Kaan Durukan

29 Temmuz 2018

 

Bilmem okurum katılır mı, alıntı yapmanın, ama doğal olarak yerine oturan, içine eklendiği metne mana, derinlik katan, insanı metnin kendi içeriğinin yanında fazladan düşünmeye sevk eden şekilde alıntı yapmanın bir tür sanat, böyle bir yeteneğe sahip olmanın imrenilesi bir özellik olduğunu düşünürüm. Sanat tarihinde sık sık gözlemlendiği, örneklerine defaatle şahit olunduğu üzere, işin bir de “zanaat” boyutu vardır tabii: böyle bir özelliğin gerisinde çok okumak, bununla yetinmeyip okuduğunu hazmederek üzerine uzun uzun düşünmek, bu çabanın nihayetinde zihninde biriktirdiğini analitik bir değerlendirmeye tabi tutarak neyi nerede, ne biçimde kullanabileceğine karar vermek gibi…

Şöyle de bir kudreti, güzelliği bulunur sağlam bir alıntının, verilen anlamlı bir referansın, şekil olsun, “zengin göstersin” makamında değil de, maksada yönelik atıfta bulunmanın. Bir saikle karşınıza çıktığında yepyeni kapılar açabilir size, gözünüzün önündeki perdeyi kaldırıverir ya da kimi zaman böyle olmaz, tersine “İşte bu” dersiniz, “bunları ben de düşünüyordum, hakkında kafa yoruyordum” (Devamı belki şu biçimde gelir, şayet gelirse: “Lakin böyle dile/kağıda dökemiyorum, bu derece net, bu derece sarih anlatamıyorum!”).

Daha öteye gitmeden… Dikkatli okur “Anlamlı Bir Alıntının Önemi…-2” başlığını görünce mantıken bunun bir de 1’inin olması gerektiğini düşünecektir, öyle bir yazı var varolmasına, fakat 1 olarak numaralandırılmamış, zira o aşamada yazı henüz kendisinin 1 numara olduğunun farkında değil, yazarı da arkasını getireceğini bilmiyor.[1] (Søren Kierkegaard’dı galiba, “Hayat ileri doğru yaşanır, geriye bakarak anlamlandırılır” diyen).

Bugünkü alıntımıza gelirsek… İlk örnekte olduğu gibi, kaynağımız bir kez daha Tayfun Atay, bu da sanırım Tayfun Hoca’nın yukarıda tanımlamaya çalıştığım alıntı yapma sanatında ne kadar mahir olduğunu kanıtlıyor. Ancak bu kez başka bir kitabı, popüler kültür eleştirilerini kaleme aldığı Görünüyorum, O Halde Varım sözkonusu.[2] (Bu noktada büyük bir parantez açalım. Antropoloji gibi Türkiye’de fazla bilinmeyen bir alanda kuşağının, kendi yaş grubunun en önemli temsilcilerinden olan Atay’ın bilimsel kimliğinden ziyade gazete yazılarıyla tanınması, onun üstadı olarak selamladığı, özellikle Kitle İletişiminin Kültürel İşlevleri başlıklı yapıtı ile benim gibilerin de endirekt olarak hocası olan, Misak-ı Milli sınırları dahilinde çok kişiyi Frankfurt Okulu, Eleştirel Kuram ile, Johan Huizinga, Marshall McLuhan, Thorstein Veblen tarzı isimlerle tanıştıran rahmetli Ünsal Oskay’ın –Atay’ın da vurguladığı üzere- medyada görünmeye başladıktan sonra bilinir hale gelmesi ne kadar hazin, ne kadar da şu içinden geçtiğimiz günler… “Bu ne yaman çelişki Anne”).

Alıntımız, iletişim kuramcısı Neil Postman’dan, Postman’ın 1985’te içinde müthiş bir kehanet dillendirdiği, özünde 60ların, 70lerin Amerikasını gözlemleyerek biçimlendirdiği, zaman içinde yükselen Amerikan hegemonyası sonucunda dünyanın Amerikanlaşması ile küresel ölçekte de anlam kazanan Televizyon: Öldüren Eğlence. Gösteri Çağında Kamusal Söylem’den. Çıkış noktası olarak iki edebiyat klasiği-iki distopya, George Orwell’ın 1984’ü ile Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya’sı var elinde Postman’ın; şahsen bayıldığım şekilde –ve ne yazık ki, örneği pek az görülen, genelde yapılmaz, hatta bir adım ileri gidelim yapılmamalı sayılan şekilde!- sanat ile bilimi harmanlıyor ve diyor ki,

“Orwell kitapları yasaklayacak olanlardan korkuyordu. Huxley’in korkusu ise kitapları yasaklamaya gerek duyulmayacağı, çünkü artık kitap okumak isteyen kimsenin kalmayacağı şeklindeydi. Orwell hakikatin bizden gizlenmesinden, Huxley hakikatin umursamazlık denizinde boğulmasından korkuyordu. Orwell bizi nefret ettiğimiz şeylerin mahvetmesinden, Huxley bizi sevdiğimiz şeylerin mahvedeceğinden korkuyordu”.

Ne diyorsunuz, üzerinde düşünmeye değer değil mi? Vakti zamanında Orwell’ı da, Huxley’i de okumuştum, ancak Postman’dan aldığı ilhamla Atay bu noktanın altını çizdiğinden beri ben düşünüyorum da…

 

[1] “Anlamlı Bir Alıntının Önemi…”ni antropolog Tayfun Atay’ın yaşadığımız dönemi anlamlandırmada gerçek bir kılavuz niteliği taşıyan kitabı Parti, Cemaat, Tarikat. 2000’ler Türkiyesi’nin Dinbaz-Politik Seyir Defteri’ne değinmek amacıyla, o günlerde Yayın Kurulu üyesi olduğum Can Yayınları’nın web sayfasında yazmıştım. Atay, artık aramızda olmayan Şerif Mardin’in fazla bilinmeyen bir makalesinden alıntı yapıyor, son derece öngörülü o alıntıdan hareketle de ciddi, dikkate değer tespitlerde bulunuyordu.

[2] T. Atay. Görünüyorum, O Halde Varım. “Meşhuriyet Çağı”nda Kültür ve İnsan. İstanbul: Can Yayınları, 2017. Bu çalışma hakkındaki kısa değerlendirmem için, “Görünüyorum, O Halde Varım: Tuhaf Zamanlarda Yaşamak…”, 17 Kasım 2017, Hürriyet KitapSanat.

 

Kaan Durukan – Özyaşam Öyküsü
Akademisyen ve yayıncı. Dar anlamıyla tarihçi, geniş anlamıyla sosyal bilimci, kendi tercih ettiği tanımlamaya göre entelektüeldir. Tarih, sosyoloji, siyaset bilimi, edebiyat, folklor ilgi alanlarından bazıları.