Fotoğraf: claudiocarpi.com

 

Bazı yazarlara kişisel bir yakınlık duyarsınız, nedenini tam olarak ne bilirsiniz ne de bu konuda uzun boylu düşünmek istersiniz. Çünkü onları tanıdıkça, metinleri dışında çalkantılı hayatlarını öğrendikçe aklınızın bir köşesiyle bir şeylerin bozulacağını bilirsiniz. Bu yazarlar hayatta değillerse, görece daha şanslısınızdır, onlarla ilgili magazin haberleri tozlu gazetelerde kalmıştır. Güncelin hoyratlığı uzaktadır. Ya da bir anlamda Knausgaard Sendromundan yırtmışsınızdır. Dolayısıyla uzun bir süre metinleriyle mutlu mesut yaşayabilirsiniz. Alberto Moravia benim için öyle yazarlardandır. Onun dilimize çevrilen kitaplarını, bulabildiğim İngilizce çevirilerini hep büyük bir zevkle okudum. Üslubundaki kendiliğindenliği ve sadeliği, konuları ele alışındaki cesareti, psikolojik derinliği sevdiğim kadar, özellikle son dönem romanlarındaki aceleye getirilmiş bölümleri, zaman zaman inandırıcılığını yitiren karakterleri yüzünden kızdım da ona. Ama Moravia hep ilgi alanımda oldu.

1907 yılında Roma’da doğan, çocukluğu tüberkülozla boğuşmakla geçen ve bu nedenle eğitimi bile aksayan Alberto Moravia sadece İtalyan edebiyatının değil aynı zamanda dünya edebiyatının da özel bir yazarıdır. Derin bir içgörü, cesur bir hayal gücü ve verimli bir tutkuyla romanlardan, kısa öykülerden, eleştiri yazılarından, senaryolardan, gezi yazılarından oluşan kırkın üzerinde esere imza atmış, kırka yakın dile çevrilmiş, hakkında birçok çalışma yapılmıştır. 1929 yılında henüz 22 yaşındayken yazdığı ve faşist rejim altında evlerini kaybetme tehlikesi yaşayan bir aileyi anlattığı ve bundan sonraki tüm romanlarının ana motiflerinden olan cinsellik, para hırsı ve çöküş temalarının işlendiği Aylaklar[1] adlı romanı Avrupa’da yazılan ilk varoluşsal roman olarak kabul edilmiştir. Fazla karamsar bulunduğu için faşist iktidar tarafından yasaklanan Aylaklar romanıyla başlayan Moravia’nın edebi hayatı oldukça çalkantılı geçmiştir. Özellikle yaşamı ve verdiği eserleriyle döneminde oldukça tartışmalı bir figür olan Pasolini ile yakın dostluğu çoğu çevrelerce hoş karşılanmıştır. Ancak Moravia’nın edebiyatını daha iyi anlamak için öncelikle dönemin İtalya’sının siyasi konjonktürünü hatırlamak yerinde olacaktır.

İtalya, Birinci Dünya Savaşı’nda kazanan safta yer almasına rağmen, savaştan düşlediği kazancı ne iktisadi ne de siyasi olarak alabilmiştir. Bu durumun yarattığı derin hayal kırıklığının üstüne süregelen ekonomik sıkıntılar ve siyasi istikrarsızlık da eklenince popülist söylemi her dönemde iyi kullanmış olan faşizm iktidara gelmekte gecikmemiştir. Faşizm iktidara gelir gelmez toplumsal hayatın her alanını sıkı kontrol altında tutmaya başlamış ve İtalyan milliyetçi retoriğine dayanarak büyük İtalya’yı görkemli dönemlerine döndürme sloganıyla dışarıda saldırgan bir politika izlemiştir. Halka Roma İmparatorluğu’nun gücünü vadeden Benito Mussolini yönetimindeki faşist iktidar İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar hâkimiyetini sürdürmüştür. Gençliği bu faşist yönetim altında geçen Moravia romanlarında İtalya’daki kültürel ve politik çöküş karşısında yalnızlaşan orta sınıfın hayatını anlatmıştır çoğunlukla. 1940’lı yıllardan itibaren faşizmi anlatan romanlarını, soğuk savaş döneminde yazdığı ve kapitalizmin insan ruhundaki açtığı yaraları işleyen çalışmaları izlemiştir.

Ancak Moravia’yı diğer yazarlardan ayıran husus, onun politik atmosferi, kültürel dönüşümü, kapitalizmin maneviyat bozucu yönlerini anlatmadaki başarısı değildir sadece, Moravia’nın romanları bunun yanında aşk ve cinsellik temelli insan psikolojisini anlatmadaki hüneriyle de öne çıkar. Cinsellik Moravia’nın romanlarında bir haz kaynağından ziyade, ulaşılması her zaman mutluluk getirmeyen bir hedeftir. Asla tatmin edilemeyen bir dürtüdür. Moravia edebiyatı bir yönüyle, kendisinin de her fırsatta hayranlığını belirttiği Dostoyevski’yi andırmaktadır. Moravia’da aksiyon çoğunlukla fiziksel değil psikolojiktir. Özellikle erkek kahramanları birbiriyle çelişen birden fazla görüşe aynı anda ve aynı saflıkla inanırlar. Aşk, evlilik, sadakat gibi temaların sorgulandığı Küçümseme romanının erkek anlatıcısı sağlam teorik görüşlere sahip olmasına rağmen pratikte hiçbir zaman tutarlı olmamıştır. Bu durum karısının gözünde onun değerini düşürdükçe, anlatıcı daha fazla çırpınmaya ve çırpındıkça da daha fazla kendi ilkelerine ters düşmeye devam eder. Düzen Adamı adlı romanında çocukluğundan itibaren düzene ve normlara uygun biri olarak yaşamaya çalışan Marcello düzen bunu gerektirdiği için faşist yönetime biat edip sıradan bir kızla sıradan bir evlilik yapar. Normal olma adına cinayet işlemeyi bile göze alır. Bir yerden sonra neyin normal neyin anormal olduğunu şaşırır. Rötgenci romanında cinsellik eksenine oturtulan baba-oğul arasındaki iktidar mücadelesi anlatılır. Romanın anlatıcısı oğul Dodo da çelişik duygular içinde düşünceden düşünceye savrulur. Ne babasının ne de karısının yanında gerçek düşüncelerini söyleyebilir. Bir davranış bir diğer davranışıyla devamlı çelişmektedir.

Moravia’nın bütün erkek kahramanları gerçekte hayat ya da ideoloji karşısında değil, sevdikleri kadınlar karşısında güçsüzdür. Büyük idealleri ya da inandıkları ilkeleri kolaylıkla onlar adına terk ederler. Ama bunun sonucunda bir zamanlar onlara âşık olan kadınlar, kendileri için bile olsa ilkelerini terk etmiş adamlarla birlikte olmak istemeyeceklerdir. Birçok romanında işlediği bu örüntünün sonunda iki tarafa da düşen acıdır. Ancak okuyucu da bir yerde şu soruyu sormakta haklıdır: erkek kahramanların inandıkları dünya görüşünü ya da ilkeleri terk etmeleri beraber oldukları kadınlar uğruna mı, yoksa bu ilkeleri gerçekte hiçbir zaman içselleştirmemiş olmaları yüzünden mi? Bu soruya net bir yanıt vermek güç. Moravia’nın erkek kahramanları edilgenlikleri nedeniyle çoğu zaman okuyucuya saç baş yoldururlar.

Moravia’nın kadın kahramanları ise güzel ama tatminsiz karakterlerdir. Uzun bir süre boyunca ne erkek anlatıcılar ne de okuyucular tam olarak onların ne istediklerini anlayamazlar. Son dönem romanlarında duygusal anlamda iyice flulaşmışlardır. Acılarının samimi olduğunu hissedersiniz, ancak faturayı kestikleri yerin doğruluğundan bir türlü emin olamazsınız. Son kertede kendi ayaklarına sıktıkları hissinden kurtulamazsınız.

Moravia’nın romanlarında her unsur temelde cinsel bir metafor işlevi görmektedir. Bu metinlerde birçok eylemin ana motivasyonu olan cinsellik çoğunlukla stilize edilmez, epik ya da erotik bir yönü yoktur, hayatta nasılsa öyledir. Bazen estetik, bazen yavan, bazen düpedüz bayağı ve acınasıdır. Ödipal çağrışımlar çok yoğundur. Ama her zaman cinsellik güçle yakın ilişki içindedir. Cinsellik bir iktidar simgesidir. Erkeğe ait bir iktidar alanı olarak görülse de Moravia’da gücün asıl sahibi kadınlardır. Kadınlar merkezdeki erkeğin sıkıntısının kaynağıdır. Daha çok da romanların anlatıcısı olan erkekleri artık sevmeyerek acı verirler.

Cinselliğin yanında ya da onunla birlikte diyelim, para da Moravia’nın metinlerinde vaatlerle dolu önemli bir temadır. Para güç doğurmakta, güç de beraberinde cinsel doyumu getirmektedir. Romalı Kadın romanında iyimser ve naif bir portre çizen Adriana, paranın ve onunla alınan eşyaların insanları güzelleştirdiğini fark etmiştir. Parası ve dolayısıyla gücü olan bir adam ya da kadın asla çirkin değildir artık ve zenginliğe dolayısıyla güzelliğe ulaşmak için her yol da mubahtır. Bu görüş Adriana’nın kısa yoldan zengin olmak için bedenini satmasını meşru kılmaktadır. Beden, zenginliği elde etmek için bir araçtır artık. Düzen Adamı’nda Marcello içinse gücün ve zenginliğin kaynağı sosyal statüdür ve bu da ancak topluma uymakla kazanılabilir. Herkes gibi olduğunuzda ve iktidarın değişken ilkeleriyle hareket ettiğinizde zengin bir hayat sürebilirsiniz ancak. Normalliğin maddi illüzyonu ile maskelenmiş hayatlardır Moravia’nın karakterlerinin aradıkları. Aynı amaç için Adriana bedenini Marcello ilkelerini ve vicdanını satışa çıkarmıştır.

Moravia’nın Ben ve O adlı belki de en eğlenceli romanında ise cinsel dürtü emreden ve zorba bir sestir yine, ancak içerik aynı olsa da biçimde önemli bir değişiklik vardır. Bu ses mecazi anlamda değil gerçek anlamda bir sestir artık. Ve bir adam kendi cinsel organıyla konuşmaya başlayınca ortaya bir tür fars çıkması kaçınılmazdır. İtici karısıyla başı dertte olan ikinci sınıf senarist Federico’nun bilinçaltı bir daha susmamak üzere harekete geçmiş ve onun bütün hayatını altüst etmiştir. Federico bedenini kontrol edebildiği oranda hayatta başarıya ulaşabileceğine inanmaktadır, buradan hareketle hayattaki bütün başarısızlığının suçu kendisine değil O’na aittir. Moravia, pek de kısık olmayan bir sesle, insanın ne kadar şehirli ve uygar olsa da, son noktada temel dürtüler söz konusu olduğunda hala ormanın derinliklerinde yaşadığını söylemektedir bize.

Moravia’nın metinlerinde cinsellik sadece yetişkinler için değil, onu tanımaya çalışan ergenler için de büyük bir sorundur. Agostino adlı romanında dul annesiyle yaşayan 13 yaşındaki bir erkek çocuğun kafa karışıklıkları ve çocukluk masumiyetini yitirişi anlatılır. Romanın fonunda güneş, deniz ve kum vardır. Güneş yanığı ciltler, ıslak mayolar, küçük teknelerin suyun üzerindeki salınımları tüm bu metaforlar Agostino’ya bilmediği bir dünyanın kapılarını açmaktadır. Agostino annesiyle güneşin ve denizin tadını çıkarmak için düzenli olarak Speranza plajına gider. Annesine ve onun güzelliğine adeta tapmaktadır. Ama her şey annesinin plajda genç bir adamla tanışmasıyla altüst olur. Agostino o ana kadar hiç düşünmediği bir şeyin farkına varır; annesi de bir kadındır ve kendisinden önce olduğu gibi kendisinden sonra da bir hayatı olacaktır. Üstelik bu hayat bir çocuğun annesiyle paylaşamayacağı şeyleri içermektedir. Hissettiği ihanet ve terk edilme acısı çok şiddetli ve derindir.

Alberto Moravia’nın metinlerinde birbiriyle mücadele eden bir düalite vardır hep. Beden akılla, maneviyat maddiyatla, ego id ile sürekli ve yıkıcı bir mücadele içindedir. Bunun yanında karakterler hakikati sahteden ayırma çabası güderler. Bu çaba bir yerden sonra hicive döner çoğunlukla. Sözgelimi “Paradise” (Cennet) adlı öyküsünde tüm bir toplum bir tür akıl hastanesi olarak anlatılır. Ya da Maskeliler adlı romanda kadın peşinde koşan bir diktatörün hikâyesi anlatılırken hicvedilen şey gerçekte politik ve sosyal yozlaşmadır. Onu Calvino ile kıyaslayıp Moravia metinlerinin biçimsel olarak edebiyata katkısının olmadığını söyleyenler, Moravia’nın böyle bir derdinin olmadığının farkında değiller. Onun kendisine dert ettiği şeyler başkadır. Yönünü ve hayallerini kaybetmiş Avrupa burjuvazisinin anlam arayışıyla, savandan çıkmış insanoğlunun uygarlaşma sürecini koşut bir şekilde incelemeye çalışmıştır. Elbette Moravia burada net bir çözüm önermemiştir. Hatta bu anlam arayışının ve uygarlaşma sürecinin bir anlamda çözümsüz bir sıkıntının içselleştirilmesi olduğunu anlatmıştır hep. Moravia’ya göre büyümek masumiyetin yitirilişidir ve bir kez yitirilen masumiyet bir daha asla geri gelmeyecektir.

 

[1] Moravia’nın birçok romanı gibi bu romanı da 1964 yılında sinemaya uyarlanmıştır. Başrollerini Claudia Cardinale ve Rod Steiger oynadığı film büyük ilgi görmüştür.