AYFER TUNC

 

Ayfer Tunç’un, Aziz Bey Hadisesi adlı kitabında yer alan altı öyküden biri “Kadın Hikâyeleri Yüzünden” (Can Yayınları/2006) Bu öykünün temel meselesi de kitaptaki diğer dört öyküde olduğu gibi arazlı adamlar ve bunların hikâyeleri. (Kırmızı Azap diğer öykülerden farklı bu anlamda)

Bu adamların arazları, tuhaf bir iyilik ve masumiyetle harmanlanmış, büyük kötülükler etseler de okuyucunun hatırında kötü karakterler olarak kalmıyorlar. Bir yandan adamlara öfke duyarken diğer yandan üzülüp, acımaktan da alıkoyamıyorsunuz kendinizi. (yani en azından ben bundan alıkoyamadım kendimi)

“Ya ölecektim, ya eski yaralarımdan doğacaktım yeniden” diye bir cümle ile başlıyor öykü. Daha ilk cümlede adamdan taraf olmayı seçtiriyor ister, istemez. O denli büyük bir çaresizlikten söz ediyor ki; ne aşağıda ne de yukarıda tükürecek yer var. İki ucu çivili değneği, tam ortasından tutan bir adamın çaresizliği ile empati yapmaya koşullandırarak başlatıyor öykü, kendisini okutmaya. Ve hemen ardından gelen

 “Eski yaralarımdı benim kadınlar. Yok kadınlar. Çürümüşlüğümdü…” itirafı en taş kalpli olanı bile dağıtıyor. (Yani bende öyle oldu) “yok kadınlar” ifadesi bir şizofren hali de imliyor ve bu adam karşısında temkinli olmak gerek bilgisiyle sürprizlere açık bir öykü olacağını sezdiriyor, bu da haliyle merak unsuru oluyor, daha ilk satırda.

Sadık Hidayet’in Kör Baykuş’u ile eş zamanlı okursanız bu hikâyeyi daha da bir katlanıyor, adamla empati kurma durumunuz ve o derin çaresizliğe, kahrolası bir anlayışla bakışınız. Zira Sadık Hidayet de söyle başlıyor anlatmaya

“Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen kemiren yaralar. Kimseye anlatılmaz bu dertler, çünkü herkes bunlara nadir ve acayip şeyler gözüyle bakarlar. Biri çıkar da bunları söyler ya da yazarsa, insanlar, yürürlükteki inançlara ve kendi akıllarına göre hem saygılı hem alaycı bir gülüşle dinlerler. Çünkü henüz çaresi de, devası da yoktur bu dertlerin.

Hadi gel de kız bu adamlara. (Yeminle ben bile kızamadım) İdam mahkûmunun son arzusunu yerine getirir gibi bir hüzünle karşılıyorsunuz, her kusurlarını (aslında her haltlarını demek istedim) Adına merhamet diyemeyeceğiniz bir bağışlama hali bu!

Öykünün gerçek zamanı birkaç aylık bir süreyi kapsıyor olmalı. (ilk beş-altı gün komşu ile çıkılan âlemlerden sonra da bu oyunu tek başına oynayarak geçirdiği bir zaman var. Bu süre için kışla, bahar arası bir zamandan söz etmek mümkün) Tüm yaşananların finaldeki duruma evrilmesi için gerekli olan bu zaman, ileriye doğru sıralı bir akışla ilerliyor.

Hikâyenin fonunda epey kalabalık bir karakter kadrosu olsa da öyküye hizmet eden, figüran olmayan karakterler; yaralı ağbimiz, onun talihsiz karısı ve çocukları, dükkânın yanına taşınan ve o acıklı sona sebep olacak olan hovarda komşu, bir de barda fotoğraf çektirdiği as olmayan, emekçi solist abladan ibaret denebilir. Öykünün anlatımı baş karakter ağzından, birinci tekil olarak aktarılıyor.

Öykünün başkişisi, kadınlardan yana derin bir yarayı ömrü billâh kapatmayı beceremeyen adam gibi dursa da finalde bir anda parlayan ve akılda en çok yer eden, adamın karısı oluyor. Silik ve zavallı kadın, öyküsünü tamlarken yıldız olmayı becermiş oluyor bir bakıma (tabi ablamızın böyle bir derdi yok zerre kadar)

İçiten içe onu çürüten gizli yarasını saymazsak (ki bu dışarıdan görünmüyor, gayet iyi kamufle ediyor ağbimiz bu arızasını) Adam karakter; gayet mazbut, evden işe, işten eve bir tip. Belki yanına taşınan o hovarda komşu olmasa, yarası içten içe onu yiyip bitirene dek yaşayıp, sonra da eceliyle ölecek. Adamın kadınlarla ilgili meselesinin miladını oluşturan olay öyküde çok açık verilmemiş. Sevdim sevilmedim, seveni sevemedim durumu olabilir… Bir sürü kadınla geçirilmiş bir çocukluk etkisiyle, kadınlar karşında gelişen bir yetersizlik, kompleks kaynaklı olabilir… Bu ve benzeri bir sürü ihtimal getiriyor akla (Hayır başka derdimiz yok, oturup adamın çocukluğuna inip arızasını bulacağız. Neyse ney. Ama yaranın temelinin çocukluktan geldiği yargısını oluşturuyor öykü)

Hovarda komşu Turcan’ın bir daveti ile olayların akışı hızlanıyor ve bir yöne doğru akmaya başlıyor hikâye. Adam, aslında yok kadınlarla, şizofrenik aşklar yaşama ‘fırsatının’ eşiğini adımlamış oluyor. Bu noktada adamın bu oyunları oynama sebebi eski yaralarını tedavi etmek mi, istemediği bir kadınla evlenmiş olmanın intikamını karısından almak mı nedir çok net anlaşılmıyor, ikisinden de biraz var gibi. (Bana öyle geldi)

Adamın hovardalık finansmanının kaynağına bir dayanak aranması ve bunun dükkâna gelen bir toplu siparişe dayandırılması detayı ilk başta fazla gelmişti bana. Meğerse son gece için gerekliymiş bu kaynak. Demek ki sonuna kadar gitmek gerekmiş.

Bana gör en isabetli ve en mükemmel detaysa, adamın mesleği. Zira mesleği, yarasının sebebi olan kadınlarla sürekli temas halinde olmasını sağlıyor. Misal sanayide kaportacı olsa, bu yara daha kolay kapanabilecekken; tuhafiyeci olması, tuhafiyecilerin de potansiyel müşterilerinin kadınlar olması sebebiyle, karşımıza her saniye yaranın kabuğunu tırnaklayan bir etken, bir gerekçe olup çıkıyor meslek. Bu bağlantıyı şahane kurmuş Ayfer Tunç. Buna hayran kaldım. (bu beğeni ve övgümü duysa kim bilir ne kadar da mutlu olur kendisi neyse…)

Günler böyle geçip giderken, bu hovardalık meselesi kadının içine bir kurt düşürüyor. Şüpheden, emin olmaya giden süreçte kadın, kocasına hâlâ ilgi ve sevgi gösteriyor. Tabii, kırgınlığını içinde büyüte büyüte. Bir nevi kırılan kol yen içinde durumu. Ve bu noktadan sonra adamın karısı olarak fonda silik duran karakter öne çıkmaya, belirginleşmeye başlıyor. (tabii bunu da canı ile ödüyor. Kadına acımasızca kıyan bir kurgu bu) Aslında bu hikâye, adamın yarasından hareketle; Karısının, “erkektir yapar, eder! Sen, kadın olarak sineye çekmeye mahkûmsun!” gibi toplumun kadına dayattığı ön kabul ve şartlandırmaya boyun eğmeyişinin de hikâyesi bir bakıma.

Adam, hovardalık başarısını somut bir belgeyle kanıtlamadan mümkün değil duramayacak, yetinemeyecek. Bu belgeyi en kolay şekilde elde etmenin yolu elbette bir fotoğraf. Adam, hovardalık başarısını taçlandıracak bu belgeyi elde etmek için son gece gittiği pavyondan cebindeki tüm paraya karşılık, söz konusu fotoğraf destesiyle çıkıyor. Önce dükkâna uğruyor, fotoğraflardan bir tanesini alıp sabaha karşı eve gidiyor. Ertesi sabah, karısı için suçun; kendisi için bir büyük başarının kanıtı olan izleri bilinçli bir şekilde evde bırakıp çıkıyor. Akşama ayaklarının onu sürükleyerek getirdiği evinin kapısında, karsının siyah torbaya sarılıp çıkartılan cesedi ile karşılaşıyor. Ve adamın ağzından, bir pişmanlık ifadesi olarak şu sözler dökülüyor finalde, son olarak.

“Kemikli bir kadındı karım. Evet, güzel değildi ama kalbi olan bir kadındı. Ben yok saydım.”

E günaydın! Deseniz de adama kızamıyorsunuz, içiniz buruluyor, biraz da yutkunmakta bir güçlük çekerek kitabı kapatıyorsunuz.

 

Notlar:

Not 1: Oğlan çocuk anneleri lütfen çocuklarınızın arızalarını bilip, bulup, gidermeden belediyeden evlilik izni almalarına mani olunuz.

Not 2: Size de olur mu bilmem ama bana olur. (bundan sonra size de olsun dilerim) Ayfer Tunç okuduğum zamanlarda fonda mutlaka bir veya birkaç Sezen şarkısı çalar. Üstelik ben, teybe bir Sezen kaseti koymadığım halde. Bu öykünün fonunda çalan şarkı ise

“Ben o kadın olamadım… Bölüşmeye bile razı ne acı bir kadınlık mirası, aşk kâğıt üstünde yazı. Ben o kadın olamadım” şeklinde sözleri olan şarkı.

Not 3: Bu terziler hep mi Mukadder olurlar, ya da Mukadder’ler mi hep terzi olurlar? Zira hikâyede Mukadder adlı bir terzi kadından söz ediliyor. Bu Mukadder Sezen’in şarkısındaki Malı/mülkü, satıp/savan Mukadder midir? Sorusu da öykünün finalinde zihnime takılan şeylerden bir tanesi oluyor. (Zihnim niye bu kadar sıçrıyorsun ki sen. Bir dur. Sakin)

 

Ayfer Tunç, Aziz Bey Hadisesi, Can Yayınları, 2006.