Nazlı Yıldırım ile Erkut Tokman Söyleşisi

 

Şehirlerle Yanar Dünya’dan iki yıl sonra Lupoc çıkageldi. Sizden Lupoc ile ilgili biraz daha detay isteyeceğim. Bir seslenişle başlıyorsun. “L-u-p-o-c orada mısın?”

“L-u-p-o-c orada mısın?” Lupoc’u arayan benim -iç sesimin- ne olduğunu benim de tam olarak bilmediğim Lupoc’u arayış serüvenimin ilk sorusudur. Kitap boyunca Lupoc’u arayan “Ben” olarak Lupoc’a başka sorular da yöneltiyorum. “Akışa karşı mıyız Lupoc?”; “Sakladığı cenneti insanın içinde değil mi Lupoc?” gibi. Bu Lupoc’u bilinmeyen bir nen olarak arama çabasının araçlarından sadece biri. Lupoc’u ararken yazdım bu şiiri de dolayısıyla; kitapta yazılan her şey Lupoc ve Lupoc’un kitabın sonundaki cevabı da: “Burdayım..” Onun bir bütün olarak bu kitaptan çıkarak dışa vuran ilk belirgin cevabı “Buradayım…” ama Lupoc  kitabının tamamı aslında Lupoc’un ilk soruya verdiği cevaptır. Bunun da ötesinde Lupoc sadece bu kitap da değildir elbette…

 

“Paranteze alınmış yepyeni sözcükler kapsüllenip/Hafızası silinen uygarlıklara gönderildi” diyorsunuz ilk şiirinizde. Çağın şiirle olan ilişkisindeki çatlaklıklara değinerek diğer şiirlerinizde -deneysel olarak diyeceğim- parantezler açarak yeni bir yaklaşım sergilemişsiniz. Öncesi şiir kitaplarınıza hâkim olarak her seferinde yeni bir şiirle karşılaşıyoruz. Bununla birlikte 2000’liler döneminde şiir sizin deyimiyle hafızası olmayan uygarlıklara mı yazılıyor?

Bu kitapta hafızası silinen uygarlıklara gönderilen sözcükleri düşünürken açıkçası 2000’lerde yazılan şiiri direk düşünmedim. Burada kapsüllenip gönderilen sözcükler; o ya da bu şekilde çağların yağması altında dilsel kimliklerini ya da dilini tamamen kaybetmiş toplumların hepsine ithaf edildi. Dilin en büyük gösterge alanı da edebiyat; şiir de edebiyatın en önemli dallarından biri dolayısıyla 2000 ler şiiri de bu bağlamda ancak düşünülebilir. Ben çok daha geniş anlamıyla düşündüm bu konuyu. Dili erozyona uğramış toplumlarda ne kültür ne edebiyat ne de düşünsel devrimin ve felsefenin gelişemeyeceğini öngörürsek ve hatta bugüne kadar deneyimledik bunu ve öngörü olmadığını da yaşadık ve artık diyebiliriz ki Atatürk’ün ta 1923 den başlayarak hedeflediği “Dilimizi yabancı dillerin boyunduruğundan” kurtarmak ideali hala ütopyadır. Ben dilin özgür olduğu; özgürce kullanılıp özgürce türetildiği özgürce yazıldığı bir toplumdaki edebiyatı ve şiiri merak ediyorum. Lupoc buna bir bütün olarak ilk adımdır. Şehirlerle Yanar Dünya kitabımdaki “Büyük Cinayet” şiirini okursanız bu sorunsalın orada da açıkça işlendiğini görürsünüz örneğin.

 

Güncel olarak yaşanılan olgular üzerinde şekilleniyor Lupoc. Bugünün çağını anlattığınız şiirlerinizde bir serzeniş de hissediyorum. Yolunda gitmeyen bir şeyler var sanki. Edebiyatta özellikle. Nedir peki?

Aslında özellikle Edebiyatı imlemiyorum bu bağlamda. Bir önceki soruda da cevap verdiğim gibi Lupoc “Dil” üzerinden bir toplumsal eleştiri getiriyor. Burada özellikle bir dönem bir kuşak bir anlayış eleştirilmemiştir. Lupoc polemik çıkarmak üzere de yazılmadı sadece Lupoc çağımızda var olan bir dil sorununa değinmektedir. Bu dil sorunu sadece Türkiye’de var olan bir sorun da değildir üstelik. Bizim gibi dil iradesini başka dillerin boyunduruğuna sokmuş başka ülkelerde de aynı sorunların olduğunu görüyoruz. Bu bağlamda dillerini kaybetmiş toplumlar kimliklerini de kaybetmektedir. Küreselleşme süreci ve hızlı iletişim çağı diller arası bir kaynaşma ile birlikte dilsel savaşları da tetiklemektedir. Evrensel tek bir dil arayışları da bu yüzden olmuştur (esparanto dili gibi). Aslında bu dil sorunsalı içinde Lupoc’un da açmazları vardır çünkü Lupoc yeni bir dil yaratma özlemiyle dilin prangalarına da takılmış durumdadır ama en azından bazı zincirleri kırmış ve bazı kelepçelerin (şirpençe) anahtarlarını bulup açmıştır. Bu yazılan dilin daha da özgürleşmesi içindir. Hiçbir yazarın yazdığı şeyleri yargılamak bana düşmez ama Edebiyatta kolaycılık; ün ve ödül peşinde koşma; yerele ulaşmadan evrensele ulaşma; yaşadığı toplumdan ve halktan uzaklaşma; taklit etme vb. gibi pek çok sorun göze batmaktadır. Bu ve bunun gibi sorunların içinde Edebiyatta ve Şiirde her zamankinden daha çok bir kirlilikten bahsedildiği ve bunun da her zamankinden daha çok eleştirildiği bir döneme doğru gidiyoruz. Bu değişim için gereklidir. Bence bu tür sorunları her gelişmekte olan toplumlar yaşayacaktır. Bu bize fayda getirir. Lupoc kitabı da bu anlamda ateşi yakan kitaplardandır.

 

Sözcük ve anlam oyunlarıyla biçimlenmiş şiirleriniz. Deneysel şiirler diyebilir miyiz? Siz şiir biçimlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bizi kör bir yaşamın içine zorla hapsetmeye çalışan birçok soruna böylesi söz oyunlarıyla değinmeniz ve tek sözcük ile farklı anlam ilişkileri yaratarak dinamik bir yolculuk yaşatıyor. Yazılış sürecini ve şiirdeki yenilikleri üzerine neler söyleyeceğinizi merak ediyorum.

Bu biçimsel ve deneysel arayış kendiliğinden doğmuş ve yazım esnasında şekillenmiştir. Bir yazar “Öğrenmek zaten bildiğini ortaya çıkarmaktır” der. Lupoc da benim içimde var olan bir şair öznesinin geldiği son noktanın dışa vurumu bir eserdir. Bu şiirlerde deneysel öğeler vardır ama sadece deneysel bir şiir kitabı değildir. Lupoc pek çok değişik esintinin birleştiği bir yeni rüzgar bence. Bunun adını kim nasıl koyar ileride bilemem. Sadece Lupoc dilin kullanım alanının sınırlarını genişletmek adına elini taşın altına soktu; bu ilk aşamada bir açmaz gibi görünse de benim açımdan; yazım esnasında karşılaştığım zorluklar karşısında hiçbir zaman umutsuzluğa düşmedim. Şair, yazar her zaman risk almalıdır. Sözcük ve anlam oyunlarıyla söylemek istediğiniz şey sanırım noktalama işaretlerinin şiir içinde çok farklı kullanılmasından kaynaklanıyor. Noktalama işaretlerinin görsel; işitsel ve anlamsal imgelere dönüşmesi söz konusu… Boş bir biçimsellikten öte anlamı bütünleyen bir görsellik söz konusu; dikkatli okununca aslında her kullanılan deneysel biçimlerin bir anlamı; görselliği ya da işitselliği (iç ve dış sesi) bütünlediği görülür. “Bir harfi hapsettiler kendi içine yo(k) bir heceyi serbest bıraktılar içlerinde “yo!” da olduğu gibi; sonra yo kitapta leitmotiv olarak “yo Naos yo” olduğu gibi tekrarlanmakta ve ütopik bir gelecek mitine evrilmektedir. Bunun gibi örnekler kitap içinde çok ve mevcuttur.

 

Çevirmenlik yönünüze değinmemek olmaz. Şiirleriniz çeviriden besleniyor. Yer yer dizelerde çeviri tadı var. Hafif bir esinti gibi süzülüp geçen bir tat. Özellikle dünya şiiriyle iç içe yaşayan bir şair olarak Türk şiirinin üzerindeki etkisi nedir ve günümüzde Türk şiiriyle olan ilişkisi nasıl? Geçmişi de göz önüne alırsak.

Şiirlerim elbette çeviriden beslenmektedir. Dünyada geniş bir çeviri ağı içinde büyük bir dolaşım söz konusudur. Bu konuda en şanslı ülkelerden biri olduğumuzu düşünsem de bunun her zaman faydalı ve yararlı olduğunu söyleyemem. Şöyle ki: Bir ülke edebiyatında çevirinin yeri elbette yadsınamaz ve gereklidir ama bunun nasıl ve ne oranda olacağı tartışma konusudur. Eğer bir ülke edebiyatında çeviri edebiyatın yeri ve ona ayrılan alan harcanan emek ve para; ulusal edebiyatın üstüne çıkmış ve geçmişse bence bu bir sorundur. Türkiye’de bunu çokça görmekteyiz. Pek çok yabancı ve niteliksiz eser yayınevlerince basılıp satılırken üstelik de bazen kötü çevirmenlerin ellerinde bir dil cinayetine uğramış adeta Türkçe olmayan bir Türkçeyle çevrilirken; pek çok fırsat bekleyen yerli ve iyi yazarın önü kesilmekte; bu yazarlar büyük ya da iyi yayınevlerinden kitaplarını yayınlatamamaktadır. Bu hevesleri kırılan yazar ve şairlerin Türk edebiyatına; yayıncılara ve çevirmenlere inancı da dolayısıyla azalmaktadır. Gelişmiş ülkelerde çeviri edebiyatta ulusal edebiyatı korumak adına kotalar vardır. Dizelerimde çeviri tadı olup olmadığını çok kesin ve net çizgilerle söyleyemem ama dünya şiirini çok okuyup izleyen biri olarak bunlardan esintiler taşıyor olmamı yadırgamıyorum üstelik bu sadece yabancı şiirler için değil yerli edebiyatımız için de geçerlidir. Hayatında hiç çeviri yapmamış; dil bilmeyen ama dünya şiirini çevirmenlerin çevirdiği şiir kitaplarından takip eden ve bundan beslenen binlerce şair var Türkiye’de; bunun için çevirmenlerin de doğru çeviriler yapma konusunda ciddi bir sorumlulukları var. Bu bağlamda mümkün olduğunca ana dilden kaynak dile çeviriyi tercih etmeli ve desteklemeliyiz. Mecbur kalmadıkça ara dilden çevirileri tercih etmemeliyiz. Genç ve tanınmamış çevirmenleri bu bağlamda desteklemeliyiz. Sadece ismi var diye bir çevirmenin ara dilden yapılmış bir çevirisini ana dilden yapılmış bir çeviriye tercih etmemeliyiz. Bu yanlışı maalesef bazı yayınevleri yapmaktadır. İsim değil eserin iyi ve doğru çevirme niteliği edebiyatı bir yere taşır. Yine bu kapsamda keşke maddi olanaklar el verse de çevirilerin hepsi çift dilli yayınlanabilse. Bence bu çeviri şiirde olmazsa olmaz şeylerden biridir. Çünkü ana metin olmadan -Türkçede çok güzel dursa ya da okunsa bile- bir çevirinin niteliğini tam doğru ayırt etme şansımız maalesef yoktur. Çeviri şiir gereklidir. Türk edebiyatını hep beslemiş ve gelişimine ciddi katkılar ve zenginlikler sunmuştur. Özellikle son yıllarda Türk Şiirinde çeviri Avrupa ve Amerika odaklı ekseninden farklı olarak yeni ve farklı coğrafyalara da açılmıştır.