Kitabı okurken 6.27 Treni’nin yolcuları arasında olmayı arzuluyor insan.

“İyi edebiyat, imkansızı inandırıcı derecede yansıtmaktır,” sözü iyi edebiyata götüren yolun önemli köşe taşlarından biridir. İmkansızı inandırıcı derecede yansıtırken farklı yaşam olanaklarının olduğunu sergiler yaratacağı karakterlerle, o hayatın atmosferinde. Bunları yapabilmek de ustalık gerektirir.

Fransız yazar Jean-Paul Didierlaurent, ustalığını ilk romanı 6.27 Treni’yle kanıtlıyor. Roman karakterlerinin her biri kendi hikâyeleriyle merak uyandırıyor. Abartısız, süslemesiz ve her karaktere yakıştırılmış duygularıyla merak uyandıran hikâyeler.

Romanın başkarakteri Guylain Vignolles, “Dünyaya gelişinde herhangi bir fiziksel arızası olmamış, ama adı ve soyadının baş harfleri yer değiştirince kötü anlamlar çıkabiliyor,” şeklinde tanıtılıyor okura. Vignolles’in babası yıllar önce ölmüştür. Annesini yılda bir ziyaret eder. Her perşembe akşamı onu telefonla arar.

Vignolles, bir kâğıt geri dönüşüm fabrikasında çalışıyor. Her gün tonlarca kitap fabrikaya getiriliyor. ‘Zerstor 500’ adlı makinenin içine sürüklenen kitaplar öğütülüyor durmadan. Şey, diyor Zerstor’a, adını anmaktan ürküntü duyan, tiksinen Vignolles. Şey, demirden ağızlı, kitap yutan ve öğüten modern çağın canavarı.

Vignolles, 36 yaşında, yalnız yaşayan bir işçi. Kitapları yok etmekten duyduğu vicdan azabından kurtulmanın yolunu, her gün bindiği banliyö treninde birbirinden bağımsız kitap sayfalarını yüksek sesle okumakta buluyor.  İçeriği ne olursa olsun, güzel yazılmış kitap sayfalarına sığınıyor. Sevgisini sadece kitaplara değil, hayvanlara da yöneltiyor Vignolles. Akşam dönüşünde evde beslediği kırmızı süs balığı Roger de Lisle’yle gün içinde yaşadıklarını paylaşıyor. Tabi kırmızı balık da yalnız…

Yalnız ve tekdüze hayatının içinde renkli sahneler de var. Sabah 6.27 treniyle işe giderken katlanır koltukta oturup tanımadığı insanlara kitap okuma sevgisiyle renkleniyor, daha bir anlam kazanıyor hayatı. Okuduğu metinler, birbiriyle hiç ilgisi olmayan yemek tarifi, bilimkurgu veya romandan kitap sayfaları olabiliyor. Zenstor 500’den artakalan veya ondan aşırabildiği kitap sayfaları. Guylain Vignolles için okuduğu metinlerin içeriğinin hiçbir önemi yok. Onun için asıl önemli olan okuma eyleminin kendisi. Trende onun okumalarına hayranlık duyan yaşlı Delacûte kız kardeşlerin davetiyle Morsalkım diye adlandırılan villada okuma seansları da yapılıyor. Burada çoğu emekli yaşlılardan oluşan bir grup dinleyicinin sohbetine katılıyor.

Fabrika bekçisi Yvon Gimbert de sempati uyandıran karakterlerden.  Sadece aleksandrin hece vezniyle kurduğu cümlelerle konuşuyor. Aleksandrin, dizeleri on iki heceden oluşan ortaçağ Fransız şiiri. “Bir kılıç kadar düzdür bir Aleksandrin,” der Yvon, “iyi kullanmak şartıyla hedefe dokunmak için doğmuştur. Bayağı nesir gibi atmayacaksın onu ortaya. O ayakta okunur” Sf.32.

Bir ayağını Zenstor 500’e kaptıran Guiseppe’nin hikâyesi de ilginçtir. Kopan ayağının parçalarının dönüşümün içinde eriyip sonradan başka bir kitaba dönüştüğü bilgisiyle, o kitabın peşine düşer Vignolles’le birlikte. Ulaşabildiği ölçüde piyasadan satın alarak toplar. Guiseppe’nin kopan ayağına bağlılığı ve kitaba olan sevgisini gösterir yazar.

Trenin yolcuların biri de Lucie’dir. Bir AVM’nin alt katındaki tuvalette çalışan Lucie, kulübesinde oturup taşınabilir bilgisayarında yazmaya kalkışınca müşterilerin bahşiş vermeden gittiklerini fark eder. Kalemle yazmaya koyulur, sonradan temize çeker bilgisayarına. Tüm yazdıklarını kaydettiği USB’sini tren yolculuğunda oturduğu katlanır koltuğa düşürür. Bir gün Vignolles, trene binip o koltuğu açtığında fırlar aradan USB. İçindeki 72 dosya metnini okuyarak sahibine ulaşmayı düşler Vignolles. Ulaşır sonunda o güzel metinleri yazmış temiz yürekli Lucie’ye.

Lucie’nin halası her gün 4 nolu tuvalet kabininde oturup sekiz kurabiyesini afiyetle yiyen bilge bir kadın. Lucie yazdığı metinlerinde “Halamın Hikmetleri” diye kaleme aldığı cümlelerin her biri, birer aforizma. Birkaçını okuyalım:

No:3 – Tuvaletlerde güç, tuvalet kâğıdına sahip olanın elindedir.

No:5 – (En kısası) İşemek oyun değildir.

No:11 – İçi rahat olan bir müşteri, rahatsızlık duyan bir müşteriden her zaman daha cömert davranır.

No:8 – Bir gülümseme, çoğu zaman hiçbir şeye mal olmaz, buna karşılık çok şey getirebilir.

No:14 – Küçük hesaplar büyük kâr sağlamaz.

Görünür kıldığı karakterlerin hayat hikâyeleri diplerde, en altlarda devam ederken edebiyatın en tutkulu kişileri, sevenleri, sürdürücüleri oluyor bu karakterler.

Göbekli, kuleden bakan fabrika müdürü Kowalski, kitapların eritilip yok edilmesine dönük emirler yağdıran patron, işbirlikçisi Brunner dışındaki tüm karakterler iyiliğin, güzelliğin tarafında yer alıyor.

Guylain Vignolles, Yvon Grimbert, Guiseppe, Lucie, Lucie’ni halası ve Delacûte kardeşler güzel metinlerden oluşan edebiyatı koruyup yüceltenler safında. 6.27 Treni’nin iyi insan olma çabasında olan ve edebiyatın tutkulu yolcuları…

Roman, günümüzün en önemli sorunlarından birine, “işçi” sorununa edebiyatın penceresinden bakıyor. İyi insan olmanın örneklerini sunuyor satırlar arasında. Metinleri yüksek sesle ama güzel okuyan fabrika işçisi Vignolles’i, aleksandri tarzda yazılmış dizeleri ayakta okuyan fabrika bekçisi Yvon Grimbert’i, iş kazası malulü Guiseppe’yi ve zor koşullarda kem gözlerden sakınarak güzel yazan Lucie’yi sevdiriyor okurlarına. En alttakilerin tutkulu çabasıyla güzel yazılan ve okunan metinlere dikkat çekiyor. Edebiyatın kulelerde yaşayan ve üstten bakanların değil, en alttakilerin tutkulu çabalarıyla varlığını sürdürebildiğini imliyor.

Kitap, metinleri yüksek sesle ve güzel okuyan fabrika emekçisi Vignolles ile kem gözlerden sakınarak güzel yazan tuvalet emekçisi Lucie’nin aşkının kıvılcımını tutuşturmasıyla bitiyor.

Roman baştan sona modern insanın günlük yaşamı üzerinden Guylain Vignolles karakterinde vücut bulan işçi ve sıradan bir insanın hikayesinde sıradanlığa, yabancılaşmaya karşı, iyi insan olmakta ısrar ederek sevgiyi, aşkı, dostluğu ve edebiyatı savunarak, kötülüğü temsil eden Kowalski’ye ve Brunner’e karşı direnmenin estetiğini gösteriyor.

Yazdığı öykülerle ödüller almış Didierlaurent, ilk romanı 6.27 Treni’nde, öykü tekniğini kullanarak az sözle çok şey söyleme çabasına giriyor.

Yolcularını alıp yola çıkan 6.27 Treni, kâğıt öğüten fabrikanın içinden geçerken okurlar da trene doluşuyor.

 

6.27 Treni, Jean-Paul Didierlaurent, Çev: Aysel Bora, Sf: 136, 1.Baskı: Ağustos 2017, 2. Baskı: Ocak 2018.