Romanın, öykünün, şiirin ya da edebiyatın başka bir türünün dünyayı kurtaracağına inananlardan değilim. Tıpkı sinemacı Abbas Kiarostami’nin bir röportajında, “Sanat, nefes alabilmek için yaşadığımız dört duvar arasına açılan bir penceredir,” dediği gibi okur için de benzer şekilde kitap nefes alma aracıdır. Kiarostami’nin bu sözünü uzun zamandır kendime bir tür rehber olarak görürüm. Yine de rehberlere kendimizi fazla kaptırmamamız gerektiği uyarısını da yapmadan geçemeyeceğim. Zira bu coğrafyada insanların başına hangi bela gelmişse arkasında mutlaka bir rehberin gizli emelleri olduğunu maalesef çoğumuz yaşayarak öğrendik ve hâlâ yaşayarak öğreniyoruz. Ama zaten edebiyatın ve sanatın insana en büyük katkılarından biri bu değil midir: O kadar fazla karakteri içselleştiririz ki hiçbirine tam olarak bağlı değilizdir artık ve ne kadar kutsalımız varsa içinde koca bir acizliği de barındırdığını görebiliyoruz.

Okumak, dört duvar arasında sıkışıp kalmış, rutinleşen ve sıradanlaşan hayatımızda, benim gibi birçok kişi için dünyaya açılan bir kapı ve evrene bakan bir penceredir. Ya da çok değerli bir arkadaşımın bazen dillendirdiği gibi, belki de sadece unutmak ve hatırlamak için okuruz.

Yine de itiraf etmem gerekirse, hayatımdaki ilk ciddi kırılma, -din ve tanrıyla ilgili olanı kast ediyorum- Andre Gide’nin Pastoral Senfoni kitabını okumamla oldu.

Andre Gide’nin günlük tarzındaki bu romanı, uzaktan Hristiyan inancını ve tanrısını sorgulayan bir metin gibi görünse de (bunu da nereden çıkardığımı sorarsanız, birazdan anlayacaksınız), kesinlikle bunlardan çok daha fazlasıdır. Türkiye’deki dini yayınevlerin çoğu Pastoral Senfoni’yi, muhtemelen tamamen bu nedenle, yani Hristiyanlığın acımasız tarafını gözler önüne serdiğini düşündüklerinden dolayı (sanki Hristiyanlık düşse Müslümanlık yükselecekmiş gibi) bol keseden yayımladılar ve yayımlıyorlar hâlâ, elbette ki daha da çok yayımlasınlar, buna nasıl itiraz edebilirim ki. Ancak en azından Gide’nin yaklaşımının görülmek istenenden farklı olduğunu iddia edebilirim. Kaldı ki büyük sanat eserlerinin en olağanüstü yanı birçok farklı bakış açısından da okunuyor ve yorumlanıyor olmasıdır. Gide, inancı ve tanrıyı sorgularken tabii ki yaşadığı yeri orijin alarak değerlendirme yapacaktır. Nasıl ki çoğu sanatçı yaşadığı yerden yola çıkarak, hatta çocukluğundan esinlenerek eserler üretmişse, söz konusu yazar ve eserde benzer bir durum geçerlidir. Buyurun, Yaşar Kemal, çocukluğunu geçirdiği Çukurova’ya daha sonra pek uğramasa da, neredeyse kırk ciltten fazla kitabının çoğunun konusu Çukurova’da geçer.

Merak ediyorum, cemaat tarzındaki bu yayınevlerinin saygın Andre Gide’nin cinsel kimliğinden, eşcinsel olduğundan haberleri var mı, varsa ve bu kadar kısıtlayıcı hayat bakışlarına rağmen hâlâ yayımlıyorlarsa kitaplarını, onları takdir ediyorum ve saygım sonsuz, ama öyle olmadığını herkes rahatlıkla görebilir. Zira dindar Müslümanların, ya da dindar olduklarını kabul eden bu insanların en azından Türkiye’de eşcinselleri nasıl yorumladıklarını internetten biraz araştırma yaparak çok net fark ederiz. Yine de Türkiye’deki bu tarz yayınevlerinin Pastoral Senfoni’yi fazlasıyla yayımlamalarını takdir ediyor ve teşekkür ediyorum, zira bir okur olarak bu kitap en çok sevdiğim romanlar arasındadır ve umarım bu yazı onları uyandırıp, bu eserin önünü kesmez.

Andre Gide büyük bir yazar, günlük tarzındaki eserleriyle insanı ve insanların duygularını anlamamızda bize fazlasıyla yol göstermiş ve faydası olmuş bir sanatçı. Burada amacım onun cinsel kimliğini ya da başka bir yönünü ortaya döküp onu yargılamak değil, bu ülkedeki yayınevlerinin kimi nasıl yorumlayıp çoğalttığını az da olsa anlamak istedim. Sonuç olarak, Pastoral Senfoni, dekor olarak Hristiyan ahlakını ve yaşam tarzını sorgulayan bir eser gibi okunsa da temelde insanı, inancı, sevgiyi, doğayı, korkuyu ve tanrıyı sorgulayıp dinlerin koltuğunu sarsan ve suratımıza sert bir şamar atan bir roman, bu şamar sayesinde bir daha eskisi gibi asla bakmadım.

Bilemiyorum, belki de anlamı tersten okuyan benim.