“…. onu okuyacak olanın da kafasına sıçayım.”

Paralı Asker, yayınevleri tarafından “…beceriksizlik ve gevezelik yoğunluğu okurun dikkatini dağıtabilir.” açıklamasıyla reddedilince “… okuyacak olanın da kafasına sıçayım.” der ve dosyayı çöpe atılacakların yanına koyar Perec. Yazarın ölümünden otuz yıl sonra basılan bu kitabı okurken eline kalemini al, modern insan. Sayfaları ve zihnini delik deşik et. Acele etmeden oku. Gaspard’ın bulmaya çalıştığı, senin aradığınla aynı olabilir.

Gaspard Winckler. Hayatı kopyalama, taklit etme, öykünme üzerine kurulu… Nasıl olur da bir gün, süregelen hayatının orta yerine bir giyotin gibi inecek o delilik anına denk gelir?

On yedi yaşındayken “gizemin çekiciliği” adına, usta bir sahteci olan Jarome’un peşine takılır. Ardından galeri sahibi Rufus girer hayatına ve en sonunda büyük patron Anatole Madera. Ara sıra kaçma isteği yoklasa da ruhunu, olduğu gibi kalmaya ikna olması uzun sürmez Gaspard’ın. Müze ziyaretleri, lüks tatiller, bol içki… En gerçek sahteye ulaşma çabasıyla geçen zamanın uyuşukluğuna teslim olur her defasında. “Ölgünlük. birbirini izleyen günler. Sonra geçmek bilmeyen, olanca ağırlıklarıyla üstüne çöken saatler…” (s.64) On altı yılını bu şekilde geçirir.

Zindanın duvarları hızla kapanıyordu. Ekleyecek bir şey yok. Sahte bir tablo, bir tane daha. Sahteci Gaspard.” (s.67)

Jarome gibi ömrünün sonuna kadar yaptığı işe devam etmek, kopyalamak ve gerisiyle ilgilenmemek… Gaspard’ın hayatının geri kalanı için en uygun akış buydu. Tabi beklenmedik bir çatlaktan sızan, akıştan çıkma isteği olmasaydı. Çemberin içinde sıkışmış, bunalmış, ezilmiş, sahte tablolar yapmaktan, ölülerle yaşamaktan bir ölüye dönüşmüş, hiçleşmişti Gaspard. “Kendi kurduğum tuzağa düşmüştüm,” der, “baştan başlamak için hiçbir yöntem yoktu, karşı çıkmanın, sıfırdan başlamanın bir yolu yoktu.” (s.69)

Rufus ve Madera kurtulmamı gerektirecek hiçbir şey yapmıyorlardı. Tam tersine hiçbir şeyimin eksik olmaması, kendimi güvende hissedebilmem için ellerinden geleni yapıyorlardı.” (s.93)

Maskelerle karnavala dönmüş bir hayat, yaşadığımız. İnsanlar oyun kurucu. Çalışan, kazanan, harcayan, programlar yapan ve bu programların dışına çıkmayan, çıkamayan zavallıların duygusal iflası kaçınılmaz… Sahtenin, yapayın izinde, gerçeğin çok uzağına düşen o geride kalmışlık hali hep peşimizde. “Sonunda bir hiç olmak için herkes olmayı istemiştim, o sayısız maskenin arkasında kendimi korumak istemiştim…” (s.118)

Sahtecilik sularında biraz daha kürek çekmek gerekirse… Her birimizin sayısız sahte yüzlerimizi sanal mecralardan başkalarına sunmamız, yalan hayatlarla boyanmış sayfalarımız, rutin diye çağırdığımız tembel hayvanımız, uyum sandığımız erimelerimiz aslında yok oluşlarımız olabilir mi? Yok olmasak da Gaspard’ınkine benzer bir uyuşukluk, mutsuzluk ve ilkel doyumsuzluklar bütünü değil mi bizi bekleyen?

Bir şey eksikti, arzuladığım ama yapamadığım ya da elde edemediğim bir şey vardı… kendimle uzlaşma gibi bir şey, huzur gibi bir şey… bir tür uyum…” (s.113)

Köksüzlük modern insanın kabuk tutmuş yaralarından biri. Kimi çoktan koparıp atmış var olan köklerini kimi bağlanmaktan korkup bağlanacak yerlerini budamış, riskten kurtarmış benliğini.

Yaşamak için geçmişine mi ihtiyacın var?”

Herkes gibi…”

Herkes geçmişini senin yaptığın gibi silip atmadı…” (s.156)

Aidiyet, anlamını yitiren bir kavram; yuva, dönülen değil, kaçılan bir yer. Hayati eksiklikleri anlamsız fazlalıklarla kapatmaya çalışmak, açlığı taşırmaktan başka bir işe yaramıyor. Geleceği yaşamak isteyene geçmişin ısrarcı baskısı, dehşet verici.

Sahteci olmak, her şeyi başkalarından almak ve kendinden hiçbir şey vermemek demektir.”(s.118)

Değişimin, dönüşümün kapıları zorladığı o baskı ve stres anı yaklaşır. Gaspard gergin. “Kendim olmaya ihtiyacım vardı.” (s.117) Panik, hırs, korku… Bilinçsiz arayış… Sarsılan fildişi kule…

“Antonello da Messina’yı ben seçtim.”

“Niçin?”

“İlk başta özel bir nedeni yoktu.” (s.97)

Gaspard, onu sona doğru itecek, dehşetle eksikliğini fark ettiği kendi varlığını bulması için kışkırtacak olan tabloyu kendisi seçer. Çünkü dudağının üstündeki yara iziyle ‘Paralı Asker’, dünyanın, dışarının, savaşmanın, kaçışın sembolüdür.

Kendin için resim yapmayı denemedin mi?”

Hayır… Asla… Paralı Asker dışında… Sonuncusu dışında… Hiç…” (s.155)

Dampierre 15 numaraya, yani Madera’nın evinin altındaki atölyeye yerleşir ve bir buçuk yıl Paralı Asker’in sahtesini yapmak için çalışır. Kendisiyle, hayatla, en çok da Paralı Asker’le girdiği mücadele, kendi yüzünü bulmaya çalışmasının acınası bir çabasıdır. Ancak bu kez işler yolunda gitmez. Ürkütücü hırs, sıkışmışlık, kaçma isteği adım adım cinnete götürür Gaspard’ı. Başaramayacağını anladığında yaşama umudunu, kendi olma, yüzünü bulma umudunu yitirir.

“…uyuşukluğumdan, oyunumdan, uykumdan kurtulmam gerekiyordu.”(s.159)

Kabusu dağıtmanın, uyanmanın tek yolu, her şeyin bir anda patlaması, dağılması, yok olmasıdır bazen. Kaybedecek çok şeyi varmış gibi yaşarken bir anda hiçbir şeyi olmadığını fark eder insan, çemberin dışına başını uzatmak ister. Ya tünel kazar sonundaki ışığa varmak için ya dağı devirir yükselecek yeni günü karşılamak için.

Belki de kesinlik ancak belirsiz bir yolun çıkışında anlam kazanıyordu.” (s.148)

Ve Gaspard Madera’yı öldürür.

Sonunda cesaret gösterdim, evet, bitirme cesaretini gösterdim. Hiç pişman değilim.” (s.161)

Paralı Asker’in yaratıcısı Antonello ile Gaspard’ın yaratıcısı Anatole isimlerinin fonetik benzerliğine bakılırsa bu sadece bir cinayet değil. Başkaldırının cinnete evrilmesi. Yüzü olmayan bir yaratığın -var olmak adına- Tanrı’sına isyanı. “Sahteci öldü, yaşasın Gaspard. (s.156)

 

Paralı Asker, Georges Perec, Çev: Esra Özdoğan, Sel Yayıncılık, 2013.