Yıllar boyu klişelerle örülmüş, yapay mahalle tasvirleri yapıldı romanlarda; TV dizileri hâlâ bir şekilde şehre yapılan ihaneti, paranın iktidarını, kaybolup gitmiş bir masumiyeti mahalleler üzerinden aklamaya çalışıyor. Birbiriyle şakalaşan, mahallenin simgesiymiş gibi duran küçük esnaflar, her daim komşusuna yardıma hazır ev kadınları, hem efendi hem acar küçük çocuklar ve bilumum benzer imge yeniden ve sürekli üretiliyor beyinlerde. Sıkıcı, günden güne çöken, sefilleşen bir hayatın panzehiri mahalleler. Onu, mahalleyi, sevmek özlemek zorundasın. Bir yandan onlarca katlı gökdelenler yapılırken, engel olamadığından yıkıma, alışmak için suç ortaklığına, ruhun ve beynin yaşanmamış bir geçmişe, nostaljiye sığınmaya çalışıyor.

***

Hem algımızla oynayıp, inandırmak istediklerine inandırabiliyorlar bizi hem de istediklerini unutturup, istediklerini hatırlamamızı sağlıyorlar.”

 

Nilüfer Altunkaya üçüncü öykü kitabı “Sen Buralarda Yokken”de, Eskişehir’in eskiyen bir mahallesinde, hatırlamaya, inanmaya çalışıyor. Onun hatırladığı, inanmaya çalıştığı mahalle, yukarıda bize sunulan iğdiş edilmiş, gösteri dünyasına dönüşmüş mahallelerden farklı.

“Bir uzak masala bağdaş kuruyor” mahalleli. Altunkaya, Salih’i merkeze alıyor metinde, bir öte kahraman haline getiriyor. Korunuyor, özleniyor bu genç adam. Onun masalının etrafında anılar şekilleniyor, aşklar yarım kalıyor, kimi kadınlar terk ediliyor evlerine, kimi dışlanıyor, yok sayılıyor bir çırpıda.

Okudukça kendinizden bir şeyler bulabileceğiniz, tanıdığınız karakterlerle dolu değil bu mahalle. Gerçek mahallelerde, insanların hikâyeleri saklanır, sırlar tehlikelidir, baştan çıkarıcıdır çoğunlukla, kapı arkasında paylaşılır. Eski anlatıcıların, dengbejlerin, aşıkların yokluğunda hikâyenin, sırların, bireysel ve toplumsal sözlü tarihimizin paylaşımı sıkı sıkıya denetlenip, biçimlendirilir oldu. Hikayemiz, hepimizin hikayesi para ve güç kazandırıyorsa önemli artık. Kavga etmeden uzlaşmayı öğreniyoruz, sevmeden kavuşuyor aşıklar, tevekkülle karşılıyor işçi omzundaki ağırlığı. Trajediye zamanımız yok, komik bir fars çağı bize gereken. Yeni şehirlerde ve onun mahallesinde, yerleşime, yerleşikliğe dair akla gelen pek çok şey, adı konulmamış bir anlaşmanın parçası. Uyum sağlamak, zamanı gelince evlenmek, zamanı gelmeden çalışmaya başlamak, hayallerinden, seçimlerinden vazgeçmek ve bütün bu eksilmelerin geriye bıraktığı boşlukla büyüyor mahalle ve ülke. Çocuklar ve belki biraz da yaşlılar çıkartıyor keyfini mahallenin.

***

“Şehrin bütün bu şaşasından, ışıltılı vitrinlerinden ve lüks lokantalarından uzak, kaskatı bir yoksulluğun çaresizliğe dönüştüğü bu mahallenin duvarlarıyla çevriliydik. Herkes bu duvarlarda dışarıya taşmak için çırpınıyor, o imkânsız ışıltıya yaklaşmaya çalışıyordu.”

 

Öykünün arka planındaki dere sokağının ismi önemli bir metafor; eskiden pek çok şehirde bulunabilecek, etrafında yaşamın şekillendiği dereler, artık bir türlü bir araya gelip bir nehir halini alamıyor, gittikçe akışını yitiriyor, pisliğimizi boşalttığımız, kendi kaybolan, adı o mahalleye yadigar, çamur ve lağım birikintisi halini alıyor. Herkes bu derenin yaydığı kokudan kurtulmak için birbirinin üzerine basarak etrafını çeviren duvardan kurtulmaya çalışıyor. Yoksulluğun değil belki ama yoksunluğun kokusu içine siniyor. O mahalleden kurtulduğu zaman yeminler ediyor, bir daha geri dönmeyeceğini, bir daha başkasının sırtına basmasının gerekmeyeceğini düşünüyor. Ama o koku, o korku içine sinince, gittiği her yer duvar oluyor, aştıkça yükselen duvarlar ve belki de bazen aşmaya çalıştığı duvardan düşüyor ve geri dönüyor.

Altunkaya’nın mahallesinde belki en güçlü şekilde Sevtap hissediyor bu kokuyu. Duvarı biliyor, dışarıdaki dünyayı. Sadece mahalleden değil doğduğu evden de dışlanıyor, bir sürgün, kâbus haline geliyor mahalleli için. Sevmenin, düşmenin, yara almanın başkalarının iznine bağlı olduğu bir dünyada kendi uçurumlarından atlıyor Sevtap.

***

“Şimdi Zehra günün böyle orta yerinde kapıyı çarpıp nereye gidecek? Bir aile en çok da bu gidemeyişler değil mi?”

 

Mahallenin diğer kadınları terk edemedikleri o ailede, o büyük aile-mahallede, genç kızsa aşklarını gizlemek, yetişkin bir kadınsa kıymeti bilinmeyen bir hayatı terennüm etmek, yaşlıysa terk edilmek, hep korkmak, içine çığlıklar atmak, kaybolmak, silinmek, unutmak zorundalar. Bu zorunluluklar silsilesi içinde ailenin diğer yüzü babayı, erkeği gölgelerin arasında, bir ayağı şehirde, mahallenin ve ailenin kıyısında beklerken buluyoruz. Bir taşıyıcı işlevi görüyor erkek; zenginleşme umudunun, açlığa duyulan korkunun, geleneğin taşıyıcısı.

Altunkaya’nın ifadesiyle “ Fazla demli çay içmekten, ucuz tütünden bıyıkları sararmış, avuçları nasır dolu adamlar.” Bu adamları bırakamayan kadınlar, bir araya geliyor, bazen iç avlularda halı yıkıyor beraber, kapı önlerinde dertleşiyorlar, kimi zaman pazara, doktora beraber gidiyorlar. Kadın erkek gibi bir merkeze ihtiyaç duymayabiliyor, olduğu her yerde diğer kadınlarla beraber kaydını tutuyor gündelik hayatın, bu kayıtla sürekli anlamını yitiren mahallede bir anlam yaratmaya çalışıyorlar.

Ancak en güçlü, pervasız ve düşmüş olanın bile -ki bu öykü de Sevtap- bir erkeğe, dışarıya, yabancıyla kuracağı bir bağa, köprüye ihtiyacı var. Sevtap, bütün öykü boyunca geri dönmenin de gitmek kadar zor olduğunu bize anlatırken, kendisi arafta kalıyor, kabulleniyor yaşananları ama Salih’i yanına alıyor, onun fikrine, ondan geriye kalan kitaplara ve öykülerine gizlenmeye çalışıyor.

***

Her bir sokağa, eve, köşe başına, dükkânların ve insanların içine işleyen katılığa, donukluğa, ölgünlüğe inat,  Altunkaya ve kadınları suyla ve yağmurla özel bir ilişki kuruyor. Bütün öyküye yayılan, akan suya yüklenen, beklenen anlam ne? “Yağmura karışmak, eriyip akmak mı istedi?” Kadınlar yoksa bu durağanlığı, katılığı parçalayabilecek, yumuşatabilecek, katlanılır kılabilecek şeyin her yere sızan, her şeyi kaplayan yağmur olabileceği umudunu mu taşıyorlardı? Köpürte köpürte neşe içinde, el birliğiyle halı yıkarken de, derdini yanına almış pencereden dışarıyı izlerken de, kadınlar mahalleye, kendilerine ait umutlarını suya saklıyor gibiler. “Sabah serinliği yaz sonu müjdeledi. Önce yağmuru bekledi Gülsüm. Günlerce yağsın, sel bassın her yeri, tufan başlasın istedi”

Altunkaya’nın öyküyü oluştururken kullandığı yağmur ve su gibi pek çok farklı imge, metafor beklenmedik yerlerde karşınıza çıkabiliyor. Aynı zamanda şair olan öykücü, şiirin içinden öykü, öykünün içinden şiir çıkarmaya çalışıyor. Bir solukta okunup biten kitaplardan değil “Sen Buralarda Yokken”. Öykünün içindeki şiir açığa çıkabilmek için, okurun özenli ve dikkatli okumasını gerektiriyor. “Aynı bahçeye açılan kapılar…” gibi aynı öyküye açılan farklı öyküler var önümüzde. Mahallede yaşayan karakterler, belirgin bir olay örgüsüne bağlı kalmadan, ayrı bölümler halinde okuyucuya sunuluyor.  Altunkaya tek ve güçlü bir olayı merkeze almaktansa, karakterlerin iç dünyalarının, açığa çıkamayan beklentilerinin tasvirini, bir bütün olarak mahalle ve ona ait zamanın tasvirini yapmaya çalışıyor. Okur böylece farklı hikâyeleri, o hikâyelerin ihtiyaç duyduğu farklı anlatım biçimleriyle okuyabiliyor.

Altunkaya anlatımda zaman zaman örtük bir masalsılığı kullanırken, bazen anlatıcıyı değiştirebiliyor. Bir yazar olarak; o mahallenin kadınlarının anlatıldığı, o mahallenin kadınlarının anlattığı eski bir söylenceye konuk oluyor ve kendini gizlemeyip, açık ediyor.

İşte tam bu nokta da okurun metni takip ederken ihtiyaç duyduğu odak noktasının, ana karakterin bulanıklaşması ve birinci-üçüncü şahıs arasında gidip gelen anlatıcı tercihi, bazen hikâyeyi yavaşlatıp ritmin aksamasına neden olabiliyor.

***

Kurtarılmış, mistik mahalleler değil yazarın sonuç olarak varmak istediği nokta. Bilakis, kurtarılmaya, şükretme haline mesafe koyup farklı çiçek ve ağaçlardan oluşmuş, açık, canlı, değişken bir bahçe gibi tasavvur ediyor mahalleyi. Zehra’nın kendi öyküsünden sızan sesi belki biraz da bu kurtarılmaya, edilgenliğe karşı çıkış. “Ben mıhlanmışım bu eve, bana saplanmış bu ev. Kıraç, yitik, masalsız. Böyle günün orta yerinde kal. Senin zamanların olmasın hiç, hep başkalarının hayatını yaşa. Hep başkaları için.”

Ne nostaljinin silik aldatıcı imgeleri ne de belirsiz bir geleceğe havale edilen hayaller bizi tatmin etmiyor. Mahallenin ülke, şehir, o şehirde yaşayan insanlar gibi hem kendi bütünlüğünü, benliğini koruyabilmesi hem de şehre açılabilmesi gerekiyor. Belki de anahtar kavramlardan biri özerklik; bireyin, kültürün, hayallerin ve tabi şimdinin, anın özerkliği.

Geçmişle gelecek arasında kaybettiğimiz bir ‘şimdi’nin peşine düşmek, şimdi’nin sağladığı özgürlük ve güven duygusuyla ölümü ve yalnızlığı karşılamak, içinde yaşadığımız korku ve baskı imparatorluğunun dışına, mahallenin içine bakma fırsatını bize verirken; edebiyat şimdi’nin duygusuyla avare, doğrudan, yalın bir zihnin oluşmasına yardımcı olabilir. Şimdiye, anın geçiciliğine dair Altunkaya’ya katılmamak elde değil “Hani ne kolay söylenir, olması en imkânsız dilek; zaman dursa.”

 

 

Nilüfer Altunkaya, Sen Buralarda Yokken, Alakarga Sanat Yayınları, 2017.

 

Paylaş
Önceki İçerikDüşün Düşün
Sonraki İçerikGerçekleri Görmek, Duymak İçin Bir Çağrı: Şşşşt!
Avatar
1977 Ankara doğumlu. Üniversite yıllarında Edirne’de, “Arayış Tiyatro Topluluğu”; devamında İstanbul’da, “Tiyatro Firez” çatısı altında çeşitli oyunların yönetmenliğini üstlenmiştir. 2008 yılında “Mülksüzler” isimli aylık siyasi dergiye yazar olarak katkıda bulunmuştur. “Arche” ve “Bohça” adlı fanzinlerde yazmıştır. 2012 Ümit Kaftancıoğlu Öykü Ödülleri yarışmasına “Gece” isimli öyküsü ile katılmış ve mansiyon alan öykü, seçkide yayımlanmıştır. Uluslararası Ankara Öykü Derneği’nin 2014 Öykü Ödülüne layık görülmüş ve "Emanet Gece" isimli kitabı Dedalus Yayınları tarafından basılmıştır. Hâlen İstanbul’da İngilizce öğretmeni olarak çalışmaktadır.