecinden bahseder misiniz?

Bunu çok tartıştık. Aslında sanıldığı kadar üretken değilim. Şöyle düşünsenize, her gün düzenli olarak bir sayfa yazsanız, yılda 365 sayfalık bir romanınız oluyor. Ben sadece iyi bir planlama yapıp ona sadık kalıyorum. Kendimi kandırmak, avutmak gibi huylarım yok. Neyse, o… Bu hafta şu bölümü çıkaracağım dedikten sonra, a bak şurada da bir dizi başlamış, diye kendime çelme takmam. Çünkü yazmayı seviyorum. Hayatımdaki en büyük heyecanlardan biri yazmak ve onun üzerine kafa yormak. Yazmak şehvetli bir enerji.