Şeyler, halıların havaya savrulduğu, kelimelerin uzun uzun hesaplandığı, antika bibloların hayalinin kurulduğu, yere dökülen tırnakların tavan arasına atıldığı, kırılgan vazoların içlerinin temizlendiği, Chesterfield’a sahip olmak adına ne hayatların feda edildiğinin bilinmediği, odaların yıkılıp yeniden temizlendiği, moloz yığınlarının gerçekleri fısıldadığı, arzuların tozlara karıştığı bir odanın içinde geliştirilen kanaatlerle ilgilidir. Paris sokaklarında histerik histerik dolaşan ve vitrinlere dalıp giden bir çiftin hikayesi anlatılır Şeyler’de. En nihayetinde Jerome ve Slyvie sistemin emektar köleleri olmadan da arzu köleleri olabilmenin yolunun ararlar. Bu amaçlarına ulaşmak adına anketörlük işi biçilmiş kaftandır. Öyleyse tertemiz kalarak masal tadındaki hayatlarını yaşamak istemektedirler. Birkaç kelime harf ve sözcük yok olur. Çünkü artık sistemin dışında konumlanmaktadırlar. Esnek kurallar da vardır, Perec arada kalmışlığı ve sınırlandırmaları gözümüze sokarken bu gerçeği bize hatırlatır. Şüpheci karakterleri Paris’in en naif muhitlerinde dolaşırken zaman kırılır. Flaubert’in keskin kaderciliği metnin içine sızar. Olacaklar sanki önceden belirlenmiştir. Her insanın hayatındaki o parıltılı hayalleri temsil eden insancıklar dört duvar arasına sıkışırlar. Jerome ve Slyvie’nin yaşamak için arzuladıkları hayat veya “conatus’ları” (insan hayatını yaşamak için harcadıkları zorunlu çaba) bazen diğer insanlarınkiyle benzeşirken, bazen de diğer insanlardan gerçeklerle yüzleşme cesaretleri daha fazla olduğu için farklılaşırlar. Paris’in büyük şatafatından kaçmak isterler. Tıpkı Perec gibi onlar da Tunus’a giderler. Burası süssüz ama büyülü bir ülkedir. Anımsadıkları arabalar, heykeller, eski kitaplar, tavan arasındaki tozlar, lüks arabalar, kıyafetler artık geride kalmıştır. Spinoza’nın öğütlediği gibi hareket ve arzunun peşinden giderken, duygularına egemen olmayı öğrenmek için yola çıkarlar. Aksi takdirde özel bir bankada emeklerini ve zamanlarını sonsuza dek kiraya vermek zorunda kalacaklardır. İşte tam bu noktada bir başka kapı açılır önlerine. Akıl hastanesinin delirmek pahasına dışında kalmak. Olupio adlı takıntılı bir estetik ve dilbilimsel hususlara kafa yoran Olupio adlı gurubun içine henüz karışmayan Georges Perec tam o sıralarda bir kararın eşiğindedir. Sömürülecek ya da sürünecek ya da acı gözyaşlarını, soykırımda öldürülen annesini ve savaşta çarpışırken kaybolan babasını kayıp bir “e” harfinin altına gizleyecektir. Yok oluşlar ve kayıpları anarken aklına Kayboluş adlı bir eseri kaleme almak gelir. Hem de Fransızca’da en çok kullanılan “e” harfini kullanmadan.

Kendi arzularını işverenlerin tahakkümüne bırakmayan Perec tıpkı Şeyler adlı eserinin ana karakterleri Jerome ve Slyvie gibi anketörlük yapmış, daha sonra nörofizyoloji arşivcisi olarak çalışmıştır. O esnada bu işlerin hiçbirine kendisini kaptırmamış, hayatın saçma acımasızlığını ve güç istencini irdelediğinde 25 sene boyunca yazmaktan uzaklaşamamıştır. O da her sanatçı gibi bir gün anlaşılabileceğini düşünmüş müdür bilinmez. Fakat 1965 yılında artık yalnızca yazarlıktan geçinebilecek bir lükse kavuşmuştur. Bu durum bir lükstür çünkü sanatla uğraşanlar sistem tarafından kolay kolay ödüllendirilmezler. Kıyafetlerini çıkarmış, sokaktaki kedileri beslemeye ve palyaçoların izinden gitmeye başlamıştır. Diğer modernist yazarların yolunu takip etmiş, yepyeni özgün bir üslupla birbirinden tamamen farklı eserler kaleme almıştır. Jerome ve Slyvie onlara başkalarının arzularının istikbali için dayatılan arzularla, kendi arzularının kısılmış sesi arasında sıkışmışlardır. Kendi arzuları değişkenlik gösterip durur kitap boyunca. Alıp başlarını bir anda doğaya kaçmak isteyen modern insan gibi neyin daha huzurlu olacağını anlamlandıramazlar.

Tüketim toplumundan kaçış ihtimali var mıdır? Sanatçı kafasız bir dünyaya çıkmadan da içine çekilebilir mi? Kinayeli vücutlar, şapkalar, kara bulutlar, saltanat kurabilir mi kaybolan imzaların kollarından sıyrılamadan?

Hemen her anımız akışkan zamanların girdabında dolaşırken, yeni bir şey arzulayabiliriz diye düşünmekte fayda var. Zaten birçok şey yararsız değil mi önümüze konulan? Pohpohlanan. Pohpohlanan mı? Ne deseydik beğenirdiniz? Ne deseydik? Pohpohlanan. Önümüze konulan birçok şey zararlı değil mi? Yararlı olduğu söylenen birçok şey zararlı değil mi? Köleleşmeden yaşamak, yapraklardan süzülen yağmur damlalarını takip etmek de bazen faydalı değil mi?

 

Şeyler, Georges Perec, Çev: Sevgi Tamgüç, Metis Yayınları, 2016.