Yazar Aysu Arslantürk ile Notabene Yayınlarından çıkan Panayırda adlı kitabı üzerine söyleştik.

 

NotaBene Yayınları tarafından basılan ilk kitabınız Panayırda ile okurlarınızın karşısına çıktınız. Kitapta hem öyküler hem şiirler var. Bir öykü kitabı ya da şiir kitabı yerine, iki edebi türü de barındıran bir kitap yazma tercihinizden bahseder misiniz?

Kitapta yedi öykü ve yedi şiir var. Her şiir takip ettiği öykü ile tematik bir bütünlük taşıyor. Öyküler, birbirinden bağımsız konulara ve anlatımlara sahip olsalar da birbirlerini takip eden yedi düğüme sahip bir çizgiyi simgeliyorlar. Aslında Panayırda bir öykü kitabı olarak yazıldı, fakat bir süre sonra şiirler eklenince iki türü birbirinden koparamadım. Beklemediğim bir bütünlük oluşmaya başlayınca, türleri, kalıpları, kategorileri önemsemedim.

 

Bu yedi basamaklı çizgiden biraz bahsedelim mi?

Tabii. Bu çizgi bir ilerleyişi temsil ediyor, bir yol gibi düşünebiliriz bunu. Düğümler ise: ‘davet’, ‘eksikliklerin fark edilmesi’, ‘bilgi’, ‘aşk’, ‘öze dönüş’, ‘aktarım’ ve ‘ölüm’. Davet ile başlarız, ilk öykü ve takibinde gelen ilk şiir, bir çağrı görevi görür. Bu eksikliklerin fark edilmesi ile devam eder. İkinci öykü ve şiir bunun üzerinde yoğunlaşır. Bir arayış, bir adım ve öncesinde gelen son bir geri çekilme hissini hatırlatır. Takibinde bilgi düğümü üzerinde devinen “Taverna” öyküsü ve “Tüccar” şiirine varılır. Taverna’da okurla birlikte masalardan birine oturur ve tam bir izleyici konumu alırız. Öykü, karakterleri hakkında yavaş yavaş bilgi verir, onlar birbirlerini hakikatle tanımaya başladıkça biz de aynı hızla onlara dair fikirlere sahip oluruz. “Tüccar” şiiri kitabın göbeğidir aslında, tüccar kelimesini Derrida’nın deconstruction (yapısökümcülük) metodu uygular gibi yeniden tanımlar. Tüccarlığın hinlikle, parayla özleşmiş anlamını yıkar, bunun yerine dünyanın kolektif zihnine kültürel bağlamda bir parça ekleyen her kim varsa, onları yeni tüccar tanımı altında toplar. Örümcekten, zürafaya, buzuldan, bakteriye, derin sulardan, harabelere; şiirde kullanılan hayvan ve coğrafyalar bu çoklu yapıya, kolektif zihnin anılmasına hizmet eder. Bilgi, insanı ta içinden değiştiren bir kavram. Belki de daha önce fark etmediğimiz, varlığından dahi haberdar olmadığımız konular üzerinde, bir dayanağı olan fikirlere sahip olmaya, değişmeye, gelişmeye başlıyoruz. Bilmek, bizi aşk düğümüne çıkartıyor. Sevmek öyle kapsamlı, öyle çabuk evrilen bir his ki, birkaç insana duyduğumuz sevgi, doğa sevgisine, oradan toprak sevgisine, oradan vatan sevgisine ve belki de tanrı sevgisine hızla evrilebiliyor. Sevgi kavramsal olarak genişleyebilen bir yapıya sahip ve en son insan, kendini sevmeye başlıyor. İşte bu anda, öze dönüş düğümüne varmış bulunuyoruz. Hakiki ve mutlak sevgi, gariptir, kişinin kendi sınırları dışında başlıyor ve kişinin özüne sevgisi, bağlılığı tamamlanmadan neticelenmiyor. Bunlar bir edebiyatçı olarak, bir yurttaş olarak, bahsedilmesini, üzerine yazılmasını, düşünülmesini hakkaniyetle önemsediğim konular. Aksi hâlde insanın içindeki bir boşluk, kapanmıyor, ömür bir arayış sızısı içinde geçip gidiyor. Oradan, aktarım düğümüne geçeriz, bu basamakta “Anma” öyküsü ve “Yazar” şiiri var. Yarar sağlayanı bir diğerine aktarma dürtüsüne bakıyoruz aslında. Yedinci düğüm, yani ölüm düğümündeki son öykü ve şiir ile kitap tamamlanıp bir varışa, kapanışa sahip oluyor. Ölüm, kimileri için sadece bir basamak, kimileri için bitiş, kimileri için tamamen yok oluş, kimileri içinse düğün. Kendi adıma, düzenin en adil parçası, kaçılmıyor, istisna yok.

 

Kitapta bu basamaklara dair bir açıklama bulunmuyor. Bir harita, bir yol gözlemlemek okurdan mı bekleniyor?

Kişisel tercihim, rahat bireyselleşebilen, didaktiklikten olabildiğince uzak eserlerden yanadır. O nedenle, Panayırda bu çizgiye, düğümlere, temaya dair hiçbir fikriniz olmadan da okuyabileceğiniz şekilde yazıldı. Bunlara dair başlıklar, alt başlıklar, dipnotlar, açıklamalar yok. Okurun düşünme sürecine müdahil olmayı tercih etmiyorum. Tanıdık hisler sezersiniz, bir devamlılık fark edersiniz, o ayrı. Bunu, söyleşilerde okur ile birlikte tartışıyoruz ve tüm dönütleri zevkle takip ediyorum.

 

Arka kapak yazısında, kitabınızda birbirine uymaz görünen parçaların birleştiğinden bahsediliyor. Gerçekten de birbirinden farklı anlatım tarzına sahip, farklı zaman ve coğrafyalarda geçen öykülerle karşılaşıyoruz. Afrikalı kabile üyelerinin tanrı inançlarını sorguladığı bir öyküden, Suriyeli bir gencin ağzından anlatılan “Panayırda” öyküsüne geçiyoruz. Anladığımız kadarıyla bu öykü gelecekte geçiyor, oradan birkaç yüzyıl öncesine İngiltere’de bir malikâneye gidiyoruz. Öykülerinizde yöresel anlatımdan, gerçek şehirlerden uzak duran bir yapınız var. Bunun nedeni nedir?

Kendi bilgi edinme yöntemim buna bir etken olarak gösterilebilir belki. Yoldayken öğrenmeyi seviyorum. Alevi deyişleri için cemevlerine giderim mesela, semahları izlerim. Semazenleri takip ederim, farklı şehirlerde cuma namazlarına katılırım. Hristiyan rahiplerin sığındıkları mağaralarda uzun vakitler geçiririm. İnanç sistemlerini incelemek ilgimi çeker, bu kültürel doyum konusunda da böyle. Dolup taştıkça yazarım. Bu kitapta da ister istemez gezer konumunda oluyoruz.

 

Şiirlerinizin üzerinde durulması gerekiyor. Hatta bazısı belirli açıklamalar, araştırmalar gerektiriyor. Neden böyle kapalı bir anlatım tercih ediyorsunuz?

Bir okur olarak bilmez konumda bırakılmaktan hoşlanmıyorum. Uzun açıklamalar, klasikleşmiş örneklerden çabuk sıkılırım. Yazarken de bu hissi koruyorum. Dipnot dahi kullanmaktan kaçınırım. Yayınevim de Panayırda’yı bu şekilde benimsedi ve okurun bireysel araştırmalarının önünü kapamama kararımı nezaketle karşıladılar. Bir kitabı okurken, öykülerin kurgusunu yahut şiirlerin imgelerini takip etmek ve bundan haz almak ayrı şey, o an gözünüze parlayan bir kavramı, göndermeyi, gizi araştırmak ve bu araştırma ile bireysel bir düşünme süreci tadarak farklı farklı konulara atlamak ayrı şey. Okuduğum eser kuramsal değilse, içinde bu ikisini de ararım. Kendi yazdıklarımı bunun dışında tutmak haksızlık olur. Yazdıklarımın fazlasına hâkim bir okur düşlerim. Bu okur, her daim, benden daha bilgili, daha görgülü, daha naziktir. O okuru memnun etmeye çalışırım, o benim tekilcil açıklamalarıma ihtiyaç duymaz, bunalır. Evrensel olarak sunulan her sanat eserinin bireysel yollardan geçtiğini ve bireysel yollara çıkacağını bilir. O yüzden sadece vermem gerekeni verip, üzerine bir kelime fazlasını koymam. Bu konuda çok farklı fikir ve üsluplara sahip yazarlarımız var. Kendimi bu çeşitliliğin arasında bir nokta olarak görürüm, anlatım tarzımı korurum.

 

Bundan sonra okurlarınızı ne bekliyor?

Şu an bir inceleme yazısı üzerinde çalışıyorum. Okurlarımın bir kısmı bu yazılarıma aşinadır. Kuramsal kitapların yayımlanması yahut dilimize kazandırılması önemsediğim bir mesele. Karşıma, bu kitaptan insanlar haberdar olmalı, diye düşündüğüm eserler çıktıkça bunlar üzerine yazmaya devam edeceğim. Bir yandan ikinci kitabım üzerinde çalışıyorum. Bir karı kocanın birkaç saatlik muhabbetine tanıklık edeceğimiz, diyalog bazlı bir roman olacağını tahmin ediyorum. Bir tiyatro metnine kolayca dönüşebilmesi için de elimden geleni yapacağım.

 

İlişkiler üzerine bir kitap mı bekliyor olacak bizleri?

Yoo, hayır. Üzerine düşüneceğimiz teoriler, kavramlar, kuramlara bu çift aracılığı ile bakacağız. Karakterlerden birisi matematikçi olduğu için Ankara Üniversitesi Matematik bölümünden yoğun çalışmalar yaparak mezun olmuş bir dostumdan topoloji üzerine dersler alıyorum. Kitapta farklı sanat dallarıyla ilgili tartışmalar yaşanacağından Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nden çevrimiçi Resim Okuma ve Üslup Tarihi dersleri alıyorum. Henüz dolup taşmadım. Çalışma kısmı uzun, yazma kısmı kısa süreceğe benziyor. Şu an için büyük kesinliğe sahip tek gayem, Panayırda’daki ikilik kavramını bu kitapta da devam ettirebilmek. Birbiriyle diyalog içinde olan bu karakterlerin bu ikili düşünme, bir kavrama farklı açılardan yaklaşabilme konusuna iyi hizmet edebileceklerini düşünüyorum. Bekleyip, göreceğiz.

 

Mevzu Edebiyat okurları adına çok teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.

 

 

Panayırda, Aysu Arslantürk, Notabene Yayınları, 2018.

 

 

Aysu Arslantürk – Özyaşam Öyküsü

Bilkent Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Öykü ve eleştiri yazıları çeşitli dergi ve mecralarda yayımlandı. 2018 yılında Notabene Yayınevi’nden çıkan Panayırda adlı öykü kitabının yazarıdır.