Diri Aşk adlı kitabı Temmuz 2019’da Doğan Kitap’tan çıkan Tahir Musa Ceylan’la keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

 

Diri Aşk kendinde aşk halini yaratmaya çalışan, sonunda bunu başaran bir adamın hikâyesi. Ama başlarda ‘his yoksunu’… Neden böyle bir karakter yarattınız? İlham nereden geldi?

Beni dengeye gelmeyen duygular rahatsız ediyor. Böyle söylerken hem insanların arasındaki dengesizlikten hem de insanın kendi içindeki dengesizlikten bahsediyorum. İnsanlar arasında olduğunda bir adaletsizlik gerilimi, insanların içinde olduğunda bir ziyan olmuşluk üzüntüsü veriyor insana. Kadın diyelim ki çırpınarak erkeğe ulaşmaya çalışıyor, erkek ama sanki ulaşılamadıkça özgüveni sözüm ona yükselecek ya da bir korkusuna yenilmeyecek gibi o kadar kalın, aşılması güç faydacı bir duygusal küntlük bariyeri inşa ediyor. Etrafına dikkat eden duyarlı insanlar karşılaştıkları çiftlerde ya da içinde bulundukları sosyal kütlede bu tür duyarlılık ve duyarsızlıkların neredeyse birbirinin çarpanı değil böleni olduğunu görmüştür. Yani birinde ne kadar yüksekse öbüründe o kadar düşük anlamında söylüyorum. Bu asimetrik duygu çiftleşmeleri beni rahatsız ediyor. Yanı sıra kişinin kendi içindeki ve ailesine karşı olan duygusal atmosferinde de dengesizlik olabiliyor. Örneğin ailesine karşı çok duyarlı ve kölece verici bir adam eşine karşı aynı duyarlılığı taşımıyor, hatta kendini ona karşı özel olarak köreltiyor. Kişinin kendi ruhunda da bu dengesizlik olabiliyor. Bazı insanlar diyelim siyasi bir tartışma yaparken hayran olunacak bir zenginlikte konuşuyor ama konu karşı cinse duyulan, hatta onu da geçelim bir çiçeğe karşı duyulan duygunun aktarımı ya da kanlı canlı yaşanması söz konusuysa o zaman ifade elli kelimelik kekeme bir konuşmada kalıyor ya da yaşam bütün renklerini kaybederek güç bela ilerliyor ve sonunda ölüyor. Buralarda yaşamın düzelmesi çok güç, büyük kayıplara uğruyor yaşam. Çünkü bu insanlar bu hallerinin gizliden farkında olsalar bile bunun üstünü kapatmayı yeğliyorlar. Şairler, yazarlar yaşamın kaybettiği yerlerde canlanıyor ve konuyu okurun önüne getiriyorlar. Bunu bir bilim adamının fark etmesi güçtür, ama bir edebiyatçı için bu öyle değildir. Edebiyatçı başkalarınınkiyle birlikte kendi yaşamını da deney alanına sokan bir çeşit bilim adamıdır. Kendi kendinin kanı, kendi kendinin ağrısı, kendi kendinin hastası ve sonunda ustası desek bilmiyorum olur mu?

His yoksunu demeyelim de, belli alanlarda seçici biçimde hislerini alaşağı etmiş kişiler diyelim.

Bu durum tabi ki, izole biçimde bir kişiye ait değil, toplumda irsî olarak bu şekilde akan yeraltı suları var. Yani bir kültürel gelenek var ve neredeyse biyolojik olarak bir kalıtsallık taşıyor bu durum. Bu karakteri ilk olarak ben yazmış değilim, bilmiyorum Zebercet biraz Kamil’e benzemez mi? Sabahattin Ali’nin Raif Efendi’si de Kamil’e çok uzak değildir. Tabi bunlarda görünürde olmasa bile gizlide, gömülü bir sevgi vardır, Kamil’den farklı olarak. Kamil’de ise bir parmağın olmaması gibidir sevginin yokluğu, yani Kamil sevgi yönünden boştur ve o yüzden sevginin damla damla inşası gerekmektedir.

Kitabın çarpıcı tespitlerinden biri de şu: ‘Diri Aşk’ ya da genel anlamda ‘aşk’ sanki bir yaratık gibi. Canlı ve adeta üzerimizden besleniyor gibi bir sonuç çıkıyor. Yani biz aşkı yaşamıyoruz, aşk bizim üzerimizde yaşıyor. Bu bakış açısını biraz anlatır mısınız?

Aşka saygı duyulması için aşkın bağımsız canı olduğu kabul edilmelidir önce. Dikkat ederseniz aşka düşenler aşk dışındaki alanlarda canlılıklarını kaybederler. Bunun sebebi aşkın onların canını kullanarak kendi otonom canını var etmesidir. Ve yine dikkat edilirse, âşıklar bu otonom canlının gücüne, büyüsüne kendi canlarını emanet ederler. Zayıflarlar, hastalanırlar, güçten düşerler hatta canlarını tümden aşkın canına katarak intihar ederler. Bu ortada üçüncü bir canlı olduğunun göstergesi gibi geliyor bana.

Diğer taraftan Kamil’in aşkı bizzat deneysel olarak yaratılmış gibi, tanrı değil, insan yaratısı olduğu için onun bağımsız bir canı olması daha da muhtemel. Aynısıyla laboratuvarda yaratılıp laboratuvarın kilidini kıran ve sonra kendi bağımsızlığını kazanan suni bir mikroorganizma gibi…

Dikkat edilirse Kamil sadece Behiye’nin kanından gelenleri sevebiliyor, bunun nedeni yaratılan nörokimyasal aşkın tek formatlı olarak ortaya çıkıp kendini bir yerde kendi üstünden kilitlemesi ve yeni bir müdahaleye kapalı hale gelmesidir. Buna yönelik açık bir ifade yok romanda ama bunun böyle olduğu, başka biçimde de olamayacağı, kurgunun doğal yapısı ve psikolojinin dinamiği gereği anlaşılabiliyor. Aşkın bağımsız canlılığına ve oportünist hayvanlar gibi konakçı kullanışına yabancı durmamak lazım. Her canlı başka canlılarla ortaklık kurarak yaşar ve bu ortaklıkların doğal sonucu olarak çocuk gibi, aşk gibi yeni “canlı”lar üreyebilir.

 

Diri Aşk’ın kahramanlarından Agop’un Kozet’e duyduğu, kendini kurban eden aşk türü… Bugünün dünyasında böyle aşklar var mı sizce hala? Kendini aşkı için yok eden, kurban eden âşıklar?

Evet, var, hem de bugün daha çok var. İnsanlar günümüzde gerçeklerin üzerine basarak ayakta durmuyorlar, meta gerçeklerin üzerine basarak ayakta duruyorlar. Deleuze demişti, her zaman söylerim, “Gerçek yoktur yaratılır” diye. Bugün kim bildiğimiz somut gerçeğe uygun hareket ediyor ki? Borç içinde yüzen birisi bir kredi kartı daha alıp onunla telefonunu yeniliyor ve onu bundan başka pek az şey mutlu ediyor. Çünkü o telefonun içindeki oyunlarda yer alan kahramanlar onun gerçeği olmuş, siz ya da ben onun gerçeği değiliz artık. Gençlerin az bir kısmı zaten öyle de keşke tümü biraz Agop olabilseydi, o zaman bugün yaşadıklarından daha fazla gerçeği yaşıyor olacaklardı. Yaşlılar bu konuda daha şanslı, Agop kadar gerçek olan yanları var. Ayrıca herkes belki çok bencil görünüyor ama özellikle bizim toplumumuzda o kadar Kozet olmasa da, çok sayıda Agop var. Eskiden Eyfel’in son katına çıkanlardan imza alırlardı, nasıl olsa intihar edecek diye. Oraya çıkanların iki intihar nedeni vardı: Sen nehri kıyılarında büyük aşk veya Monte Carlo’da büyük kumar. Bizde de köprüden atlayanların sadece parasızlık nedeniyle atladığını mı sanıyorsunuz? Hala aşk var, hem de Paris’te olandan daha az değil!

 

Romanınız bereketli bir aforizmalar kaynağı aynı zamanda. Çok çarpıcı tespitleriniz var. Mesela: Tutkuyla istemeyi bilirsen kader seni ön sıralara alır. / Aşk, ölümden en uzak nokta. / Aşk kaybettiğin her şeyi bir şeyde bulmaktı. Bir yazar için slogana dönüşecek cümleler kurgulama ilhamı nasıl gelir?

İçinizde bir şiir bir felsefe varsa gelir. Ben bir söylence düzer gibi roman yazıyorum. Bir odaya kapanıp dilden kuleler yaratmıyorum. Bu romanın tamamen insanların kardığı bir harç olduğunu söylemeliyim. Onun için içinde her şey var, orta boy bir tarlada yetişen sayısız bitki türü gibi ve hepsi hayatla sıkı sıkı sarılmış insanların ortak üretimi olan bitki türleri, kesinlikle tek başıma benim değil. Sizin aforizma dediğiniz ifadelerin çoğu insanların ağzından toplanmış ve birbiriyle herc ü merc edilmiş yaşam billurları. İnsanların kimisinden bir öykü almışım, kimisinden bir söz, kimisinden bir duygu, kimisinden bir bakış, bir öfke… Öyle sıralanır gider. Belki yabancı gelebilir bazı kahramanlar, bazı öyküler… Ama bunların hepsi yaşamın en karanlık mağaralarında hala hayatta olan garip canlılardır. Fakülte hayatım sırasında bir araştırma için bir süreliğine hırsızların arasında yaşamıştım. Aniden katil, aniden dost, aniden âşık ve aniden ölü insanları orada tanıdım. Hayat girdiğimiz evler, yürüdüğümüz sokaklar, alışveriş ettiğimiz mağazalar kadar değil, sosyal evrimi ilerletmeye, kendini yeniden üretmeye destek veren muhteşem delikler var, bu söylediklerim oralarda yaşıyor. Diri Aşk’ta yaşayan her kahraman ve onun mahfillerinde yaşanan her olay gerçektir ve büyüsel gerçekçilik çerçevesinde birbiriyle birleştirilmiştir.

 

Romanlarınızda otobiyografi unsur oranı nedir? Ne kadarı kendi yaşam öykünüzden alır ilhamını?

Bir romanda çok fazla unsur vardır ve bunların çoğu otobiyografiktir. Her yazar kendi gözünden yazar, başkasının gözünden yazılanlar bile sonunda kendi gözünden yazmaya varır. Ama roman bir otobiyografi değildir şüphesiz. Buna rağmen post modern roman çok öznel bir yapıdır. Eskiden romanı okumaya başladığınızda bir kurgusal alana girer sonra ondan çıkınca gerçeğe adım atmış olurdunuz. İkisi ayrılırdı. Ama bugün kurgusal alandan çıkınca büsbütün gerçek olana dönebiliyor muyuz? Hayır. Dediğim gibi gerçek de bir kurgu oldu çünkü. Dolayısıyla her şeyin kurgu olmaya başladığı ve herkesin kendi kurgusunu yaratmaya çabaladığı bir dünyada doğal olarak yazar da otobiyografisini kendi kurgularına yapıştırıveriyor. Dostoyevski’nin bütün romanlarında onun ipten kurtuluşunu okur olarak ben gördüm, hatta yaşadım, o nasıl yaşamasın? Knut Hamsun, hiç aç kalmadan mı yazdı “Açlık”ı? Söyleyebilir misiniz böyle bir şeyi. Yüzyıllık Yalnızlık’ta bile roman kahramanı olarak Albay Marquez var. Roman matematikle yazılmıyor, duyguyla, bilinçle, bilinçaltıyla, bütün bir benlikle yazılıyor. Yazarın biyografisi benliği olmayacaksa kiminki olacak klavyenin başında. Ha biyografi de benlikten katiyetle ayrılamaz, benim bildiğim bu.

 

Bir sonraki roman neyi anlatacak?

Aynı kurumda çalışan iki bencil insanı anlatıyorum. Bencilliğin zaman tünelinde ve sosyal tünelde ilerleyen evrimi konumuz.