Header Reklam
Ana Sayfa Yazılar Kitap Eleştiri Abbas Sayar’ın “Yılkı Atı” Üzerine

Abbas Sayar’ın “Yılkı Atı” Üzerine

 

İlk olarak 1970’de yayımlanan, Abbas Sayar’ın ilk romanı -ya da uzun öykü- Yılkı Atı, yazınımızda ayrı bir yere koyabileceğimiz köy temalı romantik bir eserdir.

Yılkı Atı, biçem ve dil yönüyle olmasa da, işlediği sıra dışı konu -atların yılkılık psikolojisi diyebiliriz- itibariyle, edebiyatımızda daha yaygın olan Toplumcu Gerçekçi Köy Romanı çizgisinden ayrılır.

Yılkıdaki atların bedensel, tinsel, düşünsel mücadelelerinin duru bir dille anlatıldığı eser, 1971’de TRT Roman Başarı Ödülü almıştır.

Orta Anadolu’nun köylüklerinde geçen öykü, Üssünoğlu İbram adında huysuz bir rençperin, bir zamanlar çok semeresini yediği ama yaşlanıp işe yaramaz olduğunda gözden çıkarıp yılkıya saldığı Dorukısrak’ın zorlu mücadelesini anlatır.

Yazgısına Asi Bir Köylü: İbrahim

Üssünoğlu İbram, Doru’nun geçmişine saygı duyar. Onun nazarında Doru hâlâ asildir ve kendisine verdiklerini de yadsımaz. Kolay alınmış, anlık bir karar değildir onunki. Ama iş gelip de aşa dayanınca; “Dışarda kış geldim diyor. Ahırdaki saman belli. Saçkı belli. Ben öküzlerin, tay’ın arpasına ortak edemem” diyerek onun yazgısındaki rolünü oynar. Yaşlanıp güçten düşmüş Dorukısrak’ın yılkıdan zaten sağ çıkmayacağına inanır İbrahim. Bu inanç da bir bakıma avuntusudur onun.

Öfkeli bir adamdır İbrahim. Her şeye kızar; topluma, havaya, yazgıya, rüzgâra, çeşmeye, öküzlerine, karısına, kızına, oğluna… Yaradılışından gelmez öfkesi. Yaşama tutunma çabalarının başarısızlıkları, geçim tasasının yüklediği yürek buruntusudur onu mutsuz, asi yapan. Onunki, yoksullukla baş edememenin verdiği bir kızgınlığın dışavurumudur.

Kötücül bir öze sahip değildir İbrahim. Dobra, mert, eyvallahsız bir adamdır.

Hayalleri vardır Üssünoğlu’nun; dönüm dönüm tarlalar, altın gibi parıldayan yığın yığın buğdaylar, dağ gibi yığılmış hayma hayma ekinler, ejder gibi atlar, onlarca pulluk, herkese kapısı açık bir konak…

Dorukısrak’ın eski gücüne kavuştuğunu duyan Üssünoğlu İbram onu yeniden elde etmenin derdine düşer. Gelgelelim onunki nafile bir çaba olur. Doru’yu geri kazanmak bir yana, bıldırdan kalma, Doru’dan olma genç tay’ından da olur. Ve zaten öykü de İbrahim’e yakışır şekilde son bulur: “Ulan namussuz Doru, ulan nankör tay, bir daha isminizi ananın, arayanın, soranın, aklından geçirenin anasını avradını sülalesini…”

Esaretten Özgürlüğe: Dorukısrak

Sıcak ahırın, hazır yeyginin konforuna alışmış, ekmek elden su gölden yaşayıp giden, bir zamanların namlı atı, ihtiyar Dorukısrak, Orta Anadolu’nun sert iklimli acımasız steplerinde tığ-ı teber şah-ı merdan buluverir kendini. İlk zamanlar zorlanıp bocaladıysa da, talihi yaver gider. Tam öldü ölecekken Hıdır Emmi’nin el vermesiyle hayata tutunur. Sonrasında özgürlüğüne kavuşturularak salındığı tabiatın çetin şartlarıyla mücadele ede ede sıhhatli, geniş sağrılı, parlak tüylü, güçlü bir ata dönüşür. Adeta yeniden doğar. Hepsinden önemlisi, gençlik çağlarını bir tür esaretle tüketen Doru, ihtiyarlığında özgürlüğü tanır, tadar. Bunu elde etmesi için de çok acılar çekmesi, türlü türlü badireler atlatması icap etmiştir.

Hıdır Emmi

Dorukısrak’ı sağlığına kavuşturmaya çabalayan Hıdır Emmi’ye “Hıdır Emmi bir başka adam diyecekler. Allah rızası için elin umutsuz atına baktı. Eledi, beledi, kıt yeygisini yedirdi. Atı iyi etti. Yeniden geldiği yere gönderdi.” diye düşündürtüyor yazar. Kendisi de anlatıcı olarak; “Bu sözleri duymak istiyordu. Bir de Allah indinde iyi ameldi bu iş. Sevap melaikesi sevap hanesine neler yazacaktı…” diye ekleyerek Hıdır Emmi’nin ikili inanç dünyasına dokunurken genel bir sosyolojik gönderme de yapıyor.

Zaten köylü de Hıdır emmiyi tanıyordur ki şöyle sözler dolanmaya başlar;
-Hıdır Emmi’ninki de gösteriş. Sanki hayır, sevap bir ona kaldı.
-O da biliyor, kısrağın gebereceğini. Gözü derisinde.
-İmamlık istiyor, imamlık. Göz dolduracak, iyi dedirtecek kendine.
-Bu köylü herkesin altındaki cücüğü bilir.

Hıdır Emmi’nin alıntıladığımız yukarıdaki düşüncesi olmasa, bu sözlere aylak köylü takımının dedikodusudur deyip geçebilirdik.

Hıdır Emmi’nin çoluğunu çocuğunu da seferber ederek, geceli gündüzlü gösterdiği gayret pek de samimiyetsiz bir çaba değildir. Biraz inancı gereği ama daha çok da toplumsal övgü için bu özveriyi gösterir Hıdır Emmi.

Üssünoğlu İbram’ın sıkıştığı zamanlarda, bildiği yarım yamalak duaları üstünkörü okuması ve Hıdır Emmi’nin yüzeysel mistisizmi, taşra bireylerinin din olgusunu yorumlama ve dini yaşayışlarına yazarın bakışı hakkında bize bir fikir veriyor.

Yazar, özelde kendi yöresinin, genelde ise Anadolu’nun kaybolmaya yüz tutmuş bir kültürel kalıntısı olan “yılkı”yı işleyerek özgün bir konuya dokunur. Bu özgünlüğü sağlayan, salt yılkı geleneğinin irdelenmesi değil, yılkılığın atların yaşamlarıyla ustaca harmanlanarak öyküye yedirilmesidir.

Dorukısrak’ın, Çilkır’ın, Aygır’ın ve diğerlerinin zorlu yaşantıları, yılkının bir tür ceza uygulaması olduğu hissini verir okura. Oysa kitaptan yılkının iki tür olduğunu da öğreniyoruz; biri gözden çıkarılanlar, diğeri de daha da güçlenerek geri dönmesi umut edilenlerdir. Bahar ve yaz aylarında otlaklarda serbestçe beslenen hayvanlar kış aylarında, depolanan kıt yeygiyi tüketmek durumundadırlar. Bu noktada geleneğin tasarruf amaçlı makul bir sebebe dayandığı açıktır. Bu durum, hayvan sahipleri açısından çok mantıklı görünse de, yılkıya salınan hayvanların gözüyle bakılabilirse işin rengi değişecektir. “Yılkı uygulaması devam etsin mi?” diye hayvanlara sorulsa alınacak yanıt büyük ölçüde bellidir. Yazarın belki böyle bir amacı yoktur ama yılkıya, hayvanların gözünden bakılabilecek bir açıyı okura vermiştir.

Yılkıya salınan atların açlığa, soğuğa, kurtlara karşı verdikleri kolektif mücadeleyi çarpıcı şekilde sunan yazar, onların üzüntülerini, sevinçlerini, heyecanlarını, umutlarını, korkularını ustalıklı bir kişileştirmeyle kotarmıştır.

Abbas Sayar

Türk kültüründe çalışkanlığın, cesaretin, gücün simgesi olan kurtlar, bu kitapta fırsatçı, vahşi, aç gözlü canavarlar olarak çıkar karşımıza. Eser boyunca, mağdur Dorukısrak ve arkadaşları ile kurduğu duygusal yakınlık, okurun da doğal düşmanı yapar kurtları. Bu noktada edebiyatın gücü kendini gösterir bize. Nitelikli yazarlar, imgelem güçleriyle kurguladıkları dünya ile okurun duygularını yönlendirme gücünü de elde ederler.

Yöreye özgü özdeyişleri, atasözlerini, şiveyi başarılı şekilde veren yazarın yazınsal dili duru ve akıcıdır.

 

Yazar, doğa olaylarını Yaşar Kemal tadında bir biçemle dile getirir; “Çoğunluk arızalı arazide bahar nisanla birlikte “ben geldim” der. Kara topraktaki kıl boyu yeşile özenti düşer. Alır vurur her bir yönü. Çiğdemin ardından koyungözü (papatya) dağı taşı süt beyazısı renk olup ucunu gösterir. Dere kıyılarındaki ismini bilemediğimiz bin bir çeşit, bin bir renk çiçek dağda, bayırda kel tepeciklerde uğrun uğrun salınırlar. Bademde, kaysıda domurcuk nar kırmızısı renk olup ucunu gösterir. Dere kıyılarındaki kavak, söğüt ağaçlarına telaş düşer. Pembeye, beyaza özenti, çiçek çiçek dallanmaya başlar. Ardından yeşil dallarda gülümser.”

Sonuçta, çaresiz ve akıldan yoksun zavallı bir hayvanın, açgözlü insanoğlundan aldığı intikamın, okuyucuya, “oh olsun” dedirten bir sonla biten öyküsüdür Yılkı Atı.

 

Abbas Sayar, Yılkı Atı, Ötüken Neşriyat, 1970.