Hanife Altun

24 Kasım 2018

 

Ne zaman bir yazarla yapılan söyleşi ya da röportaja denk gelsem; “Yazmaya ne zaman başladınız? Nasıl başladınız? Nasıl karar verdiniz?” türünden sorular, ilk ve fiks soru olarak çıkar karşıma. Bir de “Yazılarınızı nasıl yazarsınız?” sorusu var tabii… Bir yazı aracının adını vermek bu sorunun en isabetli cevabı olur kanımca. Misal; çivi! Sonra bu soruların bendeki karşılığını bulmaya çalışırım, fakat hiçbirine, tek cevap bulamam. Yazmaya ne zaman başladığımı düşünür, çocukluğa kadar inerim. Birçok soru ve sorunun kaynağı orada bulunabilirken, benim cevabım çıkmaz oradan.

Mantıksal bir doğrulukla sorgulayacak olduğumda; yazmaya başlama zamanı olarak en iyi ve en erken ihtimal, yedi yaş bilgisine ulaşmam gerekir. Zira bu yaş ortalama olarak, insan yaşamında okuyup yazabilme yetisini kazanma dönemine denk gelir. Peki, ama bu dönemden önceye denk gelen kurgularım? Bunlar yazmaya dâhil değil, denilebilir mi? Kendim için kurguladığım hafızasını kaybetmiş çocuk senaryom mesela… Bu ve benzeri, yazı diline aktarılmamış kurgularımı, sadece çocukluğumun önüne eklenen “tuhaf” sıfatı ile izah etmek mümkün mü? Bu türden –daha çok sinema ve edebiyatla ilgili- sanatsal faaliyetlerimin neden tuhaflık olarak tarif edildiğini bugün bile anlayabilmiş değilim. Yazmaya ne zaman başladığım bilgisi, benim yaşamımda hep kayıp bir cevap olarak kalacak. Normal olanı da bu değil mi? 03.05.07 diye bir takvim yaprağını adres olarak gösterdiğim bir milat aramadım hiç.

Bunun yanı sıra yazmanın bir sebebi de olmaz, ancak vesilesi olur kanaatindeyim. Yazmaya iten bütün -pozitif ve negatif- sebepler, yazma sürecinin tamamlanıp, metnin ortaya çıkışmasıyla vesileye dönüşür. (sebep=negatif etki, vesile=pozitif etki, şeklinde bir denklem vardır benim için) Yazmanın vesilesi illa ki bir meseledir. Bir şeyleri mesele etmeden yazmak işine girişmek, ancak afili bir hobi uğraşıdır.

Mesele ettiğiniz şeyin bir kıymık olduğunu varsayarsak, yazmak o kıymığı oradan çıkarma işine denk gelir. Yazmak için, yazdığın şey; içinde ağrıya, sızıya, sancıya sebep olmalı bir zaman. Bu ağrı, sızı, sancı benim için sadece negatif bir durumu tarif etmez, yekûn bir duyumsamaya denk gelir. Teninize değen her şey ilkten bir duyumsama hissidir. Sonradan sıcak, soğuk, batma, yanma gibi tariflere ayrılır. İşte bu “ağrı, sızı, sancı” hissi de, sonradan acı, keder, neşe gibi tariflere ayrılır. Özetleyecek olursam her şey -neşeli şeyler bile- meselenin teninde ilk önce “ağrı, sızı, sancı” olarak duyumsanır.

Konuyu böyle anlatırken, bir an çocukluğumun o kayıp cevabını bulduğum hissine kapıldım. Bir gün tenime -mesele denen- bir kıymık batmış olmalı ve ben tüm yazım araçlarını, kıymığı oradan çıkaracak bir alet olarak görmüş olmalıyım. Kıymığın ne zaman ve nerede battığı cevabı ise hâlâ kayıp.

Yazmak, -genel algının aksine- hiçbir zaman konforlu bir iş olmamıştır benim için. Ya da şöyle bir tarif daha uygun olur; bir doğumun başlangıç ve bitiş zamanı arasında geçen süreç, bir kadın için ne kadar konforlu ise, yazmak eylemi de yazan için o kadar konforludur. Başlamış bir doğum nasıl engellenemezse, yazmak eylemi de aynı şekilde engellenemezdir. İçerde olan şey ancak bir müddet bekler ve eni sonu dışarı çıkar. Dışarı çıkış zamanı ise, parçaları toplayıp kendini bütünleme sürecinin tamamlanmasına denk gelir. Ve kalemin olanakları da yaşamın olanakları gibi sonsuzdur.

Yazmakla ilgili kendi deneyimlerime dayanarak söyleyebileceğim bir şey daha var ki, oda şudur; yazmanın sizde rutin dışında bir eyleme dönüştüğü ân, onun birileri tarafından fark edildiği ândır. Çok zorlarsanız, ne zaman yazmaya başladığım sorusuna cevap olarak, birilerinin bunu fark ettiği ânı “suni” bir milat olarak gösterebilirim. Hayat boyu bu kadar darda kalmamayı diliyorum. Rutinde yaşamınızın bir parçası olarak yaptığınız şeye, birileri bir ad koyduğunda, “Aa evet yazıyorum ben” diye, saçma ve gereksiz bir farkındalıkla başınızı kaldırıyorsunuz ve dikkat etmezseniz, bu farkına varma durumu tüm konsantrasyonu yok edebilir. Yazmaya devam edebilmek, ancak bunu içselleştirip günlük, rutin bir iş gibi görmeye başladığınız anda mümkün olabilir. “Aa yemek yiyorsun” diyen birine karşılık, dikkatinizi dağıtıp, yaşam boyu aç kalmazsınız değil mi? Tabi buradan marifetin iltifata tâbi olmadığı gibi bir sonuç da çıkmaz.

“Haritada Bir Nokta” öyküsünde Sait Faik, yazmayı bir tür hırs olarak tanımlar ve artık yazmama, adada namuslu insanlar arasında, onlar gibi meşguliyetlerle yaşayıp, ölme kararı alır. Bu hikâyede, -öykü kahramanı açısından- göz ardı edilen bir şey olduğunu düşünürüm hep. Kimi dokunuşların etkileri, kimilerinde kat’iyetle yazı suretine saklanmış bir tepkimeyle ortaya çıkar. O zamanlarda yapılacak iki şeyden biridir yazmak, eğer ölmeyi düşünmüyorsa. Bu nedenledir ki; “Yazmasaydım deli olacaktım” ifadesi bana hiç abartılı gelmez. Fakat bu menfi bir durum da değildir. Zira bir delinin, akıllıdan daha iyi yazamayacağını kim iddia edebilir? Elbette yazmak salt yazı dili ve araçları ile yapılabilecek, bunlarla sınırlı bir iş de değildir. Yazmak işiyle ilgili gözetilmesi gereken en mühim mesele ne diye sorulduğunda, yazan her koşul ve her şartta kalemini kendi iradesi dâhilinde kullanabilmeli. Evet, ilkeli ve tavizsiz olabilmekten söz ediyorum. Aksi halde yazılan şey günü geldiğinde, yazanın karşına çıkıp ilkesizliğini yüzüne haykırmaktan hiç çekinmez. Kendi yazım yolculuğumda gözettiğim tek şey varsa, o da günün birinde yazdığımdan utanmamak.

 

 

Hanife Altun – Özyaşam Öyküsü

1979 İstanbul doğumlu. A.Ü. T.D.E mezunu. Masalından Göçen Kuş ve Huzursuz Özne adlı iki öykü kitabı yayımlandı. Bir sosyal medya ajansında içerik editörü olarak çalışmakta.