“Bak gör ki, şu insanoğlunun elinde kala kala yine hep güzelleri kaldı. Onun için yazı yazmaktan korkmamalı. Kötüsü üç günlük, üç seneliktir. İyisi tarih olduğundan beri bize kalıyor. Kaybolan yalnız, sevgiliye yazılmış, uydurulmuş ilk mektup… merak ettiğim hep o ilk ve en güzel yazı.”

Sait Faik Abasıyanık

 

Kendimizi bütün maskelerimizden arındırarak, bütün yalnızlığımız ile ifade ettiğimiz mektupların yerini elektronik postaların, Whatsapp yazışmalarının, kısa mesajların aldığı ve insandan çok ekran görmeye başladığımız şu zamanlarda Seval Şahin ve Tevfika İkiz’in yayına hazırladıkları; otuz bir yazarın aşkla, coşkuyla ve tutkuyla kaleme aldığı aşk mektuplarından oluşan Aşk Mektupları isimli derleme Bağlam Yayıncılık etiketiyle raflarda yerini aldı.

Seval Şahin’in “Aşk Mektubu Yazmak” başlıklı yazısıyla başlayan kitap; bu fikrin ortaya çıkışını ve yolculuk serüvenini anlatıyor. Kitapta yer alan mektuplar hakkında bilgi veriyor okura. Sonrasında ise psikanaliz kuramının ve Freud’un mektuplarının anlatıldığı iki değerli yazı var. Ayça Gürdal Küey’in “Aşk Mektuplarından Psikanalizi Yazmak” başlıklı yazısı ve Tevfika İkiz’in “Aşk Mektuplarından Robotik İlişkilere” başlıklı yazısı.

Birbirinden güzel gönüllerden, farklı kalemlerden ve dillerden dökülen mektuplarda şu hikâyelerle karşılaşacaksınız, şimdiden kendinizi duygu seline kaptırmaya hazır olun.

Ayşegül Devecioğlu, “Nikaragualı Aşk” adını verdiği, aşkın hallerini kaleme aldığı mektubunda sevgilisine; “Ah sevgilim, bedenin o karşı konulmaz hafızası… Görünüşte iz kalmasa da her yara yerli yerinde,” diye sesleniyor.

Bahri Vardarlılar’ın, Cumhuriyet dönemi müsteşarının gözünden bir balerine yazdığı aşk mektubunda ise saygı ve zarafet dolu dil ve içten anlatım bizi bambaşka bir mektup ile karşı karşıya bırakıyor.

Buket Uzuner, mektubunda, kuşaklar arasındaki iletişim kurma biçimlerinin ne denli değiştiğini “Aşk mektuplarının hemen hepsi ‘hayatım,” diye başlıyordu. Bunu daha önce babamın adına bir gönderme sanmıştım ama yıllar içinde başka kaynaklarda da benzerlerini görünce annelerimizin ‘sevgilim’ yerine ‘hayatım’ kuşağı olduğunu kavradım. Sevgilim kuşağı biziz.” cümleleri ile net bir şekilde ifade ediyor.

Cem Kalender’in günlüklerden oluşan bir anlatıyla kaleme aldığı mektubunda; “Sevgili Anita, antik çağda yaşamış olsaydın mutlaka tanrıça olurdun.” sözleriyle sevgiliyi bir tanrıçaya benzetmesini görüyoruz.

Ercan y Yılmaz mektubunda, “Sophia ne zordur özlemden titremek! Hücrelerinle sarsılıyorsun. Zelzele ruhunda peydahlanıyor. İşte böyle bir günün tecrübesindeyim. Titriyorsun, hasta sanıyorlar. Hâlbuki sadece özlemdendir senin için damarlarımda kanım akarken oluşan zelzele,” satırları ile özlemini dile getiriyor.

Ethem Baran ise, “Hep söylerim ya, yazmak, tek çaresi yazmak olan bir derttir diye. Benim derdim de bu,” sözleri ile yazdığı aşk mektubunda uzun zamandır yazmadığı ama hep yanında olduğu bir sevgiliye yazmanın ruh halini paylaşıyor bizlerle.

Ferhat Özkan, yazdığı mektubunda bizi “çitlembik” aşkla tanıştırıp, “Evlilikten sonra aşkın öldüğünü söylüyorlar. Doğru: Ölüyor. Ama onun yerine başka bir türden aşk doğuyor: Ham maddesi daha sert, dokusu daha yoğun, yüzey alanı daha geniş bir aşk.” diyerek evlilik ve aşk arasındaki ilişkiyi aşk ve aşk olarak okuyor.

Gamze Arslan mektubunda, “Sen gittiğinden beri evden dışarı adım atmadım. İçerideyim, kendi tarihimin bir noktasında. Eşyalar olduğu yerde, duvarlar daha sıkıcı kucaklıyor bu defa, kapı dışarıya direniyor.” diyerek ne olursa olsun bırakmak istemediği bir sevgiliye olan tutkusunu açığa vuruyor.

İsmail Güzelsoy’un, “Sen benim kayıp ruhumun saklandığı bir rüyadan yapılmıştın. Ama anla ne olur, artık 8sq modelin var. Yemin ederim senden hiçbir farkı yok, sadece 24MP kamera eklenmiş.” sözleri ile sizin de tahmin edeceğiniz bir nesneye hem de hepimizin olmazsa olmazı bir nesneye olan aşkını anlattığı çok farklı bir mektup karşılıyor okuyucuyu.

Jaklin Çelik mektubunda, “Canım, sana dolunaylı bir geceden yazıyorum. O çok sevdiğin, hani şu penceresi artık hiçbir trenin uğramadığı istasyona bakan meyhaneden.” diyerek sesleniyor sevdiğine.

Menekşe Toprak, “Ama gün geldi, evden çıkmam gerekti. Yeni taşındığım küçük evde ikinci bir kez daha memleketimi kaybettiğimi söylesem, bilmem abartmış olur muyum? Yeni evi, mahalleyi yadırgıyor, iki de birde yolunu bulup eski sokağımdan geçiyor, eski dairenin kapı zilinde başka bir ismi okuyor, içim burkuluyordu.” satırları ile aşkın her anlamda göçmenlik halini anlatıyor.

Mevsim Yenice, “Bana bıraktığın kitabı daha önce okumuştum ve ben de beğendiğim yerlerin altını çizmiştim. Kendi kitabımda altı çizili yerlerle, seninkindekileri karşılaştırdım, birbirlerini pek tutmuyor. Altını çizmediğin için kalbimi kıran bir satır var, oysa ben bunu çizmiştim.” diyerek bir kitabın beğenilen satırlarında sevgiliyle beraber dolanıyor.

Niyazi Zorlu mektubunda, “Sevgilim, eğer soracak olursan, ben sana bu mektubu sen de bir delilik yapma diye de yazıyorum. Canının yoldaşı, ocağının direği, evinin beşiği, sana hayalleri ve acıları çifte çifte yaşatan, seni tek başına koyup göçen adamın peşine aklını başına alıp da düşme, geride kalanlara mukayyet ol…” satırları ile Soma’da ölen bir maden işçisinin karısına hayata nasıl göğüs germesi gerektiği konusunda telkinlerini yazıyor.

Selim İleri, “Cahide, Cahide sevgilim, Cahide hanımefendi,” hitabıyla başladığı mektubunda, Cahide Sonku’ya bir aşk mektubu yazarak minnet ve hayranlıkla örülü bir aşkı gözler önüne seriyor.

Yavuz Ekinci, bir gün ansızın götürülen bir sevgilinin ardından çaresizliğini, “Kimsenin elinden bir şey gelmedi. Yapayalnızdım. Herkesin gölgesinden korktuğu günlerden geçiyorduk. Yedi gün, yedi gece boyunca emniyetin önünde yatıp kalktım. Bildiğim bütün duaları okuyup tüm tanrılara yalvardım. Kiliseye gidip mum yaktım, ayazmalarda dilek diledim, dua ettim.” satırları ile dile getiriyor ve ona dair geride kalan hisleri görünür kılıyor.

Zeynep Kaçar, “Ne varsa sen ve ben, bizim aramızda… İçimde aşk, çığlıklar atıyor sevincinden sana dokunmanın. İçim senin oluyor, ben bir başkası sarılır sarılmaz. Sen yine kendin. Ben hiç olmadığım kadar mutlu. Ten bahane… Sırf hissettiklerimden, sessiz sesimden. İçeride bayram yeri.” satırları eşliğinde 21. yüzyılın bir mensur şiiri ile karşılıyor bizi. Ruha dokunuyor, heyecanlandırıyor.

Özlemlerimizi, ayrılıklarımızı hatta hayatımızı şekillendiren en büyük etkenlerden biri olan aşklarımızı kaleme aldığımız, günlerce belki de aylarca yolu gözlenen, sevginin çok daha anlam kazandığı, içten yazılmış mektupların günümüz teknolojisine yenik düştüğü şu zamanlarda bu değerli kitabın özlemimizi az da olsa dindirmesi gerçekten çok önemli.

 

** Kitaba hayat veren mektupların yazarları (alfabetik sıra ile): Ayşegül Devecioğlu, Bahri Vardarlılar, Banu Özyürek, Buket Uzuner, Bülent Çallı, Cem Kalender, Ercan y Yılmaz, Ersan Üldes, Ethem Baran, Fatma Barbarosoğlu, Ferat Emen, Ferhat Özkan, Gamze Arslan, Gönül Kıvılcım, İsmail Güzelsoy, Jaklin Çelik, Kerem Işık, Menekşe Toprak, Mevsim Yenice, Nihan Kaya, Nisan İğdem, Niyazi Zorlu, Sema Aslan, Selim İleri, Sezer Ateş Ayvaz, Sinem Sal, Suzan Samancı, Yavuz Ekinci, Zeynep Aliye, Zeynep Kaçar, Zeynep Rade.

 

Aşk Mektupları, Hzl: Seval Şahin, Tevfika İkiz, Bağlam Yayınları, 2018.