Yazar Pierre Mejlak ile İrem Uzunhasanoğlu Söyleşisi

4 Mayıs 2018

 

ITEF 2018’in konuklarından Maltalı yazar Pierre Mejlak, yazarlığı ve eserleri üzerine İrem Uzunhasanoğlu ile bir söyleşi gerçekleştirdi. Onu Görmeye Gittim isimli öykü kitabı Kalem Kültür tarafından Türkçeleştirilen Mejlak, aynı zamanda Avrupa Birliği Edebiyat ödülünün de sahibi.

 

Sıcacık bir merhaba. Sohbetimize başlamadan önce Pierre J Mejlak’ı birazcık tanıyabilir miyiz? Ne iş yapar? Dünyanın neresinde yaşar ve meşguliyetleri nelerdir?

Ben Malta’da doğdum ve 2004’te, 22 yaşında ülkemi terk edip Belçika’ya yerleştim, hâlen orada partnerim ve iki çocuğumla yaşamaktayım. Halkla İlişkiler ve İletişim alanında çalışıyorum. Seyahat etmeyi çok seviyorum ve mümkün olduğunca seyahat etmeye çalışıyorum çünkü bu bana kendimi canlı hissettiriyor. Özellikle insanların transit geçtiği yerler beni çok etkiler, mesela tren istasyonları, havaalanları. Oralarda kendimi çok güvende hissederim ve insanları gözlemleyip onlar hakkında hikâyeler uydururum, nereye neden seyahat ederler, bekleyenleri kim –tabii eğer bir bekleyenleri varsa.

Avrupa Birliği Edebiyat Ödülü’nü kazandınız. Maltalı bir yazar olarak, bu kadar prestijli bir ödülü almanızın avantajları nelerdir?

Avrupa Birliği Edebiyat Ödülü, eserinizin diğer dillere çevrilmesi için harikulâde bir fırsat. Ne yazık ki çok az insan Maltaca biliyor ama eserimin diğer dillerde de var olması benim motivasyonumu hayli yükselten bir şey. Değişik kültürel altyapılara sahip insanların sizin eserinizi okuyup beğeniyor olması da müthiş tatminkar bir durum.

Haydi biraz da çok dillilikten bahsedelim. Gördüğüm kadarıyla Maltaca yazıyorsunuz ama İngilizceyi de geniş çevrelerde kullanıyorsunuz. Eserlerinizi İngilizce vermeyi de düşünüyor musunuz? Kendinizi en çok hangi dilde rahat hissediyorsunuz? Ana dilinizi kullanmanın ve kullanmamanın avantajları nelerdir?

Ana diliniz her zaman kendinizi en iyi ifade ettiğiniz dildir. Benim de kendimi en rahat hissettiğim yerdir. Pek nadir olarak İngilizce yazıyorum ama eğer Maltaca yazma şansım varsa hakkımı her zaman ondan yana kullanırım. Kendi dilimi çok seviyorum, özellikle de melodisini.

Öykülerinizde en çok kullandığınız temalardan birisi “aşk” diğeri de “geçmişi özlemek”. Yıllar geçse de aşkından hiç vazgeçmeyen İspanyol sevgili, geçmişi özleyen bir aşık ve bizi kucaklayan bunun benzeri bir çok örnek daha… Sizce nostalji temasını sıkça kullanan bir yazarın amacı nedir? Okurlarınız yazdığınız aşk hikâyelerine nasıl tepkiler veriyor? Ve son olarak hepimiz geçmişi mi özlüyoruz?

Geçmişi özlemekten çok, bize kendimizi güvende hissettiren ve oraya ait olduğumuzu bildiğimiz o yeri özlüyoruz. Nostalji teması bu kitapta önemli bir yer tutuyor, karakterlerimin çoğu ya geçmişteki anılarını tekrar yaşamak özlemindeler ya da onları bir kenara koyup gelecekte yaşayacakları anıların onlar için doğru bir deneyim olup olmayacağının kararını vermekteler. Geçmişin her birimizin üzerindeki etkisi, hayli ilgi çekici bir mevzu. Ve bunun daha da ilginci, insanların geçmişleriyle nasıl başa çıktığı, kimilerinin arkaya bakmadan yürüyüp gidebilme yetisi, kiminin de anılardan vazgeçemeyişi.

“Devlet Darbesi” isimli öykünüzde, ana karakter Facebook’ta yayımladığı Afrika hikâyesine herkesi inandırmayı başarıyor –Sophia hariç. The Times bile ondan alıntı yapıyor. Sosyal Medya hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce gerçek bir yer mi yoksa sahte bir dünya mı? Karakteristik özelliklerimizi gizliyor mu yoksa açığa mı vuruyor?

Sosyal Medya, henüz başlardayken, toplumun tam bir yansımasıydı. Ben, gündelik yaşamında içine kapanık insanların sosyal medyada açıldığına ve çevrimiçi daha çok arkadaşlık kurduğu söylemine katılmıyorum. Kendi deneyimlerimden yola çıkarak söyleyebilirim ki gündelik yaşamda sesi çok çıkan insanların sosyal medyaları da öyle -bunu birçok başka şeye uyarlayabiliriz, utangaçlık, arkadaşsızlık, zeka vesaire… Değişen şu ki; bu tehlikeli gelişim, sonrasında artık var olmayan bir gerçekliği yansıtmaya başladı ve böylece bizler de buna katkıda bulunur olduk.

“Samirah’yı Çağırmak İstiyorum” isimli öykünüzde farklı dinlerden olan iki aşığın ilişkisini vurguluyorsunuz. Bu öykü için ilhamınız neydi ve hâlen günümüz dünyasında devam eden kavgalar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu öyküyü Anna Lindh Vakfı’nın kısa öykü yarışması “Kelimeler Denizi” için yazmıştım ve sonuç olarak da birincilik kazandım. Ailelerin onaylamadığı ilişkileri yaşayan çocukların yaşadıkları her zaman ilgimi çekmiştir. Bu bir eşcinsel çift olabilir, dini ya da politik farklılıkları olan çiftler olabilir. Ya da başka başka sebepler. İşte bana bu hikâyeyi yazdıran kıvılcım buydu. Sorunuzun ikinci kısmına gelince, bize aşkı öğütleyen dinleri baz alarak çatışmak gayet talihsizce ve ironik.

“Papağanın Çığlığı” isimli öykünüz, Kate Chopin’in “Bir saatin Hikâyesi” isimli öyküsünü çağrıştırıyor. İşte tam da bu noktada durup size favori öykücünüzü sormak istiyorum. Kimleri okumayı tercih edersiniz? Geçmişten ve günümüzden kimleri okursunuz?

O öyküyü okumadım ama hemen okuyacağım. Patrick Süskind’in “Güvercin” isimli bir anlatısı vardır, sonu bir kuş tarafından gelen birinin öyküsüdür. Favori yazarlardan çok, favori kitaplarım vardır. Listemde Süskind’in Koku’su, Jhumpa Lahiri’nin ve Bernhard Schlink’in kısa öyküleri var. Ağırlıklı olarak çağdaş kurgu kitaplarını okurum, bu aralar ise kurgu olmayan kitaplardan daha çok zevk almaya başladım. En son okuduğum iki kitap ise Amerika’daki yoksulluğu anlatan Matthew Desmond’un Evicted kitabı ve DW Gibson’un New York’taki kentselleşmeyi anlattığı The Edges Become the Center kitabı.

Kalem Ajans’a da bir teşekkür borçluyuz ki bu güzel öykülerinizi okuyabildik. Kitabınızı okurken bazı duyguların nasıl da evrensel olduğunu düşündüm. Peki ya siz hiç konuşmadığınız bir dile sahip ülkelerde okunuyor olmak hakkında ne düşünüyorsunuz?

Benim için çok sihirli bir şey. Ve aynı zamanda sürprizlerle dolu, çünkü sizin de dediğiniz gibi, farklılıklarımıza rağmen aslında hepimiz aynıyız. Neticede hepimiz hayattan benzer şeyler bekliyoruz. İşte edebiyatın güzelliği de burada, farklı kültürlerden, farklı dillerden geliyor olsak bile bizi yakınlaştırıyor.

İtef ve Mevzu Edebiyat adına sorularımızı yanıtladığınız için size teşekkür etmek isterim.

 

 

 

Greetings and a warm hello. To start with, can we get to know Pierre J Mejlak a little bit? What does he do? Which part of the World does he live and his occupations?

I was born and raised in Malta. At the age of 22, in 2004, I left my country and moved to Belgium, where I still live with my partner and two children. I work in communications and public relations. I love travelling and try to do it as often as possible because it makes me feel alive. I’m fascinated by places of transit, such as railway stations and airports. I feel very comfortable in them and love to observe people and make up stories about them, where they are going and for which reasons, and who is expecting them, if anyone at all.

You won the European Union Prize for Literature. What can be the advantages of such a prestigious award as a Maltese author?

The EU Prize for Literature is an excellent opportunity to have your work translated into other languages. Very few people have access to Maltese and having my work available in other languages is very motivating. It is also a great source of satisfaction seeing your work being read and appreciated by people coming from different cultural backgrounds.

 

Let’s talk about Multi-Lingualism, as far as I can see, you write in Maltese language but also use English widely? Do you plan to write in English as well? In what language you prefer more comfortable and what are the benefits of using and not using your mother tongue?

Your mother tongue is very often the language that expresses you best. In my case it’s also the language I speak to myself in. Occasionally I write in English as well, but if given the chance I prefer to use Maltese – I love the language, especially its melody.

One of the themes that you widely use is love and longing for nostalgia. A Spanish lover who never gives up on her lover for years, a lover who yearns for his past and many more to welcome us in your stories. What is an author’s purpose of using nostalgia in a novel? How do your readers respond to your love stories? Do we all long for the past?

Rather than for the past, I think we all long for that place which makes us feel somewhat safe, the place where we feel we belong. Nostalgia is an important element in this book as the characters are either trying to re-live old memories, put them aside or manipulate future memories by choosing the right experiences to live or to avoid. The pull that the past has on each one of us is a fascinating subject. Equally fascinating is how people deal with their past – the ability of some to move on and not look back, and the helplessness of others to let go.

 

In the Coup d’état story, the main character makes everyone buy his Africa story on Facebook -except for Sophia. Even The Times quotes from him. What do you think of social media? Is it a genuine or a fake place? Does it reveal our identities or hide?

Social Media, in its infancy, was a reflection of society. I always disagreed with the argument that social media allows people who in their day to day life are not so social to open up and have more interactions online. From my experience with social media I always noted that loud people in the offline world are the loud people on social media and the same applies for everything else – humility, friendliness, intelligence etc. What has changed and it’s a dangerous development is that it has started to reflect a reality that does not exist and in so doing contributing to make it happen.

In “I want to call Samirah” story you put an emphasis on the strong bond between two lovers from different religions. What is your inspiration for this story and what do you think of the current fights going around in the World?

I wrote this story to take part in the Anna Lindh Foundation’s short story competition Sea of Words, which I ended up winning. I was always intrigued by the relationship between sets of parents whose children and in a relationship of which they do not approve. It could be a gay couple, a religiously or politically mixed couple or there could be other reasons. This was the spark which led me to write the story. Regarding the second part of your question, it’s always unfortunate and ironical when people fight on the basis of religions that preach love.

In “The Scream of the Parrot” story, we see a resemblance to the author Kate Chopin’s “Story of an Hour”. So at this very point, I would like to ask you about your favorite storywriter. Who do you like reading mostly? Who do you read from the past and present?

I never read that story but will now look it up. Patrick Suskind has a novella called “The Pigeon” which is also about devastation brought about by a bird. Rather than favourite writers I have favourite books. The list would include books such as Perfume by Suskind or the short stories of Jhumpa Lahiri and Bernhard Schlink. While I mostly read contemporary fiction, I have started enjoying more and more non-fiction titles. Two of the most recent ones I’ve read and utterly enjoyed were Evicted by Matthew Desmond on poverty in the United States, and The Edges Becomes the Centre by DW Gibson, on gentrification in New York.

 

Thanks to Kalem Agency that I had chance to read your wonderful stories. It made me think how some feelings are universal while reading your book. So how does it make you feel to be read in languages you don’t even speak?

It feels quite magical. And also surprising because, as you said, it shows you that after all, despite our different backgrounds, we’re all very similar. Ultimately we all seek the same things from life. That’s the beauty of literature in bringing us closer to each other, even if we use different languages and come from different backgrounds.

Thank you for answering our questions on behalf of Itef and Mevzu Edebiyat.