Ayhan Bozfırat (1932-1981), 70’li yıllar öykücülüğü içerisinde yer edinen, ancak politik duruşu sebebi ile hakkında fazlaca söz söylenemediği için adı günümüze hakkıyla taşınamayan bir öykücüdür. Aldığı hukuk eğitimi ve bir süre tecrübe ettiği akademi günleri onu sosyal hayatın içinde daha aktif kılar. Sistem içindeki yanlışları fark edip gösterme ihtiyacı; oturan dünya görüşü ile siyasal, ekonomik, kültürel, ahlaki değerleri sorgular hale gelmesi, yazarak ifade etme ihtiyacına evrilir. Yazdıklarını edebi bir kazanıma dönüştürme süreci, yer aldığı dergiler ile başlar ve 1970 yılında yayınlanan ilk öykü kitabı İstasyon ile yatağını bulur. İstasyon’u takip eden Fırıldak (1972) ve Sokak Lambaları (1980) adlı öykü kitapları, bulduğu bu yatağı derinleştirir.

70’li yıllar öykücülüğünü etkisi altına alan temel meseleler ve toplumcu gerçekçilik, Ayhan Bozfırat’ı da etkiler. Ancak yazar bu etkiyi, öykülerine direkt dahil etmez, okurun temas edebileceği noktalara yerleştirmeyi tercih eder. Bu tercihinde de politik-ideolojik bir tutum öne çıkarmak yerine okurunda dil zevki uyandırma arzusuna sahip olması etkilidir. Öyküleri, dönem insanını en çok yıpratan meseleleri ana izlek olarak alır ve kendi içinde sarmal bir bağ kurar. Bu izlekleri örnekler üzerinden incelemek mümkündür.

İstasyon adlı öyküde o gece şehre yeni gelmiş bir adam ile ceset taşıyıcı arasında geçen şu diyalog “insan-devlet-çevre ilişkilerindeki bozulma”yı özetler niteliktedir:

Adamın soru dolu bakışlarını görünce durdu: “Tren kazası” dedi “cesetleri topluyoruz.”. Adam: “Korkunç bir şey” diyecek oldu. “Yoo, yoo. Ne önemli ne de korkunç” dedi son ceset taşıyıcı. “Sadece bir rastlantı.”. “Neden gizli götürüyorsunuz?” dedi adam. Ceset taşıyıcı yavaşça gülümsedi. Soruyu gereksiz bulduğu belliydi: “Tren idaresi için iyi değil” dedi. “Kazaların çokluğu ürkütür halkı. Onun için cesetleri saklamak gerek. İyi karşılanmaz halkça. Bu da tren idaresinin hoşuna gitmez.”

Bahsi geçen diyalog “otorite baskısı”na da gönderme yapar. Ceset taşıyıcısının bu garip olayı olağanlaştıran tavrı ve olaya şahit olan adamın bu tavrı sorgulamadan kabul etmesi dönemin siyasi tutumuna, insanların kabul zorunluluğuna temas eden bir örnektir.

Sırt Ağrısı adlı öyküde emekliliği yaklaşmış bir memur ile işten çıkarılan bir fabrika çalışanı arasında geçen şu konuşma “emek sömürüsü”nü görünür kılar ancak eleştiri kısmını da okura bırakır:

Çok sırtım ağrıyordu çalışırken. Gerçi arada bir dinlendirsem sırtımı, doğrulsam şöyle bir-iki dakika, bu denli ağrımazdı. Biliyordum bunu ama olmaz dinlenmek. İş zamanı çalışılır. İş saati evvelden konmuş. Kabul edersen çalışırsın. Saatleri değiştirmek bize düşmez. Kimse zorla çalış demiyor ki sana. Beğenirsen çalışırsın. Ben de başladım çalışmaya. Uzun lafın kısası, alan razı, satan razı.”

Biri bilerek, biri bilmeyerek razı.” Öteki anlamamıştı. Memur açıkladı: “Yani, o sana kazığı atıyor. Sen de bilmeyerek razı oluyorsun.” Öteki itiraz etti: “Yok, hiç öyle değil. Alan da satan da bile bile razı. İki taraf da biliyor işin iç yüzünü. O kadar açık ki bu. Çocuklar bile anlar. Anlaşılmayacak bir yanı yok. İşin iç yüzü meydanda. Dedim ya, çocuklar var evde. Çocuk kolay iş değil.”

Sırt ağrısından şikâyet eden bu iki adamdan birinin masa başında emekliliğini bekleyen bir memur; diğerinin ise çocukları için sırt ağrısına da adil olmayan çalışma şartlarına da razı olan fakat “Duvarların badanası değişse bari.” dediği için işten çıkarılan bir fabrika işçisi olması “sosyo-ekonomik eşitsizliğe” de vurgudur. Ancak memurun da işçinin de bu eşitsizlikten rahatsız olmaz tavrı okur gözünde “sorgusuz kabul”ü normalleştirmez mi, durup yeniden bir düşünmek gerekir.

Kahve adlı öyküde okur, simitçi ve çöpçünün “geçim sıkıntısı ve yoksulluk” üzerine geçen sohbetine ortak olur:

Biri para bozdurmak istemişti, ona. “O kadar param olsa simitçi mi olurdum?” dedi gülerek. Çöpçü de güldü simitçinin sözüne: “Var öyle enayiler” dedi. “Biri de bana, saat kaç, diye sorduydu bir gün.” Güldü. Sonra ekledi: “Ama sivildim o gün. Sivil olunca, adam ne olsa pek belli olmuyor.”

Çöpçü ile simitçinin bu yarı alaycı sohbeti okurda da acı bir tebessüme neden olur elbet. Bozfırat’ın kolayca karakterlerinin diline bürünme yeteneği okurun metne hızlıca dahil olmasını sağlar. Böylece geçim sıkıntısı ve yoksulluktan yakınan iki ahbabın aslında bizi “toplumsal düzen eleştirisi”ne ittiğini o acı tebessümün sonunda fark ederiz.

Ha Gayret adlı öykü, anlatıcısının her gün kendine yeni bir ihtiyaç nesnesi yaratan insana ettiği sitem dolu paragraflardan oluşur. Anlatıcı, yetemedikleri ve yetmek zorunda hissettikleri ile “modern kültüre adaptasyon” sorununu irdeler:

Hepiniz taksitsiniz gözümde. Meyve soğutmakmış, su soğutmakmış! Daha, daha… Yalan, yalan! Taksitsin gözümde! Görevin beni tutsak etmekti! Çamaşır makinesiymiş, elektrik süpürgesiymiş, katmış. Hepsinin adı aynı: taksit! Tutsaktım elinizde!”

Bozfırat, Ha Gayret öyküsünde okura, anlatıcının cinsiyeti, ekonomik ya da kültürel durumu hakkında bilgi vermez. Ancak öykünün içine girdiğimiz zaten cümlelerin orta gelirli bir kadına ait olduğunu hissederiz. Bozfırat’ın öyküleri üzerinde kurduğu dil anlayışı çoğunlukla bu tarzda ilerler. Karakterleri isim taşımaz, özlük bilgilerini ifşa etmez, ayrıntılı betimlemelere girmez ancak okur kim ile karşı karşıya olduğunu kurulan cümle yapısından, kentin mi taşranın mı insanı olduğunu kullandığı yahut kullanmadığı bazı yerel söylemlerden, hangi sosyo-ekonomik katmana dahil olduğunu kendine dert olarak seçtiği dünya veya ülke meselelerinden çıkarır.

Fırıldak öyküsünde bacakları tuttuğu halde kendini yıllardır tekerlekli sandalyeye hapsetmiş adamın şu itirafı “yabancılaşma” üzerine etkili bir tespittir:

Düşün ki, yıllardır sakattım ben. Yani hep bu araba ile gidip geldim. Daha doğrusu getirip götürdüler. Şimdi birden bire kalkıp yürümek. Hem de aynı sokaklardan geçerek. Düşünebiliyor musun ne korkunç bir şey? Üstelik her şeyi hep bu hizadan gördüm. Evlerin kapı tokmakları hizasından. İnsanlara hep aşağıdan yukarıya doğru baktım. Tam karşısından baksam belki kardeşimi bile tanıyamam.”

Toplum içindeki yabancılaşmayı korkunun tetiklediğini bilen Bozfırat, sakat olmayan karakterine itirafı esnasında sordurduğu “Düşünebiliyor musun ne korkunç bir şey?” sorusu ile okura yabancılaşmanın temel nedeninin “gerçeklerle yüzleşme korkusu” olduğunu buldurur. Böylece öyküsünün iskeletini sağlamlaştırır.

Ayhan Bozfırat, ilk öykülerinde yoğunluklu olarak toplumsal değişim ve taşra insanındaki etkileri, insan-devlet-çevre ilişkilerindeki bozulma, modern kültüre adaptasyon sorunu, yabancılaşma, sosyo-ekonomik eşitsizlik ve emek sömürüsü gibi meseleleri izlek olarak alırken; özellikle Fırıldak kitabından sonraki öykülerinde daha çok bireye döner. İletişimsizlik, kuşak çatışması, geçmiş özlemi, kadın-erkek ilişkisi gibi meselelere eğilir. Özellikle kadın-erkek ilişkisi ve iletişimsizlik üzerinde yoğunlaştığı bu süreç yazarın da öyküye yaklaşımını değiştirir. Sokak Lambaları kitabındaki öyküleri çoğunlukla bu iki konu çevresinde şekillenir ve okura “kadın duyarlılığı”nı hissettirmeye başlar. Özellikle iletişimsizliği ve kadın-erkek ilişkilerini ele aldığı öykülerinde ana karakterleri erkeklerdir. Kadın duyarlılığına “kadını yüceltme” adı altında gelen eleştirileri bu biçimde püskürtmeyi tercih eder.

İletişimsizlik ve kadın-erkek ilişkisi birkaç örnekle kadın duyarlılığı üzerinden şöyle okunabilir:

Kahveyi kocasına verdikten sonra, dolabın sol yanına düşen divana ilişti. Hayli iğreti oturuyordu. Bu oturuşundan en çok en çok kocası kahvesini bitirinceye kadar bekleyeceği belliydi. Adam kahvenin ilk yudumunu kahveyi höpürdeterek içmeyi huy edinmiş olanlardan bile beklenmeyecek bir gürültüyle çekti. Kadın, kocasının kahve içişini seyrediyordu. Bu höpürtü üzerine, sağ yanağına düşmüş olan bir tutam saçı yorgun bir hareketle kulağının arkasına koydu. Sanki adam kahveyi bu denli höpürdetmese, kadının saçını hatırlayacağı yoktu. Sonra gene kocasına bakmaya devam etti. “

Bozfırat, bahsi geçen pasajda ve Akşam Söyleşisi adlı öyküsü boyunca kadını özne haline getirmeye çalışır. Bunu da kadın psikolojisinin doğrudan bir tanıdığı olarak yapar. Ancak amacından uzaklaşmaya başlar. Kadını toplumsal ortamından ayrı, tekil olarak alması gerekirken; kadını, ona yüklediği eş rolü ile çoğul ve toplumsal ortamın doğal bir uzantısı olarak alır. Okuru alttan alta rahatsız eden bu tutum Anahtar adlı öyküde de varlığını hissettirir:

Bunamış bir ihtiyar, tatil günlerini, yıllık iznini evde geçiren bir koca, eskimiş bir ev. İşte yaşamının vazgeçilmez üç parçası. Örgüsünü örmeye başlıyordu yeniden. Kocası kızdı: “Bırak artık şu örgüyü” dedi. “Sıkılıyorum”. Hiçbir şey söylemeden örgüyü kucağına bıraktı. Bir süre gözleri belirsiz bir noktada takılı durdu. Sonra da: “İnsan düş kuramayınca ihtiyarlamış demektir” dedi.

Bozfırat, kadın karakterlerini erkeğe göre konumlandırdığı için dönem öykücülerinin kadın duyarlılığı anlayışına zıt bir duruş sergiler. Yahut sergilermiş gibi görünür. Bu yazar tarafından kurulan bilinçli bir dengesizlik midir, yeniden düşünülmelidir elbette. Ancak bu dengesizliğin karakterler arasındaki iletişim ağını daralttığı ve böylelikle Bozfırat’ın okuru kadın- erkek ilişkilerindeki iletişimsizliğin sebebine ulaştırdığı açıkça görülür.

Ayhan Bozfırat, toplumumuz için her açıdan sancılı geçen 1970-1980 arası dönemde, öyküleri ile belli bir düzeyi yakalamayı başarmıştır. Öykülerinde dönemini, hissedilen baskıyı ve bu iki unsurun birey üzerindeki izlerini merkeze almıştır. Bu çalışmada da Ayhan Bozfırat ve kendine özgü çizgisi, öykülerindeki izlekleri üzerinden okunmaya çalışılmıştır. Şüphesiz ki 1970’li yıllar Türk öykücülüğünde kadınların yazar olarak varlıklarını daha net hissettirdiği ve yazdıkları ile öykü birikimimize katkı sundukları bir dönem olması açısından önemlidir. Çağdaşı olan Adalet Ağaoğlu, Leyla Erbil, Nezihe Meriç, Sevim Burak, Tezer Özlü gibi isimlerin yanında Ayhan Bozfırat’ın unutulmaya yüz tutan bir isim olması günümüz öykücülüğü için üzücüdür. Dilerim önümüzdeki günlerde okurların, öykücülerin ve akademik çevrenin daha fazla dikkatini çeker.

Paylaş
Önceki İçerikTehlikeli Oyunlar’da Okur Eleştirisi ve Olay Perdesini Yırtma Çabası
Sonraki İçerikEce Erdoğuş Levi Ne Okuyor?
Avatar
1990 yılında Muğla’nın Fethiye ilçesinde doğdu. Tavşanlı Anadolu Öğretmen Lisesi'nde okudu. Uludağ Üniversitesi Sınıf Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. Hâlâ Doğa Koleji Ankara/Çukurambar Kampüsü’nde sınıf öğretmeni olarak görev yapmaya devam etmektedir. Öyküleri, denemeleri, eleştiri ve inceleme yazıları: Koza Düşünce, Yalnızlar Mektebi, Matruşka, Karahindiba, Hırkalı Edebiyat, Kültür Çetesi, Âlâ Edebiyat, Kaybolan Defterler ve Apartman Dergi gibi dergilerde yayımlandı. Koza Düşünce Dergisi’nin ve Kaybolan Defterler platformunun yayın kurulunda yer aldı.