Aramızdaki Ağaç, Sema Kaygusuz’un sakin ve serinkanlı anlatım tarzıyla alengirli düzenin kapılarını araladığı yirmi bir düşünce yazısından oluşan son kitabı. Olageleni, bilinegeleni sanki hazır tanımlarla bilmemizi istememiş, sırtına yüklediği sorumluluk duygusuyla araladığı kapılardan başka başka manzaralar göstermek istemiş okuyucuya. Kağıda döktüğü vasatlıktan uzak her bir sözün titreşimiyle, körelmiş hafızalarımıza da can vermiş adeta.

“Dilenci ve Allah” yazısında; kapısına gelen dilenciye Allah muamelesi yapan bilge bir babaanne lokmasını paylaşınca sofrası evren, Allahı Hızır olmuş. Üzerimize yapıştırılmış dini aidiyetlerimizi, dinlerin kitle kültürüne dönüştürülmesini, kapitalizmin taşeronlarını, dindaşlığı, hala bir düş olan laikliği, 1950’lerdeki el değmemiş Afganistan’ı Hızır’a sunulan türlü türlü yemeklerle dolu tepsinin üzerinde önümüze serivermiş.

Gene bir babaanne gün doğarken beyazlar içinde yatağından kalkmış, bütün pencerelerini açıp meleklere fısıldamış, onları evine davet etmiş “Periler” yazısında. O sayfaların arasına usulca bizler de davet edilmişiz aslında ve bu daveti kabul eden okuyucu; birbirlerinin acısını çeke çeke merhamet duygularıyla birbirlerine bağlanan kadınlara rastlar satır aralarında ve bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgular haykırarak.

Sema Kaygusuz; “Üç Kelebek”te senaryosu çok kötü yazılmış, aklın mantığın almadığı bir filmin başrolüne yerleştirilen Pınar Selek olmayan bir Pınar’ın hikayesinde adalet mücadelesi veren Pınar Selek’in sesi olmuş. Mısır’dan Yunan Mitolojisine kadar bir kadın bedeninde betimlenmiş adaletin yolunu ise bağımsız ve yetkin olan Themis’e çıkarırken, adaletin ancak demokrasiyle tesis edilebileceğini göstermiş.

“Anneyi Gör, Öyle Büyü” yazısı ile; ülkemizin yüzyıllık çarpık geleneğini damardan temsil eden, bizim Adem ve bizim Havva’nın çocukları Sekine ve Kenan portreleri koymuş önümüze. O portredeki itilmiş, örselenmiş, değiştirilmiş, her bakımdan fakirleştirilmiş ve engellenmiş silik bir kadının gölgesini işaret ederken, aslında kaleminin ucu devletin izini işaret etmiş bize. Okşarken omurgamıza kendi hafızasını akıtan annelerimizin hikayesini bilmemizi öğütlerken, Sekine’nin portresinin arkasındaki kadın, kadıncık, kadıncağız olmaktan çok kendi hayatımızın şairi olabilmemizi dilemiş.

“Hunganga Hungangaaaa!” Erkek çocuk doğurması gereken bir kadıncağızın Hunganga adlı korku hikayesi ile başlayan yazıda kocakarılar korkunç Hunganga Hunganga çığlıkları atarken, Adem’in ilk karısı Lilit ise özgürlük naraları atarak çoktan aramıza dönmüştür.

Endonezya’nın Ubud kentinde şarkı söyleyerek tarlada pirinç toplayan bir kadının üst kısmı çıplaktır. İşini bitiren kadın tarlanın sınırındaki kent tarafına geçerken açık olan üst kısmını kapatır ve doğal alanından toplumsal alana yani müstehcenliğe adım atar. Sema Kaygusuz, “Müstehcen Kadınlar, Bölücü Erkekler” yazısına gözlemlediği bu anısıyla başlarken aslında erkeğe her şeyi mübah gören ikiyüzlü müstehcen kavramındaki kadının edilgenliğini anlatmış. Ülkemizdeki uyduruk demokrasinin hileli oyununda adaletsizliklerin üzerini örten figüranların, sadece insan soyunun taşıyıcısı olarak görülen kadınların tecavüze uğramadıkları için şükretmelerini bekleyecek kadar sefilleşebildiklerinin de karanlık karanlık tablosunu çizmiş arka fona. Her şeye rağmen o karanlık tabloya sırtını dönen, yeniden dirilen, Lilith’in aramızdaki olduğunu haykıran, yaşam tutkusunun ışığından beslenen entelektüel çabaların olduğu ümidini de yeşertmiş içimizde.

Bir bilim adamı ile bir Eskimo arasında geçen konuşmayla başlayan “Buradan Bakmak”, ‘burayı anımsatmak üzere kaleme alınmıştır’ derken, zaman tanrıları Khronos ile Kairos’un gözünden de göstermiş buradan bakmayı. ‘Burası böyle bir yerdir’ derken de sözcüğün hem ruha hem de akla değdiği yerden, kimseyi görmezden gelmeyerek, kaleminin ucunu bizim meselelerimize dokundurmuş.

“Gözün Kayıp Oyuğu”nda acaba ben kimin oyuğundayım diye sorarken, kaleminin ucunu komşuluk kavramının retinasına dokundurmuş Sema Kaygusuz. Erdemin anlamının sorgulandığı kültür çukurunda, ‘hangi apartmanda kimin retinasındaysak iyilik meselesini ondan sonra konuşalım’ demiş.

Sema Kaygusuz; insanlık konusunda henüz toplumsal bir sözleşme üretememiş olan Türkiye toplumunda hayvan haklarından söz etmenin manasızlığından ve hayvanı dünyalı olarak görebilmenin eksikliğinden bahsederken yeryüzünde türcülüğün geldiği son noktayı işaret etmiş “Dünyalılar” yazısında.

Yazdıklarına daha fazla anlam biçmemize yardımcı olacak ve belki de kanımızı donduracak Shaun Monson’un bol ödüllü, gizli kamerayla filme aldığı beş yıllık emeği olan Earthlings (Dünyalılar) belgeselini de izlememizi önermiş. Filmi izlemeden önce psikolojik olarak hazırlanmamız gerektiği konusunda da uyarmış bizi.

“Kuşların Öğüdü”, Sarıkamış’ta karların erimeye başladığı bir Mayıs günü salgın hastalıktan ölen boz kargalardan, Rus işgalindeki Sarıkamış’ı geri almak için yollara düşen ama bir kurşun dahi atamadan soğuktan ölen 90 bin askerin dramına uzanan yolculukta, emir ve arzu insanı kavramlarını çıkarmış karşımıza.

Kardeşini öldüren Kabil’e Habil’in nerede olduğu sorulunca ‘Ben kardeşimin bekçisi miyim?’ der. Mezar kazmaktan bile aciz, kardeşinin cansız bedenini ortada bırakır. Yakına konan bir karga toprağı eşeleyerek ona ölüyü nasıl gömeceğini gösterir. “Karganın Gömdüğü Habil” yazısı işte burada başlamış ve Ermeni soykırımına kadar uzanmış.

“Ezeli Bir YAbancı: Aleviler” yazısında ise Türkiye toplumunda hem görmezden gelinen hem de göze batan Alevilerin, dinsel ve politik olarak taşıdıkları anlamı ve daima taze tutulan Alevi düşmanlığına değinmiş.

“Ejderhanın Cinnetinde”; despotların, diktatörlerin, faşistlerin iktidar olma serüvenlerini çoban ejderha masalı ile anlatmaya çalışılırken, bu masalı güncel Türkiye alegorisi haline getirenin masaldaki çoban olduğu işaret etmiş. Yazının devamında ‘çobanlığın felsefesini anlamayan insan yönetemez, ben de bir çobanım’ diyen Cumhurbaşkanından, Platon’un Devlet‘indeki çobana ve hatta çoban köpeğine, Türkiye gerçeğindeki çobanın himayesindeki sürünün kimlerden oluştuğuna korkusuzca değinmiş Sema Kaygusuz.

“Hınç Rejiminde Direniş” yazısında kalemini öyle yaralara dokundurmuş ki her satırı gerçek, her satırı can yakıcı, her satırı bizim derdimiz ve her satırı fildişi kulelerimizin dışına çıkmamızı haykırır gibi. Anlattığı onca kötülükleri soğukkanlılıkla değerlendirebilecek yeni bir politik insan mümkün müdür diye sorarken bize cevap olarak büyük harfli ‘Tanık’ı göstermiş. Toplumu sürekli şok içinde tutarak yaşananları unutturmaya çalışan ‘Hınç Rejimi’nde, ‘Tanık’ın daima uyanık kalmasını öğütlemiş.

Nuriye ve Semih’in açlık direnişlerine “Açlığı Yaratmak” yazısında değinen Sema Kaygusuz, açlığın işlevselliğini, ölümün eşiği olduğunu işaret ederken asıl konunun açlığı yaratıp yaratmama meselesi olduğu belirtmiş.

“Dilin Kahreden Şenliği ya da Şiir” adlı yazıda; insan türünün korkutucu bir topluluk olmasını sağlayan ve berbat bir iletişim biçimi olan dedikoduyu tanımlamış. ’14 yaşında çocuğu öldürülen Gülsüm Elvan, silahlı örgüt propagandası yaptığı uydurulan Boğaziçi’ndeki savaş karşıtı öğrenciler, Kabataş’ta bebekli bir kadına saldıran deri kıyafetli yarı çıplak kişiler hakkında söylenenler inanılmaz olmasına rağmen inandırıcıdır, kanıta ya da doğrulamaya gereksinim duymayacak kadar saldırgandır’ derken dedikoduyu insan eti yemekle eş tutmuş.

Kibir; ancak “Aslı ve Özgür” hikayesindeki kadar güzel dile getirilebilirdi. ‘Alçakgönüllülüğün arkasında pusuda bekleyen “Kibrin Gizli Seremonisi” başladığında sadece müziği açın. Göreceksiniz, mecburen dans etmek zorunda kalacaklar’ diyerek yerinde bir tavsiyede bulunmuş.

“Neurergus Strauchii Munzurensis” başlığı çok manasız bir başlık gibi gelebilir. Sema Kaygusuz; bir yerlerde birileri infaz edilir birileri şehit düşerken ve ölüm en çok garibanları severken Munzur vadisinde Neurergus Strauchii Munzurensis ismini verdikleri bir semender türünün keşfinden bahsetmiş bu yazısında.

Umutsuzluğun bir sessizlik türü olduğu ile başlayan “Canlının Arkasında” yazısı, umutsuzluğun ölümcüllüğünün kişinin bu durumunu inkar etmesinden kaynaklandığı ancak aşılan her umutsuzluğun sonunda geride kalan canlı şeyin arkasındaki kötümserleri işaret etmiş.

Kitaba ‘Aramızdaki Ağaç’ isminin niçin verildiği ise en son yazıda şifrelenmiş. Sema Kaygusuz, “Biraz da başka şeylerden konuşalım, bizleri mecnun edecek başka bir eşyadan. Bize ölümlü olduğumuzu değil de etimizde güzelliğe içkin ömürsüz parçalar taşıdığımızı duyuran bir nesne olsun. Yoksa böyle giderse hiç kimse olacağız bir gün, yazık. Yazık ki çoğumuzun hiç kimse olması yüzünden göçmen çocuklar İsveç’in sınır kapılarında topluca intihar etmeyi konuşmuş olacak. Geride acı bir anlatı bile bırakmadan donuklaşacağız, yazık.” demiş. Sonra soyut ve mutlak olanı hatırlatacak, aramıza bir nesne koyacak bir dost olsun istemiş. “Cezaevi yokmuş, kimse işinden kovulmamış, cüppeler ayaklar altına alınmamış, başımıza devlet örmemişler gibi değil, sayısız utanca kepazeliğe rezalete rağmen, insanın en normal halinin, merakta ve şaşkınlıkta türeyen bir ürperti olduğunu anımsatacak biri olmalı” demiş ardından. Demiş demiş de aramıza öd ağacını koyuvermiş, o ağaçtan yapılan udu henüz hak etmediğimizi söylerken, udun tellerinden çıkan nağmeler okuyucunun bam telini titreten yazılara dönüşüvermiş.

Okurlarına bambaşka bir okuma deneyimi yaşatan bu sağduyulu kalem susmasın. Çünkü gerçek edebiyat özgür ve özgün olduğu sürece canlı kalacaktır.

 

Aramızdaki Ağaç, Sema Kaygusuz, Metis Yayıncılık, 2019.