Ömürcan Bozali

03 Kasım 2018

 

Dünyanın En Güzel Arabistanı, 1959 yılında, Türk şiirinin unutulmaz mihenk taşlarından biri olacağını belki de şairi, yayımcısı dahi farkında olmaksızın yayınlanır. Bu kitap Turgut Uyar’ın 1952 yılından beri süren suskunluğunun son bulduğu anlamına gelir. 1952 yılında yayınlanan Türkiyem isimli şiir kitabında dil ve üslup bakımından daha çok Garip akımının etkileri sezinlenen Uyar, Dünyanın En Güzel Arabistanı’yla artık “başka” bir şiir yaratacağını en somut şekilde gösterir.

Türkiyem’de daha sade üsluba sahip olan, daha düz bir söylemin etkisinde olan Uyar, şiir yazmadığı dönemin ardından Dünyanın En Güzel Arabistanı’yla bir başka şair olarak okurun karşısına yeniden çıkar, fakat önceki dönem şiirlerini yok saymaz. Okur için yıllarca unutulmayacak şiirler içeren bu kitapta dipnotlarda yaşayan bir roman karakterimiz var: Akçaburgazlı Yekta…

Akçaburgazlı Yekta, kalabalık şehre sonradan gelip yerleşen, bir dairede dosya düzenleyerek geçimini sağlayan, çok farklı yaşlarda bir karakter. Onu bazen otuzunda, bazen daha genç ya da yaşlı olarak tahayyül ederiz. Hayatında bazı kopukluklar var, başından geçen olayların bir kısmı okur tarafından bilinmez. Büyük şehirdeki bulvarlardan, binalardan, çatılardan, bakkal dükkânlarından, tamir evlerinden, otellerden, pis lokantalardan, çiçekli elbiseleriyle yabancı kalabalıktan artık nefes alamayacağı bu kadar karmaşadan bunalan, gündüzleri deli gibi çalıştığı halde geceleri serkeş yaşayan bir yitik karakter. Öyle ki binaların artık çevresini işgal ettiğini düşünür, gökyüzünün ulaşılmazlığı, görünmezliği onu huzursuz eder. Belki de birlikte sevinilebilecek bir ortak mekân olan gökyüzü de çatılar tarafından örtülür. Bir şeyin, belki duyumsamanın, bu kadar çok şey içinde yitip gittiği naylondan bir yaşantıyı sürdüren Akçaburgazlı Yekta, modernite tarafından boğulan, ezilen bir küçük insandır.

 

Yekta İçin Bir Kronoloji*

Büyük şehre gelmeden önce ilk kez Hümeyra ile birlikte çıkar karşımıza Yekta. “Ben alıp başımı Akçaburgaz’dan gelmiştim/ O Hümeyra başka yerliydi/ Başgöz olduk çatı kurduk Tanrı tanık oldu/ Ekmeğimiz vardı/ Yatağımız kararlıydı hep öyle kaldı” Yekta, Hümeyra ile ortalama bir evlilik hayatı yaşar. Büyük beklentilere sahip değildir. Geçimlerini sağlayabilmek, düzenli olarak sevişebilmek ona yeter. “Önce Hümeyra vardı onunla çatı kurduk/ Onunla ev kurunca yanılmadık/ Durgunluğumuzda iyiydik onunla benim dünyamız o kadardı…” Sıradanlığın, beklentisizliğin, sadeliğin içinde böylece yaşamaktayken Hümeyra’nın kız kardeşi Azra ile daha duygusal bir yakınlık geliştirir. Azra, Yekta’ya unuttuğu bir duyguyu, bir ürpermeyi hatırlatır. Azra’ya daha büyük anlamlar yükler. Onun ulaşılmazlığı, Yekta’yı bir mıknatıs etkisiyle çeker. “Ben onunla vardım/ Bu duyguya inansın istiyordum/ Bir bunu kabul etsin bir inansın bir korkmasın bir anlasın bunun günah olmadığını yeter diyordum” Azra varlığıyla, Yekta’yı başka bir dünyanın varlığına inandırır. Onun yakınlarda, göz önünde ve dokunulmaz oluşu Yekta’yı büyüler. Sonrasında Azra da Yekta’ya yakınlaşır, onunla birlikte olmayı kabul eder. Yekta, Azra’yı elde edilemezliğiyle sever. Bu kabul ediş, hissettiği ürpertinin bozulmasına neden olur. Hümeyra ile sıradanlığın içinde küçük bir huzur yaşayan Yekta, Azra’nın gelişiyle kendini hatırlar. Ne Hümeyra, ne Azra ile mutlu olamayacağını anladığında onları geride bırakarak başka bir yere gider.

“Adile’yi buldum sevdim/ Yalnızlığım onun şehrine ısındı/ Yapılar önüme durmuyordu artık/ Sokaklar aldatamıyordu…”

Zamansal bir sıçramanın ardından Yekta’nın hayatında artık Adile vardır. Adile ile hem büyük şehir hem taşra yaşantısını denerler. “Akçaburgaz’da mutluydum onunla…” Adile Yekta’ya göre daha genç olan Erhan’ı bulur. Erhan’ın, birliktelikleri esnasındaki mutluluğunu görmek Adile’yi aslında kendine duyduğu aşkla büyüler. Yekta için Adile’nin onu aldatması önemli değildir, hem Erhan’la hem kendisiyle birlikte olabileceğini düşünür. Bu düşüncenin altında terk edilme korkusu yatmaktadır. Yekta; yalnız kalacağını, bir kadın tarafından terk edileceğini anladığı anda her şeyi bırakıp çok uzaklara gidebilecek çocuksuluğa, hamlığa sahip bir karakterdir. Büyüyememiş, sevgi ihtiyacını karşılayamamış, çiğ bir adamdır.

“Evleri gürültülü şehirden iki bin ayak uzaktaydı. 
Tahtadan yapılmıştı.
Beni kapıdan alırlardı, -hoş geldin- derlerdi, onları sevindirirdim.
Birlikte yaşıyorlardı, çocuksuzdular.“

Akçaburgazlı Yekta, artık büyük şehirde yerleşik bir yaşantıya sahiptir, otuzlu yaşlarının başındadır. İşyerinde birlikte çalıştığı yakın arkadaşı Sinan’a sık sık ziyarete gider, onun evinde her zaman oturacak bir yeri olduğunu düşünür. Sinan, Gülbeyaz ile birliktedir. Bir süre sonra Yekta ile Gülbeyaz, Sinan’ı aldatır. Sinan ve Gülbeyaz’ın çocuksuzluğu Yekta’nın zihninde onların bir aile olmadığı düşüncesini oluşturur. Çocuksuzluk, Yekta’nın Gülbeyaz’la birlikte olabileceği fikrini tetikleyen bir durumdur. Yekta, Gülbeyaz ile birlikte olmayı sürdürdükçe kutsal bir ilişki yaşadığını hisseder fakat ilişkileri kesintiye uğradığı her an utanç duymaktadır. Sinan’a Gülbeyaz’la olan ilişkisini itiraf ettiği takdirde Sinan’ın onları kolayca rahat bırakacağını düşünür.

“Beni elimden tutar belliyordum. ”

Sinan mahkemeye başvurarak, Yekta ve Gülbeyaz’ı zina yaptıkları gerekçesiyle şikâyet eder. “Bu, iki gücün bir yeniye varması, bir yeni yaratmasıydı. Bu çiftleşme değil, tekleşmeydi.” Yekta, Gülbeyaz ile yaşadıklarını bu şekilde tanımlarken, mahkemenin ilişkilerini zina olarak yaftalamasına hayıflanır. “Akçaburgazlı Yekta’nın Mahkeme Kararını Aldığında Söylediği Mezmurdur” şiiri bu hayıflanmanın kendisidir.

 

Akçaburgazlı Yekta Matah, Kutsal ya da Tabu Bir Karakter Mi?

Yekta’yı modernitenin hışmına uğramış, bozulmuş, mağaraya dönmeyi isteyen bir karakter olarak değerlendirebiliriz. Toplum denen şeyin oturmuş yazılı/yazısız kuralları Yekta’yı bir kalıba sıkıştıramaz. Yekta, bu kadar ayrıntı içinde karmaşıklaşan bir dünyadan dolayı bastıramadığı sevme ve sevilme ihtiyacını bir türlü karşılayamayan, fetihçi bir biridir. Sadelikten, basitlikten, durgunluktan yana olan bir yaşantıyı özleyen fakat o dünyaya bir türlü ulaşamayan karakterimizi hayvani yönleriyle de ele alabiliriz. Yekta için doymak, sevilmek, sevişmek yeterlidir. Tabu haline getirdiği belirli kuralları yoktur. Toplumun ona dikte ettiği namus kavramını benimsememektedir. Cinsel veya duygusal olarak tek eşlilik gibi bir kırmızı çizgiye sahip değildir. Yekta’yı bir anti kahraman olarak nitelendirmek mümkündür.

 

Akçaburgazlı Yekta Kim?

Yekta; alışabilmiş, uyum sağlamış, toplumun parçası olabilmiş insanların gözünden değerlendirildiği takdirde ayıplanabilecek bir karakter. Onu belirgin özellikleriyle var eden de zaten uyum sağlayamamış olmasıdır. Yekta, uyum sağlayamama halinin kendisidir. Yekta, düzenbaz kalabalığın, yani çoğunluğun, yargılayıcı toplumun gözünde bir sendromdur. Oysa Yekta zaafları, dürtüleri, uygunsuzluğuyla modernitenin her şeyi işgal ettiği; her bir kişinin kendi başına bir modernite halini almaya başladığı, modernite tarafından yutulduğu yüzyılda insan kalma durumudur. Ayak uyduramamak, bir bardağın şeklini alamamak insan yönümüzü ortaya çıkarır. İnsan yönümüz, sevme sevilme ihtiyacımızdır. İnsan yönümüz, kaçma isteğimizdir. İnsan yönümüz, yeniden deneme umudumuzdur. İnsan yönümüz, karmaşadan bunalmalarımızdır. İnsan yönümüz, yenilgilerimizdir. İnsan yönümüz, tutkularımızdır. İnsan yönümüzü kaybettiğimiz takdirde yerleştirildiği köşede güzel duran herhangi bir eşyadan farkımız kalır mı?

 

* Fırat Caner, Turgut Uyar’ın Huzursuzluğu, Bilken Üniversitesi, 2006

 

 

Turgut Uyar, Dünyanın En Güzel Arabistanı, Yapı Kredi Yayınları, 2016.

 

 

Ömürcan Bozali – Özyaşam Öyküsü

1991’de Trabzon’da doğdu. Karadeniz Teknik Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği Bölümü’nde lisans eğitimini tamamladı. Edebiyat ve tiyatro alanlarında çalışmalar yapıyor. Eleştiri, öykü ve çocuk edebiyatı türlerinde metinler yazıyor. Yazıları dergi, kitap eki, internet sitesi gibi çeşitli mecralarda yayımlanmaya devam ediyor.