Resim: Gail Potocki

 

Değişik duygu katmanları arasında sert geçişkenlik aslında bir sıçramaya işaret eder. Bu sıçrama öznenin bütün metafiziğini mitler dünyasına aktarmaya yöneliktir. Mitler dünyası farklı bir gerçekliğin kavranması için tamamlayıcı mercekler sunabilir. Aşk bu bağlamda, özneyi Yunan tanrılarının dünyasına aktarmak için önemli bir işlev yüklenir. O artık arzunun kalın katmanları arasında geçiş sağlamak amacıyla kullanılan ağır bir alete dönüşmüştür.

Aşırı psikolojik bir savla, insanın mite olan düşkünlüğünü tuhaf klinik bir alışkanlık olarak görüyorum. Mitler, destanlar, cennetler ve tanrılar kurguluyoruz. Ölümden sonra yaşam ve sonsuz bir canlılık kurguluyoruz. İçinde üç gözlü devlerin, uçan atların, şeytan görünümlü cücelerin ve yarı hayvan tanrıların bulunduğu mikrokozmosla haşır neşir bir ilişki bu. Mitler dünyasının bir kıvamı olduğunu, kendi yasaları, kendi kestirme yolları, dehlizleri, çizgileri, yokuşları, yamaçları, girinti çıkıntıları, kısacası bir fizyonomisi olduğunu, bu evrende gerçeküstü varlıklar ve yanılsamalar etrafında dolaşılabileceğini apriori olarak gerçek sayıyoruz.

Ancak Tanrı öldü. Leyla ile Mecnun hiç yaşamadılar. Gılgamış Utnapiştim’i, Utnapiştim de ölümsüzlük otunu hiç bulamadı. Boğaç Han kol gücüyle o boğayı hiç devirmedi. Dirse Han yağız oğlu Boğaç’ı okuyla iki küreğinin arasından hiç vurmamıştır. Tanrıça Thetist oğlu Aşil’i topuğundan tutup ölümsüzlük nehrinde hiç yıkamadı. Anadolu’da Kibele’ye 6000 yıl tapıldı. Ancak iktidarlar değişti. Haliyle Kibele de değişti. Artık o anamız olmadığı gibi insanların ilki de değildir. Koca penisli Priapos tarlasını sabanlamayan kimseye yoktan bereket getirmedi. Penisi de o kadar büyük değildi! Dokuz Oğuz boyları o kızların kurtla çiftleşmesinden türemediler. Alper Tunga da her ölümlü gibi ölmüştür. Pandora kutusunu hiç açmadı. İnsanlar o kutudan çıkan salgınla değil, tifo ve dizanteriden kırıldılar. Athena bakire değildi, Meryem de öyle. Hestia’nın memelerinden kurumayan pınarlarca süt akmamıştır. Onun memeleri de muhtemelen çoktan kuruyup pörsüdü. Afrodit lime lime edilmiş babasının denize atılmış kopuk penisinden türemedi. Zeus Prometeus’u Kafkas dağına hiçbir zaman zincirlememiştir. Vikingler ölünce Odin’in yanına ne yazık ki gidemeyecek. Thor’un çekici şimşek kadar hızlı ve kurşun gibi ağır değildi. Kral Arthur o kadar güçlü değildi. İndra, Yama, Mahabharata, Ganeşa ve Brahma, hepsi yetenekli Hint heykeltıraşlarının taşa oyduğu şekillerden başka bir şey değildiler. Ne ejderhalar ne de cehennem kapılarında bekleyen Zebaniler yok. Cennet ve cehennem ne geçmişte ne de gelecekte bir yerdedir. Zira zaman diye bir şey yok. Ya da zaman, ölüm ile yaşam aralığında varoluşsal bir erişim(sizlik)i ifade eden bir alandır. Cehennem denen yer, ölümün ve ümitsizliğin bir kokusunun, bir kıvamının olduğu, Effluvium’una hastalığın, savaşın, yokluk ve yoksunluğun ve çürümeye yüz tutmuş insan etinin karıştığı şimdi ve burada bir topografyadır. Cennet ise, yere düşen tohumları karıncaların sürüklediği, sırıklara kargaların tünediği, içinde ayrık otlarının da bittiği, sevgiyle dolu olduğu için oraya korkunun ekilmediği bir toprak parçası, ümitsizliğin olmadığı bir gezegen köşesidir.

Aşk denen şeyse, saplantı mertebesine yükseltilmiş yanılsamalı, öforik bir oluş halidir. Abartılı atıflarla süslendikçe nevrotik takıntılı kişiliğin semptomuna dönüşen bir şey. Aşk denen saplantılı nevrozun temelinde cennetten kovulup yeryüzüne savrulma travması yatıyor olabilir. İnsanın tüm hayatını evrene egemen olan mitolojik bir sembolü zaptetmeye adaması bir eksiklik duygusundan kaynaklanır. Buradaki eksiklik, insan hayatında baskın bir figür olan annenin sağladığı korumanın, beslemenin ve güvenin yitmesi ile birlikte oluşan kontrol edilme gereksiniminin yerini aşka ve dişil bir varlıkla özdeşleştirilen tanrıya bırakmasıdır. Bu gereksinimin dişil özellikler atfedilen bir tanrı kavramsallaştırması ile ikâme edilmesi durumudur. Hayatından önemli bir parça sökülüp alınmış olan insanın bu eksikliği telafi etme çabası olarak anne miti kendisini artık beslemeyen memeyi ısırmanın klinik bir örneğine dönüşür. Bu da kavuşmakla ayrılığın gerilimli bir diyalektikle bir arada var olma serüvenine karşılık gelen bir şeydir. Big Bang’tan beri insan hayatını ‘daha ne kadar ayrılabiliriz’ üzerine inşa etmeyi sürdürüyor. Oysa hayatın olması gereken erekselliği, ‘daha ne kadar ayrılabiliriz’den çok, ‘daha ne kadar birleşebiliriz’dir. Eşit olma hukuku üzerinden onu çevreleyen her bir şeyle ve herkesle aynı frekansta ve aynı titreşimde birleşme çabasıdır.

İnsanoğlu bir hayaller dünyasında yaşar. Çünkü hayaller hayatın sefaletini dayanabilir hale getirir. Bizi kuşatan çirkin gerçeklikle baş etmeyi kolaylaştırır. Bu hayaller dünyası, karanlık ve esrarlı ilişkilerden, korkulardan, masallardan, destanlardan, kerametlerden, tanrılardan, ejderhalardan, hibirid varlıklardan oluşan puslu metafiziğin ortamıdır. Çirkin gerçekliğin gerçeküstüyle ikâmesi ancak bu metafizik aracılığıyla mümkündür. Bu ikâmede mitler önemli aktarım vektörleri işlevi yüklenirler.

İsa’nın öldükten üç gün sonra dirilip tanrının huzuruna gittiği, uzayın ötesinin olduğu ve ötesinde bir tanrının oturduğu evren ile aşkın kurgulandığı metafizik kozmos aslında aynı yerdir. Kalpten kalbe bir bağ olduğuna ve bu bağın görünmez olduğuna inanmak ile gökten kitapların indiğine inanmak arasında çok fazla bir fark yoktur.

Albert Camus’ya göre bir siyasi, diğeri ise metafizksel olan iki tür ihtilâl var. Metafizksel ihtilâl kabaca insanoğlunun doğa ya da tanrı tarafından getirilmiş kısıtlamalardan kurtulmasını ifade eder. Babayla birlikte Tanrı’yı öldürüp mitler dünyasını darmadağın eden insan müthiş bir özgürlük yanılsamasına kapıldı. Ancak öldürdüğü tanrı ile yıktığı mitlerin yerine ne koyacağını bilmedi. Ya da onların yerine anti-depresanları, extacyleri, hapları, hormonları ve uyuşturucuları koydu. Boşluğun deşilmiş kalbini doldurmak için proxyler buldu. Varoluş boğuntusunu dindirmek için vekiller atadı. Fakat aşk da sonuna dek tüketilince başka bir hayal dünyası kalmadı. Aşkı kaybetmekle naifliği, saflığı, yürek zenginliğini, kendini bir başkası için adama yürekliliğini de kaybetmiş oldu. Bu kayıp, korunaklı ve güvenli anne mitini kaybetmekle eşdeğerde bir yitimdir. İnsan böylelikle bir şey uğruna birine inanma ve onun uğruna özveride bulunma cesaretini de yitirmiştir.

İdeolojik olarak giderek daha kontrollü hale gelen bir toplumda yaşıyoruz. Kastettiğim, temel risksizlik düşüncesi adına öznenin akışkanlığının ve tüm varoluş şiirinin önünü kesen, kişisel güvenliğin gözetildiği bir kontrol toplumudur. Öze ilişkin değerlerin büyük bir söylem olarak yaratılamadığı için, biçime ilişkin değerlerin öne geçtiği, cilalı bir “vitrin toplumu” bu. İnsan bu yeni gerçeklikte elinde kalan son kuramsal kanonla boğayı boynuzlarından tutup devirmeyi başaramıyor.

Bazı filozoflar aşkı tanımlarken doğanın üremeye yüklediği yan anlamlarla sınırlayıcı, evrim teorisyenlerine ufak destekler sağlayan tespitler yapıyor. Basit moleküler duplikasyondan bugünlere kadar süren uzun yolculukta efendisi olmamız gereken hormonlarımızın, türün çağrısı veya üreme temel güdüsüyle el ele vererek bilincimizi nasıl köleleştirdiğini fark ediyorum. Schopenhauer aşkın, soyun devamı için uygun genlere sahip insanlara doğa tarafından oynanan bir oyun olduğunu ileri sürer. Bu söylemde doğa bir üst akıl olarak kabul edilir. Bizim kendi tercihimiz sandığımız şeylerin aslında içgüdüden, ilkel itkilerden kaynaklandığı, aşkın da daha sağlıklı bir çocuk meydana getirme iç güdüsü uyarınca işleyen doğa tarafından kurulan bir tuzak ya da ödül olduğu savlanır. Çocuğun doğmasıyla birlikte aşkın işlevini tamamlayacağı iddia edilmektedir. Soyun devamı için gerekli olan sağlıklı bebekler yapmak ile aşkla mutlu olmak arasındaki ikileme sıkışmış kişinin aslında fazlaca bir seçim şansı bulunmuyor. Çünkü tam o noktada bir üst akıl olarak doğa ve türün istenci devreye giriyor ve süreci yönetiyor.

Apollo ve Dionysos dualitesi üzerinden insanın ruh haritasını çizerek iki güç arasındaki uzlaşma ihtiyacını türün istenci yoluyla gereksiz kılan görüş evrimsel bir determinizm ortaya koymaktadır. Kadınların armut şeklindeki göbeğini evrimden kalma bir sürecin neticesi, kıtlık zamanlarında hamile kalanların yağlarını depoladığı bir nevi rezerv olarak gören sav, aşkın metafiziğinden çok Darwin’in tekâmül nazariyesini destekler. Erkeklerin büyük kalçalı kadınlara bakmasını içgüdüsel olarak onların kolay çocuk doğurabilecekleri ihtimaline bağlar. Bu ihtimal bence aşkın metafiziğinden çok aşkın fiziksel yasasını tanımlayan bir olasılıktır.

Türün baskın iradesi yoluyla üreme tuzağına çekilen öznenin kendini âşıkmış gibi hissetmesindeki aldatıcı aşk ile çirkin gerçekliğe atanan vekil olarak aşk aynı yanılsama ilkesi uyarınca hareket eder. Doğanın üst aklı tarafından matematiksel olarak tasarlanan aşk tuzağı ile insanın kendini aldatma zehrini içerek kendine kurduğu tuzak aynı yanılsama evrenine çıkmaktadır. Fakat bir gereksinim olarak her daim seksin aşk olmaması gibi her daim seks de üreme amaçlı değildir. Çünkü doğanın üst aklı, türün devamı tuzağının kapsam alanı dışında devinen, andropozunu veya menopozunu tamamlayalı on yıllar olmuş insanların birbirine olan, üremeden hatta cinsellikten muaf sevgilerine bir açıklama getiremiyor. Bu bakış açısından aşkın bir erkeğe ya da kadına yönelik olmadığı, hem cinsiyetsiz hem asexüel bir şey olduğu söylenebilir

Platonik aşk için de aynı şeyi söylemek mümkün. Çünkü platonik aşk karşısındaki kişiyi yüceltirken onu seksten ve türün iradesinden muaf tutar. Aşkı üremeye hizmet eden bir edime indirgeyen anlayışın bu bakış açısından hareketle hermafrodit ve eşcinsel aşkı üremeye hizmet etmediği için sapkın bir davranış olarak görüp kriminalize etmesi kültürel anlamda bir tutuculuğa işaret eder. Hermafrodit, eşcinsel aşk, sevginin bilgeliğinden uzaklaştıkça yalnızlığa ve narsizme sürüklenen modern zamanlar insanının bence kültürel distopya çağına verdiği yanlış bir cevaptır. Modern zamanlar insanının cinsel kimlik bunalımı bu sav ışığında ahlâkî bir sorun olmaktan çok kültürel bir sorun olarak karşımıza çıkıyor.

Schopenhauer’a göre, âşık, böceklerinkine benzeyen bir içtepinin etkisi altındadır ve bu içtepi, akla yatkın bir şey olmadığı halde, onu, her ne olursa olsun amacının peşinden koşmaya ve her şeyi değersiz görmeye zorlar. Âşık bu içtepiden kurtulamaz. (Bkz. Aşkın Metafiziği, sf. 58.)

Kafka’nın tutkuyla bağlandığı Milena’sıyla bir kez olsun fiziksel bir ilişki kurmamasının arkasındaki (libidonal değil de) “varoluşsal iktidarsızlık” sözüm ona matematiksel kesinlikle işleyen doğanın üst aklıyla açıklanabilir mi? Kendini hiçbir yere konumlayamayan kararsız, iktidarsız öznenin davranışı, böceklerin üreme sistemiyle insanlarınkini eş tutup bunun üzerinden bir aşk matematiği inşa edilerek açıklanabilir mi? Sevgiden ve yaşamdan korkan öznenin iktidarsızlığını (orgazmsızlığını) böyle mekanik bir düzenekle açıklamak mümkün müdür? Aczi ve çılgın kuruntuları içinde infilâk eden, salt avuntu olarak algıladığı için aşkın bile onu avutamadığı, özgürlük korkağı öznenin “varoluşsal iktidarsızlığı” böyle biyolojik bir yasayla açıklanabilir mi?

İnsanın paradoksal ölümsüzlüğü bir kalbe ayrılık lanetiyle gömüldüğü andır. Çünkü aşk kendi ölümüne çabalayan bir şeydir. Kaçıp gitmeye çalışan bir ilkeyi temsil eder. Dürüst olmayan melankoliğin ilkesidir bu. İnsanın aşktaki özgürlüğü, kendini “ben” olarak tanımlayabilen, hayatın karşısında tüm ‘ben’cillikleriyle durabilen, yaşamı ‘kendi ideal durumlarına’ göre yaşayabilen insanın yetisidir. Kafka ne yazık ki hayatın karşısında ‘kendi ideal durumuna’ göre yaşama cesaretini göstermekten aciz biriydi. Bu varoluşsal acziyet nedeniyle Milena ile görüşmemiştir.

Birbirine uzak genlerden fiziksel olarak mükemmele daha da yaklaşan gen kombinasyonu çıkabileceğini savunanlar, insanın varoluşsal sorunları problematize eden tarafını öteliyorlar. Oysa insan varoluşsal meseleleri sorunsallaştırma süreçlerinde oradan oraya savrulan, iki benzemezin ayrı çözüm biçimleri ve hayata bakış formülleri arasında sıkışınca tutunamama sendromları yaşayan bir varlıktır.

Modern çağda aşk özel alandan ticari kamusal alana taşındı. Aşkın arka planında duran hormonal belirleyiciliğin kazancı bol yeni bir sektör yarattığını görüyorum. Aşk endüstrisi beyindeki ‘âşık ol’ butonun nasıl çalıştığını keşfetmiş görünüyor. Uzman mutluluk müşavirleri, sevdiğini kaybedip bunalıma girenin depresif belirtilerini kısmen de olsa gidermeyi vadediyorlar. Kazancı maksimize etme amacı ile aşkın (daha çok cinselliğin) performansını maksimize etme isteği paralel bir grafik çiziyor. Çünkü geç kapitalizmin narsistik dünyasında mevzu ne düşündüğünüz ya da yaptığınız değil nasıl hissettiğinizdir.

Aşk insan için bir yüktür aslında. Çirkin gerçeklikle baş edebilmek için endorfinin yanılsamacı evrenine kaçışı seçen özne kendi doğasından sadece bir süreliğine uzaklaşabilir. Çünkü mutsuzluk ve acının bir sürekliliği olmadığı gibi ne aşkın ne de mutluluğun da bir sürekliliği yoktur. Sadece türün sınırsız bir ömrü vardır. Bu sebeple sadece tür sınırsız acı ve arzulara sahip olabilir. Bu hormonal mutluluk hali bittiği zaman çirkin gerçekliğe sert bir dönüş yaşanır. İşte tam o kavşakta depresyonların ortaya çıkması kaçınılmazdır. Bu depresif durumu tedavi etmek için lukratif bir anti-depresan sektörü oluşmuş durumda. Çirkin gerçekliğin dünyasında aşk insanları endorfinle kandırmaktadır.

Mutluluğun hormonal arka planının, serotonin ve endorfin salgısıyla yakından ilişkili biyolojik süreçlere işaret ettiği doğrudur. Bu bilimsel gerçekten hareketle aşk endüstrisi feromonu keşfetti. Bu hormonun bir kimyasal haberleşme aracı olduğundan hareketle parfümlerin içine feromon hormonunu sentetik olarak katmayı akıl eden kozmetik endüstrisi, kadınları eksiksiz gene çağırmayı amaçlıyor. İnsan kendi türünün kokusuna tahammül edemediği için milyon çeşit parfüm üretmiş bir varlık. Kendi kokusuna yabancılaşmış olanın aşkı mekanik olarak kurgulamasının sefilliğidir bu.

İnsan mutluluğa değil yaşamaya yazgılıdır. O doğuştan nasıl mutlu olunacağına dair bir yasayla doğmaz ama zamanla bir “mutluluk kültürü” inşa edebilir. Kurulması olası mutluluk kültürünün sınıfsal arka planı olası aşkın nasıl yaşandığına dair önemli ipuçları sunar. Burada önemli olan şey kendi mutluluk anlayışının efendisi olmaktır.

Mutluluk, yaşamın derin akıntısıyla ilişki kurabilmenin bir aracıysa, acaba bu sadece serotinin açığını kapatmakla mümkün mü? Bence mutluluk denen şey biyoloji-dışı zihinsel bir süreçtir.

Aşkı ortaya çıkaran şey mutluluktan çok arzudur. Arzunun yarı öforik bir gerçeklikte akışkanlığını sürdürme arzusudur. Aşkın ‘gizli’ anlamı, esriklik arzusunun tekrarı olmasındandır. Kanımca insanların aşkın kendisine değil onun verdiği mutluluğa ihtiyaçları var. Çirkin gerçekliğe bir ikâme olarak onun sarhoşluğuna ihtiyaçları var. Transcendantal olarak ulaştığı yoğunluk bakımından Kant külliyatındaki anlamıyla aşkınsal bir gerçekliğe uzanması öznenin bütün gerçekliğin yegane kurucusu olması ön koşulu ile mümkün. Oysa özneye dışarıdan bir gerçeklik dayatılmaktadır. Özne söylemsel olarak bağıntıları yeniden ve yeniden kurup değiştirerek gerçekliğin kendisini de yeniden üretip değiştirdiği yanılsamasına kapılır. Önce dilsel-söylemsel bir ürüne sonra bir mite evrilen aşk fizikî gerçeklikten koparılarak metafizik bir boyuta taşınır. Aşk tözsel olarak bir kez yadsındığında, geriye bağıntılardan, ilişkilerden, boş kelâmdan, önermeler ve görünüşler çokluğundan başka bir şey kalmayacaktır. Öznenin görünüşe çıkarmadığı duygu, düşünce, hak, vicdan, aşk ve tüm imperatifleri yok hükmündedir. Buradaki kategori aşkın siyasallığı olarak anlaşılmalıdır. Görünür olandan ve özneye dayatılandan başka bir gerçeklik yoksa, görünüşleri başka şekilde düzenleyip gerçekliği başka şekilde kurarak başka bir dünya kurmak mümkün.

“Erdemli aşk” diye bir şey varsa, ki bence bu deyiş bir oxymorondur, aşkın insan yaşamını etkisi altına alan etik bir doktrinin temsilcisi olduğunu ileri sürmek yüzündendir. Bu savdan hareketle, biyolojik determinizmin araçlarını kullanarak kadına yeni ahlâkî kategoriler sunan düşünürler var.

“Erkek, kendisine yeterince kadın sunulduğu takdirde, kolayca yılda yüz çocuk yapabilir. Kadın ise istediği kadar çok erkeğe sahip olsun, ikiz ihtimalini hesaba katmazsak, yılda sadece bir çocuk dünyaya getirebilir. Bu nedenle erkeğin gözü hep başka kadınlardadır. Kadın ise buna karşılık tek bir erkeğe sımsıkı sarılır. Çünkü doğa onu içgüdüleri gereği ve hiç düşünmeden, gelecekteki doğumun besleyicisi ve koruyucusunu yanında tutup korumaya sürükler. Bundan ötürü erkeğin eşine sadakati yapaydır. Kadınınkiyse doğal. Dolayısıyla da, kadının ihaneti, nesnel olarak, sonuçları bakımından olduğu kadar, öznel olarak da doğaya aykırılığı bakımından erkeğinkinden çok daha az bağışlanabilir bir ihanettir.” (A. Schoppenhauer, Aşkın Metafiziği, sf.38-39)

Tek tanrılı dinler sadakatsizliği yaptırım gerektiren ölümcül bir günah olarak görürler. Özgür aşkın kendisini sadakat yoluyla yadsıması sürecinde, bu açıdan özgür aşk ile sadakat arasında Tanrı eli ile kesilmiş bir kopukluk oluşur. Öte yandan aşkın tarihi, ölümcül günah ve recm yaptırımına rağmen, şeref, ödev duygusu ve sadakatin tutkulu cinsellik karşısında yenilgiye uğradığının çeşitli örnekleriyle dolu. Aşk tüm ahlâkî kategorileri yadsırken bunu politik bir postulatla yapmaz, cinsel itkinin boyunduruğunda bir devrimciliktir bu.

Çulha kuşu haftalarca uğraşıp yuva yapar. Yuvayı ne kadar güzel yaparsa en sağlıklı dişi çulha ile çiftleşebilme olanağını yakalar. Sapiens erkeğinin şiir yazması, dans etmesi ya da bodybuilding yapması ile çulha erkeğinin yuva yapması arasında ahlaksal kategori olarak çokça ama ereksellik bakımından pek bir fark yoktur. Her iki taraf da doğanın kendilerine bahşettiği meziyetleri kullanırlar. Fakat çulha kuşu ile Homo sapiens arasındaki başkaca ince fark, Homo sapiens’in erilinin dişiyi elde etme uğraşında eylemine, yapay, kutsal, yüce, insanüstü, tanrısal atıflarda bulunmasıdır. Zira çulha kuşunun yaşadığı şeye bir kutsiyet atfedebilecek kabiliyeti yoktur. Doğada üreme amaçlı cinsel davranışlarına Homo sapiens’ten başka kutsiyet, tanrısallık ve doğaüstülük atfeden başka bir canlı türü bulunmuyor.

Yeni duyarlılıklar yaratırken eskilerini ilgâ ederiz. Böylelikle zihinsel haritalarımızın topografyası ile düşünsel panoramamız değişir. İnsanın zihinsel haritalarında öyle değişiklikler olur ki, bu değişimler onun ‘karasevda’ gibi dünyanın daha az zevkli ve meşakkatli yönleriyle ilgilenmesine yol açar. Karasevda iki boyutlu varlıklarda biriken duygusal potansiyelin zamanın akışı ile aşırı değerlere ulaştığına işaret eden bir değişimdir. Bu değişimleri bence Doğu kültürünün klinik vakâları kapsamında değerlendirmek daha doğru olur.

Neden bize benzemeyenlere âşık oluruz? Mutsuz olacağımızı bile bile neden bizi mutsuz edecek o arzu nesnesini arzularız? “Kusursuz genler” arayışı yüzünden mi yoksa aşkın bir eksiklik duygusundan beslenmesi yüzünden mi? Bizde ne yoksa ne eksikse onu karşımızdakinde arıyoruz. Acaba ufak tefek erkeklerin iri kadınları; esmerlerin sarışınları sevmesi bundan ötürü müdür? Eksiklik duygusundan kaynaklanan ilişkilerde âhlakî bir açık olduğunu belirtmek isterim.

 

Sonsöz

Giderek sertleşen dünyada etrafında Wagnerimsi bir müziğin (gürültünün) biteviye çalmakta olduğunun ayırdına varan insan içsel sığınaklarına kaçmak ister. Şehirleşme olgusu bu bakımdan belirleyici bir dönüm noktasıdır. Şehir dinlemenin zevkini ve kıymetini unutmuş insanlar yarattı. Korna sesi, makina gürültüsü ve hayatın uğultusu içinde iç sesi duymak neredeyse imkansız hale geldi. İnsan bir süre sonra bu uğultuya alıştı ve bundan kendini korumak için önce kulaklarını sonra kalbini kapattı. Böylece zamanla şeylerin özünü duymaz hale geldi. Şeylerin özünü duymamak dediğim şey aynı zamanda bir anlam yitimine tekabül eder. Kuş sesinin, rüzgar sesinin, yağmur sesi ve hatta sessizliğin sesinin bile ayırt edilemez hale geldiği bir yerde ‘aynılık’ duyma ve dinleme kabiliyetini de yok etmiştir. Bu yüzden şehir, insanın belki de en kıymetli özelliği olan dinleme ve bu yolla gelişme, anlam bulma ve iyileşme olanağını elinden almıştır. İnsanın iyileşmeye olan gereksinimi bu gürültülü yerde yeni ikâmeler aramasına yol açtı. Bu ikâmelerle içsel gizlenme sığınakları oluşturdu. Şiir ve genel olarak sanat ve edebiyat, müzik, mitler ve aşk bu sığınaklardan sadece bazılarıdır. Bu ikâmeler gerçeğin hiç olmadığı kadar tersine büküldüğü yanılsamalı bir mikro evren yarattı. İnsan, özüne yürümesini engelleyen bu uğultudan kaçarken gerçeküstücü gürültülü bir evrene geçti. Bu anlamda aşkın kendi öz değeri kayboldu. Geriye sadece ona yüklediği anlamları ve işlevi kaldı.

İnsanlar için var olmak, kendi özünde, kendi bilincinde olmaktır. Gerçeklik sonsuz bir arayış süreci gibidir. Hayatın anlamı karanlık bir ormanda yalnız başına yürümeye benzer. Heidegger için, varoluş ölüme karşı duruştur. O halde hakikat nedir? Önce madde mi vardır yoksa enerji mi? Aşk öz mü yoksa töz müdür? Bana kalırsa, aşk önce tözdü ama sonra öz olamadı.

Bitkiler, böcekler, insanlar ve taşlar; bu görünür çokluğun gerisinde bir ana madde olarak sevgi. Evrene salınan enerjinin aşırı kıvrımlı bir hatıra formu olarak bize aynı şekilde geri döndüğü bir ilk neden (arkhe) olarak sevgi.

Aşk bir yapısöküm ve yeniden inşa sürecidir, Rilke’nin dediği gibi, kendisini önce paramparça etmeden yenileyebilen kişi pek azdır. Jean-Paul Sartre’nin Simone de Beauvoir’a aşkı gibi felsefi bir öğretinin inşasının aşk üzerinden, sofistike aşkın inşasının da felsefe üzerinden gerçekleştiği aşklar var. Bedensel tutkudan ruhsal sempatiye giden bir yol değil de ikinciden birinciye gidilen bir yol bu.

Bence aşkın ardında ozanların ya da yazarların, Shakespeare ya da Puşkin’in gördüğünden apayrı bir metafizik yoktur. Aşk olmasaydı sanırım insanlar barbarlıktan kurtulamazdı. Kandan, şiddetten, ırkçılıktan, habis egodan, kapitalizmden, aşırı milliyetçilikten, taassuptan beslenen Hydra’yı yok etmek ancak saf sevgiyle mümkün.

İnsanı hayatta kalma çabasında sürekli savaş hali içinde bir tür olarak görüp, ‘temizlenmesi’ gereken yaşam alanı ile bu türün gelişmesi ve yayılması için oluşturulması gereken alan arasında organik bir bağ olduğunu ileri süren anlayış, türün kibri üzerinden hayatta kalmaya dair Sosyal Darwinist bir yaklaşım geliştirdi. Sadece güçlü olanın hayatta kalabildiği bu yaklaşım, ne yazık ki sadece “üst insana” yaşam alanı tanımaktadır.

Hâbil ve Kâbil anlatısına göre birbirini öldüren üstelik bunu nefretle yapan ilk özne aynılıktan pay alıyordu. Kardeşlik aynılıktır, bu anlamıyla öldürücüdür. Ancak bozulan anlamı, bozulan aşkı ve dünyayı insanın tek başına onaracağına dair inanış fena halde yanlış bir inanıştır.

İnsanın en büyük ruhsal sefilliği aşk ve güven yitimidir. Şimdilerde insan, beğendiği bedenlere hayalindeki ruhları koyup bunu aşk saymaktadır. Süreğen bir gurbetlik durumu içinde dünya denilen ’yer’siz yerde kalırken, mesken tutabileceği en gizli ama en emin yerin başkasının kalbi olduğunu bu yersizyurtsuzluğuna rağmen anlamamakta direniyor. İnsanın yerleşik olabileceği tek toprak, başını sokabileceği, sığınabileceği tek korunaklı yuva sevgidir. Sevgi kendine hep bir nehir arar. Bulduğu nehir donmuşsa, buzunu kırmak zorundadır. Çünkü sevgi akışkan olmadığı zaman donar. Aşık olan kişi nehirde kendine uygun derinlikleri arayıp bulmak zorundadır, yoksa o sularda boğulur.

Aşk kaburganın çok yerden kırılıp, yaranın içine dağıldığı, sanık tarafından hükmün açıklanmasının hep geri bırakılmasının istendiği, etin tinle cayır cayır imtihan edildiği bir süreçtir. Bir bilginin değil bilgeliğin özüne ulaşmak için sarfedilen çabaya duyulan hayranlıktır aşk. Sanırım hayvanlar ile uygar insan arasındaki kayıp halka budur.

 

 

Paylaş
Önceki İçerikKüresel Dünyanın Küresel Acıları
Sonraki İçerikAlberto Moravia ve Yitirilen Masumiyet
Avatar
Antakya’da Rum Ortodoks bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. 1981-82 döneminde Antakya Lisesi’nden mezun oldu. Uzun süre Helsinki’de yaşadıktan sonra Paris’e yerleşti. Hacettepe’de Felsefe (Lisans Diploması), İstanbul üniversitesinde Sosyal antropoloji ve Ege Üniversitesi’nde Sanat Tarihi öğrenimi gördü. Yüksek Öğrenim serüveni yurtdışında da sürdü. Roma Pontificia üniversitesinde Felsefe ve Katolik Teolojisi, Tampere Üniversitesi’nde (Finlandiya) Beşerî Bilimler, Felsefe ve Alman Filolojisi eğitimi aldı. Halen aynı üniversitede yardımcı asistan, doktora öğrencisi olarak görev yapıyor. Aynı üniversitenin Pedagojik Bilimler Fakültesi’nde lisans eğitimi gördü. Uzun yıllar devlet ve özel eğitim kurumlarında öğretmen olarak çalıştı. Doktora çalışması nedeniyle Ernst-Moritz Arndt(Almanya/Greifswald) üniversitesinde yazar Wolfgang Koeppen’in üçlemesi üzerine araştırmalar yaptı. (Temmuz/2011) Edebi yayınlarının yanı sıra şiir çalışmaları, bir Fin yayınevi aracılığıyla "Hedelmät Jotka Eivät Tuoksu Ruudille" (Dilin Kekremsi, Meyveleri Barut Kokmaz) adı altında daha önce yayınlandı (2006/Eylül). "Bahar Kapımda" adlı şiir kitabı 2014’te Etki Yayınevi’nce yayımlandı (İzmir, 2014). Kültürel ve sosyal içerikli yazılarıyla, Aamulehti Helsingin Sanomat ve Tamperelainen gibi değişik Fin gazetelerinde yayınlanmış, Türkiye’deki siyasal-sosyal gelişmeleri de içeren sayısız makalesi bulunuyor. Şiir, öykü ve felsefi denemeleri sırasıyla Ekin, Amanos, Güney, Süje, Bachibouzouck, Gerçek Edebiyat, Kurgu Kültür, Patika, Tmolos, Revue Ayna, Kirpi Edebiyat, Muhabirce (Almanca ve Türkçe olarak) Asma Köprü, Şiiri Özlüyorum, Son Gemi, Elize Edebiyat, Edebiyat Nöbeti, Bekir Abi, Edebiyatist ve MevzuEdebiyat.com’da yayımlandı. Tematiği geniş bir yelpazeye dayanan felsefi ve siyasi içerikli yazıları halen İnsanokur, Dev Haber, Salak Filozof, Yazı Atölyesi, Cafrande, Bachibouzouck, Patika, Komplike Dergi, İnsancıl, Düşün Bil, İktisat ve Toplum ve Evrensel Kültür’de yayımlanıyor. Fransızca, Fince, Almanca ve İngilizce’ye şiir çevirileri de yapan Kılçıksız’ın verbal yeteneği geniş bir lisan yelpazesinden oluşuyor. Kılçıksız, iyi ve çok iyi derecede Almanca, Arapça, Türkçe, İngilizce, Fransızca, Fince ve İtalyanca biliyor.