Özge Kılıçoğlu

9 Haziran 2018

 

Birinci Dünya Savaşı öncesi, daha on dokuz yaşında bir yazar. Her ölüm erken ölümdür diyen şairi yalan çıkarmayan ve o yaşta nasıl oluyor da çağdaş romanın en iyilerinden biri sayılan bir kitabı yazabiliyor dedirten Alain-Fournier, belki de yaşasaydı yıllar sonra buna kendi de şaşacaktı.

Aslında her şeyden çok istediği, bu kitabın basılması, sadece bir aşkı ölümsüzleştirmek değildi elbette, aynı zamanda unutmamak ve çocukluktan ergenliğe devrilirken yaşanan büyüme sancılarını paylaşmaktı. Geçmiş artık bir daha geri gelmemek üzere gitmiştir. Büyümek, çocukken anladığımız anlama hiç sahip olmamıştır. Portekizce’de çok güzel bir kelime vardır bunu tek kelime ile anlatan: Saudade, var olmayan sevgiliye veya nesneye duyulan nostaljik veya çok güçlü melankolik bir özlemi ifade eden derin duygusal durum. Roman sadece eşsiz ve biricik Yvonne’e duyulan özlemi değil, çocukluğa duyulan özlemi de kapsar. Değişmesini istemediğimiz ama değişmesi zaruri olana duyulan şiddetli özlemi de..

Adsız Ülke’yi sadece romantik bir aşk hikayesine indirgersek ona haksızlık yapmış oluruz. Aslında kim istemez gerçek bir tutku ile sevmeyi. Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesi’nde Proust aşk için kanımca en iyi tanımlamayı yapar;

“Sevdiğimiz zaman, aşk o kadar büyüktür ki bir bütün olarak içimize sığmaz; sevdiğimiz insana doğru yayılır, onda kendisini durduran, başlangıç noktasına geri dönmeye zorlayan bir yüzey bulur; işte karşımızdakinin hisleri dediğimiz şey, kendi sevgimizin çarpıp geri dönüşüdür; bizi gidişten daha fazla etkilemesinin, büyülemesinin sebebiyse, kendimizden çıktığını fark etmeyişimizdir.”

Beni ömrümün genç evresinde yakalamış ve bir daha bırakmamış olan bu cümle aşk denilen şeyin var olduğunu ama kendi içimizde var olduğunu öyle net ortaya sermektedir ki Aragon gibi mutlu aşk yoktur demeye getirir insanı. İşte Paris’te on sekiz yaşında Grand Palais’teki bir sergiden çıkarken gördüğü kıza aşık olup, bir sene sonra onu yine gelmeyeceğini bile bile beklerken yazar ne düşünmüştü. Erken ölümü sebebiyle sadece bir kaç seneye sığan bir hikaye bugün elimizde ise bunun bir anlamı olmalı. Bir yandan da bizleri merak içinde bırakan, ya Fournier savaşta ölmeseydi, ne olurdu sorusu var. Cevabı romanın içinde gizli. Mutlu sonu arzulayan ama buna çok yakınken bile uzak olanız biz.

Anlatıcımız François daha romanın başında şöyle der: “O, bizim eve 198…yılı Kasım ayının bir pazar günü geldi. Şu anda bizim olmadığı halde “bizim ev” deyip duruyorum nedense, hiç kuşkusuz bir daha geri dönmeyeceğiz .”

Hiç kuşkusuz hiçbirimiz çocukluğumuza geri dönmeyeceğiz. Ne o zamanki arkadaşlıklarımıza, masum aşklarımıza ne yollarında koşturduğumuz sokaklara, ne üzerine çıktığımız ağaçlara…

Kahramanımız Augustin Meaulnes, yanlışlıkla dahil olduğu bir düğün evinde rastladığı kıza aşık olup, geri döndüğünde. Oranın nerede olduğunu dahi hatırlamamaktadır. Belki de zihin bize oyun oynamaktadır. Doğrusu seneler sonra çok yakınlarda olduğunu öğreneceği bu yer sanki sadece onun için var olmuştur. Bir zamanlar var olduğuna inandığımız şeyler yılların içinde eriyip gider adeta. Büyümek her şeyi değiştirir. Bir özlemle geçmiş yakalanmaya çalışılır, fakat aynı derin duygular yoktur artık. Bir iz, bir gölgedir kalan. Ve bunlarla tekrar oldurmaya çalıştığımız geçmiş biz, gönülsüz ve başka tecrübelerin elinde değişime uğramıştır çoktan. Boşuna bir uğraştır bu. Amma ve lakin çoğumuzun uğraşıdır aynı zamanda.

Eser aynı zamanda şu nedenle önemlidir; çünkü geç romantizmin son eserlerinden biridir. 1913 yılında yayımlanmıştır. Bundan bir sene sonra savaş çıkmış ve romantizmin varlığı artık olasılıklar dışında kalmıştır. Savaş var olan değer yargılarını paramparça etmiştir. Artık önemsenecek ne kalmıştır? Fournier savaşa giderek, bir nevi ölüme gitmiştir zaten. Daha savaşın ilk haftasında hayatını kaybetmiştir. Ne çocuk ne de yetişkin olamamak. Belki de bu yüzden, büyümek için asker olmuştur. Yetişkin olmanın onu fazlasıyla acı çekmekten ve hayal kurmaktan kurtaracağını düşünmüş de olabilir.

Fournier, Fransız kırsalında küçük bir kasabada , yetişkinlerle değil de ergenlikteki erkek çocuklarla yarı masal yarı gerçek bir dünya yaratmıştır. Kasabaya okul çağında yeni bir çocuğun gelmesi her zaman çoktandır orada olan çocuklar için bir macera vesilesi olmuştur. Bilinmezlerle dolu, önce kabul edilmeyen ama sonra unutulmayacak biri haline gelen o yabancı, gerçekte hep yabancı kalır. Hayatımızdan gelir ve geçer. Fakat bu basit bir uğrama değildir, okudukça koca Maulnes ile gelenin aşk, macera, masal karışımı büyük bir serüven olduğunun farkına varırız. Sanki Stevenson’un Define Adası gibi bir yerlerde gizli olan hazineyi ararız. Sanki Peter Pan gibi düşler ülkesine gitmek için çabalarız.

Şatonun genç sahiplerinden Frantz ve kız kardeşi Yvonne, Augustin (koca Meaulnes) ve François (anlatıcımız) etrafında şekillenen hikaye dostlarımıza bağlanmamızın sebebini de irdelemektedir aynı zamanda. Ne olursa olsun hep onların yanında olmak. Araya seneler girse ve hiçbir iletişim olmasa dahi o ilk anki duygunun yerini korunması ve hiç eskimemesi. Ta ki bu duyguların da aşk gibi bir tarafta daha ağır bastığını veya sadece bir kişide sadece var olduğunu anladığımız ana kadar. Nitekim kahramanımız Meaulnes’in de içindeki kendini çağıran uzakların sesini dinlememezlik edemediği gibi. Ya da özgürlük ve bağımsızlık her şeyden önemli olduğunda ve keşfedilecek şeylerin sayısının keşfettiklerimizden daha fazla olduğunu anladığımızda…

Biri diğerinden daha iyi ya da kötü olmamalı. Frantz gibi sevgiyi kaybettikten ve senelerce tekrar bulmak için dolaştıktan sonra, o özlenen aşkı tekrar bulduğunda geçmişin hatalarını tekrarlamamak da bir diğer seçimdir. Sahip çıkmak ve mutlu olmak. Hepsi gerçekte bununla ilintili değil midir aslında? Mutlu olmak. Fakat yaş, deneyim, bilgi, bunların hepsi kararlarımızı etkiler. Ve bazılarımız asla gerçekten mutlu olmaz. Augustin gibi…

Peki acaba neden bu hikaye şehirde mesela Paris’te değil de köy denebilecek kadar küçük bir kasaba arka planında yazılmıştır. Köy arka plan olmanın da ötesinde önemli noktalardan birisidir bence. Şehir insanı bazen hayal etmeyi unutur. Ona her şey istemese de sunulur. Ama köy insanı hala bir çok şeyden bihaber olabilir. Onun için şehir ya da yan kasaba başka bir kıta, yeni bir macera gibi gözükebilir.

Paralel olarak Fournier’in kendisi de bizzat kırsal alanda bir köyde büyümüştür. Babası aynı şekilde okul müdürüdür. Yvonne karakteri ölesiye aşık olduğu kadın adına yaratılmıştır. Ve hatta aynı adla romanda yer almıştır. Otobiyografik öğeler çok fazladır. Bu bir mutluluk arayışı hikayesidir. Fournier, çocukluğa dair yazmış ama bunu öyle sade ve gerçekçi yapmıştır ki içinde çocukça bir şey bulmak imkansızdır. Çocukluğun iyimserliği, her şeyin ötesinde, mutluluğun var olan bir duygu olduğunu içselleştirir. Bunun ardında başka anlamlar aramaz. Meaulnes, şatodaki şenlikte geçirdiği bir gecenin sonunda okuluna geri döndüğünde artık çocuk değil, genç bir adam olmuştur, çünkü artık hiçbir duygunun garanti olmadığını, istediğimiz şeylere her zaman sahip olamayacağımızı anlamış ve ilk kez belki de mutsuzluğu tatmıştır.

Çocukluk iyimserdir ama aynı zamanda acımasız da olabilir. Golding’in Sineklerin Tanrısı’nda gösterdiği gibi… Nitekim okuldaki diğer çocukların bir gece anlatıcımızı köyün dışında kadar çekip, dövdürtmeleri bunun açık bir göstergesidir. Bu acımasızlığın sadece erkeklerde olduğunu iddia etmeyeceğim ama romanımız erkekler üzerine kurulu olduğundan ve aslında Yvonne karakteri yine erkeğin bakış açısından anlatıldığı ve bana göre pasif bir role sahip olduğu için, evet acımasızlık ya da bu ruh erkek olmanın içinde saklı olan ve bir sebeple dışarı çıkabilen bir duygu durumudur. Aşk bunun neresinde derseniz, aşk cinsiyet tanımaz. Fiziki olarak farklılıklarımız olmasına rağmen duygular ortaktır. Genç yaşlarda hepimiz birisine platonik olarak aşık olmuşuzdur. Fournier Yvonne’e duyduğu aşktan hiçbir zaman vazgeçmemiştir. Patronunun karısı Simone ile yaşadığı gizli aşka rağmen Yvonne’a mektuplar yazmış, onun evlenip, iki çocuk sahibi olduğunu öğrenmiş ve onunla seneler sonra buluşmuştur. Fakat bu da geç bir buluşma olmuştur. Her ne kadar belgelerden anlaşıldığı kadarı ile Yvonne için de ona karşı beslediği duygular hiç ölmemiştir. Ama zaman bir nevi herkesin aleyhine ilerlemiştir.

Romanda her şeye rağmen Meaulnes ve Yvonne, anlatıcımız François sayesinde yeniden bir araya gelirler ve hatta evlenirler. Gerçek hayatta mutlu son yok ise onu ben kendi eserimde yaratırım demiş olabilir yazarımız. Yine de bu mutluluğun da bir bedeli olacaktır. Nitekim Meaulnes evliliğin ikinci günü Yvonne’ın erkek kardeşi Frantz ve onun aşık olduğu kızı aramak ve vicdan azabını onları bir araya getirmek sureti ile gidermek için karısını bırakıp yollara düşer. Bunun sembolik bir anlamı olmalı diye düşünüyorum. O denli aşkla aradığın ve nihayet kavuştuğun birisini terk edip gitmek neye delalet. Bunu ancak Fournier’in kendi hayatı ile paralel düşündüğümüzde çözebileceğimiz aşikardır.

Kavuşamamak, büyümek ve dünyanın ne derece kirli olduğunu algılamak, çocuklukta biriktirilenlerin ölene kadar bizimle gelmesi ve insanın her şeye rağmen mutluluk arayışının bitmemesi akıllara Shopenhauer’i getiriyor. Mutluluk ulaşılması için çaba gösterilmesi gereken bir kavram olarak karşımıza çıkıyor ve bu arayış ya da yolculuk acı çekmeden bitirilemiyor. Shopenhauer, insanın kendi doğasına aykırı davranmaması gerektiğini belirtir. İsteklerimizi en aza indirgeyerek acılarımızı da aza indirgeriz. Mutluluğun en doğal hakkımız olduğunu ve yoktan var olacağını düşünüp, aksi gerçekleştiğinde hayal kırıklığı yaşamak yerine, hayatta anlam ve mutluluk bulmaya çalışmak ve bu yolda hayal kırıklıkları ile de karşılaşacağımızı kabul etmek işin sırrı.

Fournier ve Koca Meaulnes başaramamış olsa da yeniden dirilmek ve devam etmek, Zümrüd-ü Anka olmak, Kaf dağını bulmak gerek…

 

Alain-Fournier, Adsız Ülke, Çev: Özdemir İnce, Can Yayınları, 2017.

 

 

Özge Kılıçoğlu – Özyaşam Öyküsü
1969 yılında Tirebolu’da doğdu. İstanbul Kız Lisesi/Erenköy Kız Lisesi ve İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesini bitirdi. Halen uluslararası ticaret ve uluslararası ticaretin finansmanı konularında serbest danışmanlık yapmaktadır.
İlk öykü kitabı Babam İntihar Etmemişti, 2016 yılında Notabene Yayınevi tarafından yayımlandı.
Öykü ve yazıları Notos Öykü, Sarnıç Öykü, 14 Şubat Dünyanın Öyküsü, Galapera Öykü, Gergedan Kitapevi fanzinlerinde, Yeşil Gazete ve Kitaplık dergilerinde yayımlandı.
Bir öyküsü 2011 İstanbul Mimarlar Odası öykü ödül yarışmasında birincilik kazandı ve diğer dereceye giren öykülerle birlikte kitaplaştırıldı. Bir başka öyküsü Aylak Adam Yayınevi’nden çıkan Öyküden Çıktım Yola adlı öykü seçkisinde yer aldı.