Hande Balkız

06 Mayıs 2018

 

Osmanlı Devleti’nde Tanzimat Fermanının ilanıyla başlayan süreç siyasî, sosyal ve ekonomik alanda köklü değişimlerin yaşandığı bir zaman dilimini ifade eder.  Özellikle kadınlar için yeni kimlikleri beraberinde getiren modernleşme/Batılılaşma inşa süreci Doğu ile Batı’nın değerlerini uzlaştırmaya dayanır. Okullar, modernleştirilmiş bürokratik ve askeri kurumlar, sosyal hayattaki yenilikler ile modern birey ve toplum anlayışı geliştirilmeye çalışılır. Ancak bu modernleşme/Batılılaşma projeleri devlet adamları ve aydınların zihinlerinde çeşitli endişeler yaratır. Reformcu devlet adamlarının zihinlerindeki temel endişenin birbirinden son derece farklı iki kültür ve uygarlık alanı arasında kendilerini doğru sınırlarda tutmak olduğu söylenebilir. Geleneksel değerlerden uzaklaşmadan, kendi benliğini yitirmeden modernleşme amacı, özellikle özel/mahrem alandaki yeniliklere yöneliktir. Gelenekler, ev ve aile yaşamı  modernleşirken yitirilmek istenmeyen konular olarak belirir. Batı’ya tam anlamıyla benzememesi gereken ise özel/mahrem alan ile eş anlamlı kullanılan ‘kadın’ konumudur. Bu nedenle modernleşme çalışmalarında cinsel ahlâkın sınırları üzerinde çok durulur. “ Türk modernleşmesinin kurucu stratejilerinden ‘erkek merkezli cinsiyet rejimi’ ve bunun en temel öğelerinden biri olan modern Türk kadını aslında çoğu zaman Batı’dan bir ‘fark’tır.”[1] Bu bağlamda Osmanlı modernleşmesinin Batı ile arasındaki sınırları ‘kadın’ üzerinden belirlediği söylenebilir.  Doğu ile Batı değerleri arasındaki gerilim kadın ahlâkı açısından yeni kadın tipinin kurgulamasında yaşanır.

Romanlar,  gerçek hayatı birebir yansıtan sosyolojik metinler değildir kuşkusuz ancak değişen değerlerin ve değişmemesi gereken değerlerin zihinden zihne aktarımını sağlamaları;    toplumların değişim süreçlerindeki sancıları, endişeleri yansıtmaları açısından önemli bir işleve sahiptir. Bu anlamda romanlar “ bir yandan toplumsal cinsiyetin hangi bağlamlarda, hangi varsayımlar yoluyla dile geldiğini açığa çıkarırken, bir yandan da aynı bağlam ve varsayımların sınırlarını”[2] göstererek toplumsal ve bireysel kaygıları çözümlemeye olanak sağlar. Bu bağlamda romanlardaki kadın görünümleri yazarların modernleşmeyi nasıl algıladıklarını anlamada önemli bir gösterge kabul edilebilir. Özellikle erkek yazarların romanlarında modernleşmeyle gelen ahlâkî endişelerin kadın kahramanlara yüklendiği görülür.

Ayşe Saraçgil’e göre ilk romanlar yazarların önerdiği değişim ideallerinin yanı sıra değişime uyum sağlamaktaki psikolojik ve kültürel zorlukları da yansıtmaktadır.[3] Tanzimat’tan itibaren romanlarda dile getirilen zorluk, ataerkil kurallara göre düzenlenen kadın rollerinin değişimle bürüneceği yeni biçimler ve ahlâkî yozlaşmadır.  “ Bu arzuyla şekillenen eril modernlik ‘yeni kadın’a takip etmemesi gereken yolları, yanlış rotaları ve öykünmemesi gereken yaşam biçimlerini, romandaki kişi ve olay örüntüsünü kullanarak tasvir eder. Bu tasvir esas olarak topluma karşı görevler anlatılırken kadın ve erkek ilişkisinde geçerli olması gereken cinsel ahlaka ilişkin ilkeler ve öğretiler ile ilgilidir.”[4]

Sandra M. Gilbert ve Suzan Gubar Tavan Arasındaki Deli Kadın adlı eserlerinde romanlardaki kadın imgeleri üzerinden hareketle cinsel ideolojileri, klişe kadın tiplerini saptayarak verilerin feminist eleştiri ve yorumlarını yaparlar.[5] Ortaya çıkan çarpıcı gerçeklerden biri erkek yazarların yarattıkları iki klişe kadın tipidir. ‘Evdeki Melek ve Canavar’ adını verdikleri bu iki kadın tipi, hemen tüm yazarlarda tekrarlanan bir motif haline gelmiştir. ‘Evdeki Melek’, ataerkil düzenlerle uyumlu, sadık, uysal, hoşgörülü ve itaatkârdır. Kendini evine ve çocuklarına adayan bu kadın tipi erkeğini mutlu etmeyi görev bilen, erkek egemen değerlere tehdit oluşturmayan özelliklere sahiptir. ‘Canavar’ tipi ise, hazlarına ve bağımsızlığına düşkün, başkaldıran, hayır diyebilen, erkeklerin kendisine uygun gördüğü rolleri benimsemeyen, kötülük yapmaktan çekinmeyen ifrat kadın tipidir.  Berna Moran, “melek ve canavar” tiplerinin Türk edebiyatında da üretildiğini belirtir ve bu tiplere “kurban ve ölümcül”  kadın adlarını verir.[6]

Birçok romanında kadın ve aileyi ele alan Ahmet Mithat Efendi genellikle erkek egemen yapıyı pekiştiren, geleneğin belirlediği sınırlardan çıkmayan melek tipli kadın kahramanlarını idealize eder. Ölçülü modernleşmeyi savunan yazar için ‘ölçü’ yeni kadın kimliğinin kurgulanmasındadır. Eğitim alan, kitap okuyan, verili değerleri sorgulamaya başlayan kadının nerede durması gerektiği konusu Ahmet Mithat Efendi’nin zihnini hep meşgul eder. Bu nedenle eserlerinde Doğu-Batı sentezini gerçekleştirmiş, kendi geleneğinden kopmadan ölçülü modernleşmiş, eğitimli ve kültürlü kadını ideal kadın olarak vurgular. Felsefe-i Zenan’da kitap okuyan, hatta okuyup öğrenmeyi birincil hedefleri haline getiren ve bu nedenle evlenmek istemeyen kadın kahramanlara yer veren yazarın 40 yıl sonra kaleme aldığı son romanı Jön Türk (1910) okuyan kadına dair endişelerini yansıtması bakımından dikkat çekicidir. Zira okuyan/Batı tarzı eğitim almış kadının yazarda yarattığı endişe ve huzursuzluk Jön Türk’te (1910) ‘feminizm’ kavramını da içine alarak genişletilir.

Ahmet Mithat Efendi’nin eserlerinde ısrarla durduğu konu ‘terbiye-i nisvan’ yani kadın ve genç kızların eğitimi, terbiyesidir. Bu konudaki sorumluluğu babalara yükleyen yazar kurgu dünyada edebi babalık ile kadın kahramanları üzerinde eril tahakkümünü kullanır. Jön Türk’te Ahdiye ve Ceylân aracılığıyla tartışılan esas problem otorite figür babanın tavır ve davranışlarının nasıl olması gerektiği hakkındadır. Zira yazarın idealize ettiği evdeki melek Ahdiye ile canavar Ceylân’ın kişiliklerinin gelişimini ailelerine özellikle de babalarına bağlar. Eserde klasik Osmanlı düşüncesine göre yetiştirilmiş Ahdiye ile Batılı eğitim almış ve feminizmi benimsemiş Ceyân’ın değer yargıları çarpıştırılarak dönemin temel sorunsalı yanlış Batılılaşmanın kadınlar için yaratacağı ahlâkî yozlaşma dile getirilir.

Ahdiye, Harbiye çıkışlı, Arapça ve Farsça bilen, kadın eğitimini gerekli bulan Gazanfer Bey ile tek eğitimin din eğitimi olduğuna inanan, hayata kapalı, evinin sınırları içinde yaşayan  Dilşinas Hanım’ın kızıdır. Gazanfer Bey’in ölümüyle kızının sorumluluğunu tek başına üstlenen Dilşinas Hanım Ahdiye’yi devrin şartları gereği sıbyan mektebi ve ibtidaiye gönderir. Yeni usullerde eğitim alan Ahdiye bu okullarda Kur’an ve tecvit de öğrenir. Yazarın cahil bir kadın olduğunu belirttiği Dilşinas Hanım, Ahdiye’nin evlenecek yaşa geldiğine inandığı için eğitiminin devam etmesini istemez hatta  Ahdiye’yi Darülmuallimat’a göndermesini telkin edenlere şiddetle karşı çıkar. Bu nedenle Ahdiye evde Hoca Abdüllatif Efendi’den Arapça Farsça dersleri almaya başlar. Geleneği temsil eden anne Dilşinas Hanım’ın Ahdiye üzerinde egemenlik kurduğu görülür. Okuduğu kitaplar dahi annesinin kontrolü altındadır. Bu nedenle Ahdiye’nin kütüphanesinde sadece İslâm tarihi ve ilmihal kitapları gibi dinî kitaplar yer alır  Ahdiye’nin Muhammediye, Ahmediye, Battal Gazi okuyabilirken Aşık Garip, Şah İsmail ve özellikle de yeni çıkan kitapları okuması kesinlikle yasaktır. Arapça Farsça’ya hakim olmasının yansı sıra biçki dikiş de bilen eski ile yeniyi sentezleyen mükemmel bir eğitim aldığı dile getirilen Ahdiye’nin okuduğu kitaplar sadece din kitapları ile sınırlıdır.

Ceylân,  büyük bir konağın kethüdası alafranga Kâzım Bey ile bir zamanlar rakkaselik yapan ‘oldukça hoppa’ bir cariye iken evlendirilerek azat edilen Sezayıdil Hanım’ın kızıdır. Yazar “ Anası babası hakkında vermiş olduğumuz malûmat Ayşe Ceylân Hanım’ın menşeini tayine kifayet eyler.” (s.63) cümlesiyle Ceylân’ı aile faktörüne bağlayarak canavarlaştıracağını okura sezdirir. Oysa Ceylân, evdeki melek Ahdiye’den daha bilgili ve kültürlü bir genç kız olarak yetiştirilir. Üstelik Ahdiye’den çok daha zekidir. Konuşmaya başladığı andan itibaren zekâsıyla etrafındakilerin dikkatini çeken Ceylân Fransızca öğretmenlerinin paylaşamadığı bir oyuncağa dönüşür. Hatta yazar onu düğmesine basılınca konuşan Beyoğlu bebeklerine benzetir.

Çok güçlü bir hafızaya sahip olan Ceylân on yaşına geldiğinde Fransızcayı ana dili gibi bilen bir çocuk olur.  Asıl ismi Ayşe olmasına rağmen çocukluğunda ona Fransız öğretmenlerin hitabı olan ‘biche’ nin karşılığı Ceylân ismini kullanır. Ayrıca babasından yazı dersleri de alır. O kadar yeteneklidir ki yazısı kadın yazısı seviyesini geçerek adeta babasının yazısından ayırt edilemeyecek duruma gelir. Fransız öğretmenlerinden piyano, arp keman ve raks dersleri alan Ceylân,  yazarın  ‘hukuk-ı tabiye-i nisvaniye’ olarak Türkçeye çevirdiği Feminizme dair her türlü ‘ileri fikri’ de alır.  Feminizme dair dergi ve kitaplardan öğrendiklerini kendi hayatında uygulamak isteyen Ceylân okuduklarından hareketle Avrupa’da bile henüz tartışılmaya başlanmış olan  ‘mariage libre’ (serbest evlilik) fikrini savunmaya başlar.

Yazar, Ceylân vasıtasıyla yanlış eğitim ve terbiyenin neden olacağı ahlâkî yozlaşmayı vurgulamak adına esere Nurullah figürünü ekler. -Kadın ahlâkını cinsel ahlâkla eşdeğer görmek ve bunu bir erkek figür ile sınamak yaygın bir yöntemdir. -Ceylân, Nurullah ve Ahdiye arasındaki ilişkiler ağı üzerinden Ceylân’ı canavarlaştıran süreci betimler. Nurullah ile kadın-erkek ilişkileri, flört, evlilik ve feminizm hakkında yaptıkları sohbetlerde Ceylân’ın söylemleri  Nurullah’ı -dolayısıyla yazarı ve devrin aydınlarını- şaşırtan ve  korkutan fikirler içerir.

Ceylan’ın çocukluk arkadaşı olan Nurullah, Rakım Efendi’yi (Felâtun Bey ile Rakım Efendi) andıran ölçülü Batılılaşmış, muhafazakâr bir Osmanlı erkeğidir. Çocukluğa dayalı tanışıklıktan dolayı teklifsizce görüşebilen Ceylân ve Nurullah arasındaki diyaloglar toplumsal değişim sürecinde kadınların geçirdiği zihinsel değişim açısından önemli veriler içerir.  Ancak yazarın onaylamadığı Ceylân’ın düşünceleri, geleneği ve kültürü temsil eden Nurullah tarafından da aykırı bulunur. Bu nedenle Ceylân Nurullah’a onu sevdiğini itiraf ettiğinde  Nurullah şöyle bir tepki verir:

“Vakıa bizim hissiyat-ı kavmiyyemize göre bir kız  “sevdim” demeyecek. Yalnız sevildiğini kabul istidatında bulunduğunu gösterecek. Bizim hiss-i şairanemize göre bir kız bir peri-i dil-sitandır ki kürsüsü üzerinde kemal ve vekar ile oturacak ve erkek tarafından onun zir-i pay-i kürsüsüne arz ve takdim olunan tuhfe-i garamı reddetmesiyle kabul eylemiş olacak. Maahaza gerek kadında gerek erkekte görülen terakkiyat-ı fikriye şimdi bu hisleri safderunluk derekesine indirmeye yüz tutmuştur. Onun için ben de bunları la-yetagayyer addetmeye lüzum görmüyorum. “Sevdim” demenize ses çıkarmıyorum. Ama bir şart ile ! Bu hududun haricine çıkmamak şartıyla.”[7] (s.49)

Ceylân, Nurullah’ın kadını pasifleştiren yaklaşımlarına ve kadın – erkek arasındaki eşitsizliği, toplumsal cinsiyet rollerinin yapılandırdığı yapay farka şöyle itiraz eder:

“Nasıl olur ki bir delikanlıya her şey caiz, her şey mubah olsun da biz kıza hiçbir şey caiz, hiçbir şey mubah olmasın? Delikanlı her gördüğü kadına, kıza göz koyup bıyık burabilsin de kız, hatta yahut kadın bir hafif tebessüm bile edemesin. Bir erkek için tecviz olunabilen serbestliğin yüz binde birisi bir kadında, bir kızda görülecek olsa mahvolduğu an o andır. Biz, erkek efendilerin adeta eğlencesi olmuşuz, kalmışız… Bize karşı her hal ve tavırda onlar muhtar, müstahak. Biz? O! Biz eşyadan madut. Hayvandan bile madut değil, nerede kaldı ki insandan madut olalım.” (s.55)

Kadını nesneleştirmiş ve tüm toplumsal değişimlere rağmen hâlâ bir özne olarak görmek istemeyen toplumsal kuralları  benimsemeyen Ceylân, Nurullah ile temsil edilen eski değerleri, geleneği Doğu zihniyeti ile ilişkilendirerek eleştirir:

“Hangi medeniyetin kanunları? Menşe-i Hindistan’a kadar varan yedi sekiz bin senelik medeniyet-i Brahmaniyye kanunları mı ? Gözlerinizi yalnız şarka dikip oradan ayıramayacağınıza biraz da garba çevirseniz a? Avrupa ve Amerika’nın yeni medeniyeti “ medeniyet” değil midir? Her tarafta hukuk-ı nisvan davasıyla kıyam olunmuyor mu? “ Nisvan” deyince kızlar dahi dahil değil midirler? Acayip! Bu ne kadar haksızlık? Bir beyefendi teehhül edecek. Görücüler gelir. Cariye alacaklarmış gibi kız uzun uzadıya muayene ederler. Beğenip beğenmemek hakk-ı muhakkiranesi bunlarda. İlk muayenede beğenirler ise ikinci muayenede nefesini koklarlar. Gece horlayıp horlamadığını tahkik ederler. Bilmem ne, bilmem ne ? Sonra da utanmadan çeyizini sorarlar. Babasının servetini sorarlar. Bunlar ne ? O biçare kız varacağı herifi rüyasında bile göremez. “Pek alafranga” diye bazı daha çürük akıllıların tayiplerine rağmen damat beyin bir fotografyası irae olunur ise o!… yeni moda, alafranga bir iş olur. Her ciheti kız için bir gune hakaretten ibaret olan düğün yapılır. Badema kızcağızın dirliği düzenliği kocasının ağzından çıkacak iki kelimeye merbut kalır: “Boş ol!” Nuri Bey hala bu fikirlerde misiniz? Hala bunu medeniyet diye kabul ve tasdik edecek fikirde misiniz? ” (s.51)

Kahramanları üzerindeki ataerkil mülkiyet hakkını kullanan yazar, aman bu Türk kızı ne başı açık şey! Ne cür’etli şey! Bu kız değil adeta bir delikanlı. Hem de cür’etini ser-bazlık derecelerine vardırmış en tehlikeli bir delikanlı” diye Avrupalı kızlar dahi Ceylân’ın yanından kaçarlardı.” (s.58) diyerek Ceylân’ın söylemlerini açıkça eleştirir. Ceylân’ın kendisini her bakımdan Nurullah ile eşit gören yaklaşımı hem Nurullah hem de yazar için aşırı serbest bulunur. Pasif, itaatkâr kadın tipine alışık bir erkek için Ceylân’ın fikirleri toplumsal kabulün sınırları dışında kalır. Ceylân bu bakış açısının sebebi olarak kadınların cahil bırakılmasını gösterir.

“Veriniz kadınların hukukunu kendi ellerine, bakınız kadınlar kendi hukukunu muhafaza edebilirler mi edemezler mi görünüz. Fakat karşınızda bir alay cahil ve miskin bulundukça istediğiniz gibi hükmeder, keyfiniz veçhile oynarsınız.” (s.57)

Susan, geride kalmayı bilen, itaat eden kadın tiplerinin varlığını eğitimsizliğe bağlayan Ceylân bu tip kadınların yüceltilmesini bir zihniyet meselesi kabul ederek itiraz eder. Eser boyunca Ceylân’ı canavarlığını vurgulamak isteyen yazar, onun tüm söylemlerini eleştirerek toplumsal kabullerin dışına çıkartır. Ahdiye’yi övmek adına Ceylân’ı çok zor durumlarla sınar ve ona hatalar yaptırır. Nurullah’ı çok seven ve birlikte olmak isteyen Ceylân kurduğu bir oyunla ondan hamile kalır. Ancak Nurullah aile ve arkadaşlarının yönlendirmeleriyle Ahdiye ile evlenir. Zira Ceylân’ın eşitlikçi tavrı ve özgürlük anlayışı Nurullah’ı korkutur. Çocuğu kabulleneceğini ama Ceylân’ı istemediğini belirten Nurullah’a Ceylân ‘son bir kötülük’ yapar ve onu yanlış bilgilerle, babasının yazısını taklit ederek saraya jurnaller. Eser Nurullah’ın sürgüne gönderilmesi ve Ceylân’ın intiharı ile sona erer. Kültürel ve ahlâkî yozlaşmayı kadın terbiyesi ile ilişkilendirmek isteyen yazar Ceylân’ın intiharını da şöyle ifade eder:

“Serhafiye Feyzullah Efendi’ye mensup olan Kâzım Efendi’nin kızı feminizm daiyelerinin en muzır cihetlerinde tebahhur ederek iğfaline çalıştığı bir delikanlı ile hülya ettiği izdivaca muvaffak olamadığından galebe-i yeis ile çıldırmıştı. Bir iki gün etibbanın müdâvât-ı şedîdesine rağmen buhâr-ı cinnete devam eyledikten sonra lâbis olduğu elbise üzerine beş altı kadeh petrol döküp tutuşturarak cayır cayır yanmış ve şuraya buraya koştukça haneyi dahi yakmaya ramak kalmış iken yetişilip mukaddemat-ı harik itfa edilmiştir. Mevlâ taksiratını affeyleye.”   (s.234-235)

Ceylân’ın ölümcül/kötücül yapısını aldığı yanlış terbiyeye ve feminizme bağlayan yazar Ceylân’ı intihar ile cezalandırır Ahdiye’yi ise Nurullah ile evlendirerek adeta ödüllendirir. Ceylân’ın cezası başkaldıran kadına, toplumsal uyarıdır, toplumun cezasıdır. “Ahmet Mithat’ın romanlarında çok yinelenen bir tema kimlik bunalımı temasıdır. Kültürü inkâr, babayı inkâra eşittir ve kişiyi felakete sürükler.”[8] Toplumsal değerleri kabul etmeyen Ceylân’ın akıbeti bir örnek olarak sunulur. Birçok araştırmacı Ahmet Mithat Efendi’nin  kadın terbiyesinde babayı esas aldığını belirtir ve  Ceylân’ın görece yozlaşmış kişiliğini babası Kâzım Bey’e bağlar. Melin Has Er Ahmet Mithat Efendi’nin yeniliklere açık bir yazar olduğunu ama cemiyeti ayakta tutan değerlere de sıkı sıkıya bağlı olduğunu belirtir ve yazarın Ceylân’ı Türk-İslam ahlak ve aile anlayışına dayanan bir değerlendirmeye tabi …”[9] tuttuğunu belirtir. Ceylan’ın modern hoppa ve ahlaki değerleri hiçe sayan yapısının sebebi olarak babasını gören Melin Has Er, “ Yine de aile reisi, baba, olması dolayısıyle Ceylan’ın dejenere olmasında ve düşmesinde Kazım Bey’in payı büyüktür.”[10] cümlesiyle ifade eder.

“Daima cemiyetin değerler sistemi ile kadının duyguları arasında bir uzlaşma zemini bulmaya çalışan muharrir, onun aile ve cemiyet içinde, anne ve zevce olarak üzerine düşen vazifeleri titizlikle yerine getirmesi ve böylece layık olduğu saygı, sevgi ve ihtimamı görmesi hususunda ısrar etmiştir. Zira Ahmet Mithat Efendi’nin gayesi ailenin ve cemiyetin huzur ve saadetine hizmet etmektir.” [11]

Melin Has Er’in eserin değerlendirmesinde izlediği yöntemin erkek egemen bakış açısını pekiştirir nitelikte olması dikkat çekicidir. Roman ve yazar üzerinden hareket ediyor ve romanın yazıldığı zamanı esas alıyor olsa bile babayı ‘aile reisi’ kabul etmesi, kadının ‘anne ve zevce’ özelliklerine atıf yapması eril değerler sistemine  özgü yargılar içerir.

Peki, Ahmet Mithat Efendi’nin 1910 yılında yazdığı bu eserde canavar tipli bir kadın kahraman üzerinde durmasının anlamı nedir? Üstelik o dönemde hem gerçek hayatta hem kurgu dünyada eğitim alan, kitap/roman okuyan, meslek sahibi olmuş, toplumsal hayatın içinde yer almaya başlayan birçok kadın varken Ahmet Mithat’ın kadına/kadınlara dair yaşadığı endişe ne ile açıklanabilir?

Nurdan Gürbilek, Erkek Yazar, Kadın Okur adlı yazısında erkek yazarların kadın okura dair duyduğu endişeleri irdeler ve bir okur-yazar anlaşmasından söz eder. Gürbilek’e göre erken dönem erkek yazarların romanlarında sürekli roman okuyan, hayatını okuduğu romanlara göre düzenleyen, roman kahramanlarına özenip gerçekle bağlarını yitiren kadın kahramanların öne çıkması dikkat çekicidir. Gürbilek bu durumu erkek yazarların kadın okura dair hissettikleri endişe ve korkuyla ilişkilendirir. Dikkat çeken bu motif okuyan, okudukça hataya sürüklenen kadın kahramanların bovarist etkiye kapılmasından çok yazarın kendi endişeleri ve aşamadığı kemikleşmiş inançları hakkında fikir vermektedir. [12] Bu bağlamda Ceylân’ın ‘maria libre’ fikrini ve feminizmi kitaplardan öğrenmesi;  Batı’dan bazı bilgileri eksik bazı bilgileri fazlaca alması Ahmet Mithat Efendi’nin hâlâ yenemediği korkularını/endişelerini gösterdiği söylenebilir. Mahrem alanın temsili olarak gördüğü ‘kadın’ birçok açıdan yazarda şüphe yaratmaktadır. Eserde yazarın,  feminizme ve feminizmin  sebep olacağı etkilere de kuşkuyla yaklaştığı görülür. Zira Ceylân’ın canavarlığını ve kötü sonunu feminizme bağlar. Feminizmin temel problem alanı ataerkilliktir. Bir cinsin diğer cins üzerinde kurduğu denetimi ve izlediği ötekileştirme/ikincilleştirme politikasını eleştirir. Kendi varlığını ve haklarını sorgulayan kadın/kadınların verdikleri mücadele dogmatik kabullere bir meydan okuma ve başkaldırıdır. Erkek egemen yazınsal dayatmalara maruz kalan Ceylân da devrindeki genç kız ve kadınlardan farklı fikirlere sahip olduğu için ataerkil gözün onay çemberinden geçemez. Hırsından, deliliğinden etrafına kötülükler saçan bir ifrat kadına dönüştürülür. Erkek egemen toplumlarda, başa çıkılamayan, ehlileştirilemeyen, eril normlara karşı çıkan ya da bunları aşındırma potansiyeli taşıyan kadını deli, canavar veya ruh hastası olarak itibarsızlaştırmanın sıklıkla kullanılan bir strateji olduğu görülür.[13] Ancak eserde gözden kaçırılmaması gereken nokta Ahmet Mithat Efendi’nin Ceylân’ı canavarlaştırırken/itibarsızlaştırırken ona bir ‘özne’ kimliği de vermiş olmasıdır. Kadını hâlâ eş ve annelik rolleriyle sınırlayan, aldığı eğitimi sadece çocukları için kullanması gerektiğini dikte eden, kadının itaatkâr, uysal görmek isteyen  toplumsal kurallara hayır diyen bir kadındır çünkü Ceylân. Söylemlerinin ve eylemlerinin arkasında durabilen, evlenmek istediği kişiyi seçme özgürlüğüne sahip olduğunu düşünen sevgisini ya da nefretini dile getirebilen kendini özne /ben olarak ifade edebilen güçlü bir kadın tipidir.  Evdeki Melek Ahdiye ise romanda sadece “ annesinin kızı, Nurullah’ın eşi ” olarak yer alır. Ahdiye’ye dair bilgiler başkaları üzerinden verilir, annesinden gizlice roman okuması dışında bireysel bir tepkisi/davranışı görülmez. Evleneceği kişiyi de hayatına dair tüm kararları veren annesi belirler. Ahmet Mithat Efendi’nin ideal kadın olarak sunduğu Ahdiye seçen değil, seçilen, iyi huylu, benliksiz bir kadın olmaktan öteye gidemez.

 

Ahmet Mithat Efendi, Jön Türk, 1.B., (haz.) Kazım Yetiş, Ankara, Atatürk Kültür ve Tarih Yüksek Kurumu Yayınları, 2003.

 

 

[1] Serpil Sancar, Türk Modernleşmesinin Cinsiyeti, İletişim Yayınları, 2012, s. 127

[2] Sibel Irzık,Jale Parla (der.),  Kadınlar Dile Düşünce: Edebiyat ve Toplumsal Cinsiyet, 4.B., İstanbul, İletişim Yayınları, 2011, s. 9

[3] Ayşe Saraçgil, Bukalemun Erkek, İstanbul, İletişim Yayınları, 2005, s.20

[4] Serpil Sancar, a.g.e., s.129

[5] Sandra M. Gilbert, Susan Gubar, Tavan Arasındaki Deli Kadın, (Çev. Nil Sakman , Aylak Adam Yayınları, İstanbul, 2016

[6] “ Benim “kurban” ve “Ölümcül Kadın” dediğim bu tipler Gilbert ve Gubar’ın melek ve canavar tiplerinin özelliklerini taşırlar. Kurban tipi masum, namuslu, yumuşak başlı, uysal ve kendini erkeğini mutlu etmeye adayan genç kız ya da kadın olarak çizilmiştir romanlarda. Şemsettin Sami’nin “ Taaşşuk-ı Tal’at ve Fitnat” adlı romanının kahramanı Fitnat, Namık Kemal’in “ İntibah” ındaki Dilaşup, Ahet Mithat’ın “ Felatun Bey ile Rakım Efendi” sindeki Canan, Sami Paşazade Sezai’nin “ Sergüzeşt” indeki Dilber, erkek yazarların ideallerindeki melek huylu, güzel ve erkek egemenliğini severek kabullenmiş kadınlardır. Tanzimat romancılarının işlediği karşıt tip, ölümcül kadını ise, erkeğin egemen olduğu toplumda, otoriteye başkaldıran bağımsız kadını temsil ettiği için melek değil şeytan olarak sunulur okura. Hile, yalan, entrika, cinayet onun silahlarıdır. İntibah’daki Mahpeyker’i Nabizade Nazım’ın Zehra’sını, “ Yeryüzünde Bir Melek” deki Arife’yi bu tipin örnekleri arasında sayabiliriz.” Berna Moran, Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, Cem Yayınları, İstanbul, 1991, s.232

[7] Ahmet Mithat Efendi, Jön Türk, 1.B., (haz.) Kazım Yetiş, Ankara,  Atatürk Kültür ve Tarih Yüksek Kurumu Yayınları, 2003 (Alıntılar bu baskıdandır.)

[8]Jale Parla, Babalar ve Oğullar Tanzimat Romanının Epistemolojik Temelleri, 9.B., İstanbul, İletişim Yayınları,  2011, s. 30

[9] Melin Has Er, Tanzimat Devri Türk Romanında Kadın Kahramanlar, 1.B., Ankara, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, 2000, s.211

[10] Has Er, a.g.e., s. 211

[11] Has Er, a.g.e., s. 211

[12] Nurdan Gürbilek, Kör Ayna Kayıp Şark, Metis Yayınları, İstanbul, 2004, s.17-51

[13] Nil Sakman, Kendine Ait Bir Kalem, İthaki Yayınları, İstanbul, 2018, s.23

 

Hande Balkız – Özyaşam Öyküsü
7 Eylül 1982’de İzmir’de doğdu. Mustafa Kemal Atatürk hayranı. Okumaya öğrenmeye doyamadığını/doyamayacağını anladığı hece kitabından, romanlara geçiş yaptığında, ‘edebiyatçı’ olmaya karar verdi. Eskişehir Anadolu Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde başlayan edebiyat öğrenciliği, 2010 yılında Uludağ Üniversitesi’nde Doktora eğitimine başladığında hız kazandı. Hem zeki hem de gerçek bir sarışın olduğu için, “Türk Romanında Erkek Egemen Topluma Başkaldıran Kadınlar” adlı teziyle Dr. unvanını ancak 2017’de alabildi. Kadın edebiyatı, kadın başkaldırısı, beden sosyolojisi, yabancılaşma, ve zaman çalışmayı en sevdiği konular. Masallara, şamanlara, rüyalara inanıyor. Yazarların bilinçaltı dehlizlerinde dolaşıp, onların roman kahramanlarına yakalandığı anları bulmaktan keyif alıyor. Makale, eleştiri, deneme ve şiir yazıyor. Roman da yazabileceği günleri hayal ediyor.