İspinoz (Telos Yayınları, 2011), Fransız Balkon (Ayrıntı Yayınları, 2012) ve Acuka (Ayrıntı Yayınları, 2014) adlı kitapların yazarı Ahmet Balad Coşkun’un Gülüşün Çürümüş Menteşesi adlı kitabı Nisan 2019’da Notabene Yayınlarından çıktı.

Ahmet Balad Coşkun’la edebiyata, son kitabının meselelerine ve edebiyat psikanaliz ilişkisine dair bir söyleşi gerçekleştirdik.

 

Sizi biraz tanıyabilir miyiz? Edebiyatla yolunuz ne zaman kesişti?

Davetiniz için teşekkür ederim öncelikle. 1962 İstanbul doğumluyum. Tıp ve psikiyatri eğitimi aldım. Edebiyatla temasım ilk gençlik yıllarımda ve şiir merakıyla başladı. Şiirler yazdım dergilere. On beş yaşlarındaydım, Alman, Fransız ve bazı Rus şairler, özelikle Baudelaire, Mayakovski çok etkiledi. Şimdiki gibi kurmaca çok sonra… Fakat şiirden uzak kalınamaz bence. Şiir, bilinçdışının ana dili gibidir. Asimile edilemez. Unutturulan ya da unutulan dilin biçimidir ama imgeleri kadimdir. Bu yüzden kurmacalarımda anlaşılması güç gibi görünen monolojik geçişlerimi rica ediyorum bir şiir gibi görün.

 

Gülüşün Çürümüş Menteşesi dördüncü romanınız. Daha önce yayımlanan romanlarınızla birlikte düşündüğünüzde, üslup ve tema açısından roman nerede duruyor?

Sorunuz bir tür ayna işlevi gördü. Sizden duyunca Gülüşün Çürümüş Menteşesi ile birlikte yazma sürecimde bir değişim yaşadığımı daha iyi fark ettim. Önceki romanlarım İspinoz, Fransız Balkon ve Acuka bilinç akışı, iç diyaloglarla ilerliyor. O romanlarda dil, anlatı hatta kurgu içe dönük, özneldi. Ontolojik mesele bariz öne çıkarılmıştı. Kahramanlarım Stephan Hawking, Quasimodo gibi fizik sorunları olan kişilerden esinlenilerek kaleme alınmıştı. Her ne kadar Gülüşün Çürümüş Menteşesi’nde diğer romanlarımdaki kişisel hikâyelerin aksine savaş ve göç gibi politik meseleleri ele almış olsam da, savaş ve yol açtığı göç olgularını ontolojik bağlamıyla incelemiş olduğumu söyleyebilirim. Hatta burayı biraz daha açayım. Kişisel tarihimizdeki savaşlarla (örneğin aile içi istismar) sosyal bir mesele olan savaş arasındaki paralellikler önemsenerek Gülüşün Çürümüş Menteşesi‘nin kurgusu oluştu. Yani ontolojik mesele olarak kişisel ve toplumsal tarihi belirleyen ‘tekrarların’ birbirinden farklı öyküler olmadığını anlatmak istedim.

Ayrıca Gülüşün Çürümüş Menteşesi’ni diğer kitaplarımdan ayıran en önemli özellik güçlü kurgusuydu. Kurgunun bu kadar önemli olduğunu çok sonradan anladım. Eğer kavrayamasaydım kitabı yazmam mümkün olmazdı. Çünkü çok yakın bir tarihi olguyu ele almaya kalkışmıştım. Kaleme almaya başladığımda savaşta gerçekleşmiş kayıpların yakınları hâlâ yaşıyor ve savaş devam ediyordu. Üstelik eksiksiz yazabilmem için ideolojik bir yeterlilik edinmem gerektiği gibi bir vesveseye de kapılmıştım. Henüz yası tutulamamış bir yakın tarih üzerine yazmak kendimi ve savaşın yaşayan mağdurlarını zedelememek hassasiyeti de yazmama engel oluyordu. Bu saydıklarımın çözümü kurgudaydı. Böylelikle ele aldığım konuya soğukkanlı yaklaşabilirdim.

Biraz uzatacağım. Kurgu yerine, eğer gereksindiği hikâyeyi öne çıkarsaydım romanı nasıl sonlandırmam gerektiği gibi teknik bir problemim olurdu. Bu roman özelinde bahsettiğim tüm bu problemleri hikâye değil sadece kurgu çözebilirdi. Ayrıca bu güçlü kurgu, yazma üslubuma beni daha da yaklaştırdı diyebilirim.

 

Romanda savaşı ve göçü, savurduğu insanların hikâyeleriyle birlikte anlatıyorsunuz. Bu yanıyla kitap tipik bir tanıklık romanı gibi görünüyor dışarıdan bakınca. Ama roman, tanıklık etmekten çok savaşa maruz kalmış kişiler etrafında insanı araştırıyor. Hatta kimi yerlerde savaşa dair ‘pornografik’ betimlemelere rastlıyoruz. Hem bir hekim hem de romancı gözüyle romanla amaçladığınız neydi?

Sorunuz önemli edebi bir tartışmayı başlatıyor aslında. Sorunuzun romanımla ilgisini kurmak yerine pornografi hatta ‘fetişik anlam’ kavramları üzerinde durarak ilerlemek istiyorum. Pornografiyi şöyle anlıyorum; bir hikâyeyi, hatta dili, anlamı, nesneyi, özneyi tüm bağlamlarından ayırıp belirginleştirme eylemi olarak. Örneğin savaşta çekilen acıyı sıyırıp bedendeki tahribatı öne çıkarmak gibi. Tabi tersinden sadece acıyı tüm bağlamlarından koparıp öne çıkarmak da sorunlu. Konuyu birlikte ele almak için ‘fetişik anlam’dan bahsetmek de önemli. Fetişik anlam; anlamın kendisine giden yolda herhangi bir öznel aşamayı belirginleştirip asla hedefe ulaşmama hazzıdır. Buradaki haz öyle belirgindir ki, hedef yani anlam gereksizleşir. Bu kavramlar ışığında bakarsak bu romanda tasvir edilen ölümler, duygudan ayrıştırılmamıştır. Örneğin; kendi çocuğunun cenazesini derin dondurucuda saklamak zorunda kalmak soğukkanlı görünse de annenin duygusuzca bir eylem yaptığı söylenemez. Esas mesele anlam, dil ikiliğindeki rezonansın bozulması, yani savaşın yarattığı bu yıkımının kavranmasındaki zorluktur. Kitabımda bozguna uğramış bu dil, parçalanmış bedenlerin duygusu olsun istedim. Bir tür ‘deli dili’ gibi… Cesur görünebilir, ama bu kurgu, pornografiyi böylece engellemiş oldu.

Bana kalırsa kurgusuz anlatılar sayesinde maalesef pornografik olana maruz kaldık. Savaşın ‘orada’ olduğu söylemi bariz bir biçimde pornografiktir, çünkü sadece bu söylem duygusuzca yapılabilir ve tabi ki ideolojiktir. Her uzak tutuş, yani ‘orada açlık var, orada savaş var, orada ölüler ve paramparça cesetleri var…’ pornografik bir söylemin özne hali değil midir? Başarılı bir kurmaca çok ileri gideceğim ama tanıklık, muhabirlik ve gazete anlatısını pornografik yapısından kurtarır.

 

Romanı yaşanmış gerçeklikler üstünden bir kâbus gibi tasarladığınızı söyleyebilir miyiz?

Bir önceki sorununuzu cevapladığım gibi tam aksine, anlatıda geçen öyküler yaşadığımız gerçek savaş öykülerinden daha kabul edilebilir. Kâbus, uykunun bir aşamasında varken, kızı öldürülmüş babayı akıl hastanesine kapama durumu güncel gerçeğimiz. Bilincimiz bir kâbus içinde var olmaya çalışıyor. Kâbus görmek için uyku durumunda olmamız gerekmiyor görüleceği üzere.

 

Romanda birbirine başına gelenleri anlatan hikâye anlatıcıları var. Bu kişiler savaşı ya da göçü anlatmaktan çok başlarına gelen başka hikâyeleri imgelerden yola çıkarak anlatıyorlar. Hikâyeler yer yer birbirine değiyor ve aslında pek de ele avuca sığmıyor. Felaketi yaşamış insanların psikolojik bütünlüğünü yitirmesinin bir sonucu olarak mı böyle diyaloglara başvurdunuz? Yani kişiler yaşadıklarını unutmak mı istiyor? Acı dile gelmiyor mu?

Hepsine katılıyorum. Son sorunuzu yanıtlayabilirim burada. Acı dile geliyor tabi, fakat dolaylı bir şekilde. Romanımdaki diyaloglar soru cevap şeklinde ilerlemiyor. Taraflar sanki birbirlerini dinlemiyorlar gibi. Aslına bakılırsa kimsenin dinlemeden kendi hikâyeleriyle birbirlerine cevap verme halini seviyorum. Bir yere ilerleme, bir yere varma, anlatma, anlama çabasını tercih etmiyorum, keyfilik gibi anlaşılsın istemem ama hoşuma da gitmiyor zaten. Gerçekte de zaten acının estetize edilmesi bu biçimde. Tahammüllü olmak önemli… Öykülerim fantastik sayılabilecek fabl içeriyor ve gerçek değil, söylenmesi gereken tek gerçeği de kitabın başında söylüyorum. Bu bir rüya diyorum. Gerçekte yaşadıklarımızın rüya olup olmadığı okura kalır.

 

Romanın bir başka meselesi dil. Yer yer şiirsel, felsefik bir anlatım var. “Dil, anlamını yok edene dek trajedisinin yörüngesine yazgılı” ve “Anlam, kendini terk eden dilin peşini, barışta bırakır,” diyorsunuz. Romanın dili üzerine düşünmüşsünüz. Anlamı hiçe sayan bir dille mi kaleme almak istediniz romanı?

Dedikleriniz önemli. Kurgudan bahsetmiştim zaten. Romanın dilini de kurgunun bir parçası haline getirmeyi önceden planladım. Bir tesadüf yok yani. Kurgumda aslında bir rüya yapılanması analojisi var denilebilir, tamamıyla olmasa da. Karakterleri edebi statüyü bozacak şekilde metne yerleştirdim ve biraz cesurca görünebilir. Örneğin; ‘kızıl saçlı’ imgesi kadın, erkek, çocuk olarak karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla klasik bir hikâye anlatım tarzında olduğu gibi bir devamlılık kurmak kolay değil. Bir kötülük olsun diye okuru zorlamak istemedim tabi ki. Kahramanlarıma en azından isimler verebilirdim. Ama biliyoruz ki her yazarın üslup ve dili her zaman özgündür. Diğer romanlarımda da isim yok. Ama bunlar uzun konular. Belki başka zamana bırakmak iyi olur.

 

Romanda cesetlerin arasına “yüzük” aramaya giren insanlar var. Ölümle burun buruna yaşayan insanların/insanın bir metayı bulma isteği, bunu yaparkenki soğukkanlılığı kan dondurucu. Romanla birlikte ya da romandan bağımsız, insanı nasıl görüyor Ahmet Balad Coşkun?

Romandaki kahramanlar kurmaca değil bence. Fikrimi soracak olursanız o duygusuz görünen soğukkanlılık, oldukça yaygın bir insan davranışı. Görmezden gelindiğinde ontolojik bir problemi göz ardı etmiş oluruz. İnsandan bahsediyoruz, insanın tüm halleri bir anlatının konusu olabilir.

 

Yazdıklarınız arasında en sevdiğiniz romanınız hangisi?

Gülüşün Çürümüş Menteşesi.

 

Çok teşekkür ederiz zaman ayırdığınız için.

Ben teşekkür ederim güzel sorularınız için…