Lale Şeyda Gülsoy

27 Eylül 2018

 

Buluşmalarımızın her anını,

bir mucize gibi coşkuyla kutlardık.

Yeryüzünde yalnız biz vardık.

Sen, bir kuş kanadından daha hafif ve inceydin.

Bir hayal gibi merdivenleri uçarak,

yağmurla ıslanmış leylakların arasından

geçirip, aynanın ötesindeki

ülkene götürürdün beni.

 

Baba, evini terk etmiştir. Hem bir anne, hem de terk edilmiş bir eş olarak genç bir kadın ile küçük bir çocuk, bu gidişin ardından yapayalnız kalmışlardır. Film boyunca, çocuk babasını özler. Babasının gidişine kendince gerekçeler bulmaya çalışır. Anne bir yandan savaş yıllarında politik duruşunu korumaya, bir yandan da bir dağ evinde hayatta kalmaya çalışır. Böylece, “Ayna” filminin öyküsü bize babasızlığın bir çocuğun bilinçaltını ve anne-çocuk arasındaki ilişkiyi nasıl belirlediğine dair önemli ipuçları verir.

Rus sinemasında, Tarkovsky için “görüntülerin şairi” nitelemesi kullanılır. Sinema ve şiir, Tarkovsky sinemasında bir tür dildir. Yönetmen, bu dil aracılığı ile seyirciye tüm yaşananları, rüyaları, sonsuzluğu ve aşkı anlatır. Şiirsel sinema, zaman ve mekânla varoluşu sınırlanmış olan insanoğluna bu sınırların dışına, var olan kurallar yığınının dışına çıkma deneyimini yaşatmaktadır aslında.

Şiire en yakın duran şey ise çocukluktur. Tarkovsky’nin sinema dilinde çocukluğu bu denli ön plana çıkarmasının nedeni, çocukluğa ve onun rüyalarına duyduğu özlemdir. Filmde, ölüme yaklaşan orta yaşlı bir adam sürekli anılarını düşünmektedir. Hatta bu anılarda annesini ve eşini aynı beden olarak düşlemektedir. Film, öksüz bırakılarak parçalanmış bir çocukluk ve başarısız ilişkiler yaşayan bir orta yaşlılık kurgusu ile dikkat çekmektedir.

“Ayna”nın yansıtma özelliği, belleğimize fener tutar sanki. Biz de, bu fenerin ışığında çocukluğumuzu, ilk gençlik yıllarımızı hatta bilinçaltımızın “dibinde-köşesinde” birikmiş olan tortuları yeniden ve yepyeni bir gözle görürüz.

“Ayna” filminde, Tarkovsky kendi yaşam öyküsünün yanı sıra Rusya’nın devrim tarihini de anlatır. İnsanın baktığı aynada -ki bu ayna O’nun gerçeğidir- kendi öyküsü kadar, yaşadığı ülkenin öyküsünü de görmesi kaçınılmazdır. Kişisel tarih, toplumsal tarihten bağımsız değildir. Tarkovsky’nin gerçeğinde, Rusya devrim sürecini yaşamaktadır. Devrimin sancılarına dair sahnelerde, Tarkovsky şu büyük soruyu kendimize sormamızı istemektedir: Politikanın ortaya koyduklarının gerçeğe dönüşebilmesi uğruna, sıradan insanlar ne tür bedeller ödüyorlar? Bu sorunun cevabını düşünebilmek, devrimi ve anlamını sorgulamak demektir. İnsani değerler, tüm insanlar için ortak temellerdir ve bu değerleri alaşağı eden ne varsa, bizi eninde sonunda çöküşün karanlığı ile yüzleştirecektir.

Bu karanlıkla baş edebilmenin rotası çok bellidir: “Girmeli herkes kendi aynasına; çıkmamacasına.” (Özdem, 1999: 26) Çünkü ayna bize asıl yüzümüzü, dipte sakladıklarımızı gösterecek. Yine de, biz ona bakmayı reddediyoruz. Oysa “ burada çok ilginç şeyler var. Kökler, çalılar… Hiç bitkilerin hissedebildiklerini hatta algılayabildiklerini düşündünüz mü? Ağaçlar, bu fındık ağacı, şu kızılağaç, hiçbirinin acelesi yok. Oysa biz etrafta koşturup yaygara koparıyoruz ve sıradanlığımızı haykırıyoruz. Çünkü iç doğamıza güvenmiyoruz. Sürekli şüphe içindeyiz ve çok telaşlıyız. Durup düşünmeye zamanımız yok.”

Hepimizin belleğinde, binlerce fotoğraf karesi duruyor. Yıllar öncesinden ya da birkaç dakika öncesinden kalma yüzlerle, sözlerle ve elimizde kalan nesnelerle yaşıyoruz. Tek bir koku ya da sesle zamanın içinde savrulup duruyoruz. Hepimiz, tüm bunların neden zihnimizde durduklarını ve orda bir arada durarak bize ne anlatmaya çalıştıklarını çözmeye uğraşıyoruz. Bazen bir rüyadan arta kalan karelerle, bazen bölük pörçük hatırladığımız çocukluk anılarımızın aralarındaki boşlukları kendi hayal gücümüzle doldurarak kendi gerçekliğimizi oluşturuyoruz.

Jacques Lacan, aynayla kurduğumuz ilk ilişkiyi “Ayna Evresi” adlı metninde şöyle anlatıyor. Çocuk, önceleri kendisi ve çevresi arasında bir ayrım yapamaz. Onun için annesi, etrafındaki nesneler ve kendi bedeni arasında bir fark yoktur. Derken, çocuk yanındaki insanın, annesinin yüzünü aynada görür; o yüzü tanır. Annesinin yüzünün yanında, başka bir yüz daha vardır: Kendi yüzü. Çocuk, kendi yüzünü annesinin yüzü aracılığı ile anlayabilir. “Ben “kavramının ortaya çıkması için, “Öteki”nin varlığı gereklidir. “Lacan’ın narsistik döneminde, yani Ayna Evresinde çocuk annesiyle bütünleşmeyi, annesinin her şeyi olmayı arzulamaktadır. Bu sayede, Nirvana’nın bütünlüğüne, -tüm rahatsız eden uyaranlardan uzak- mutlak tatmin durumunun devinimsiz hazzına ulaşabilecektir.” (Kızıltan, 2008)

Aynalar, nesnelerin görüntüleri ile doludurlar. Ancak, o nesnelerin görüntülerinin arasına hiçbir biçimde girilemez. Nesnelerin uzayda kapladığı mekân ve zaman, bize bunun için geçit vermez.

Deleuze’e göre, antik çağın zaman kavramı Kant Felsefesi ile değişime uğramıştır. Zaman kavramı, insanın bilincinde “a apriori” (deneyim öncesi) bir kavram olarak durmaktadır. “‘Geçmiş’, ‘şimdi’den sonra değil de onunla aynı anda kurulmakta olduğundan, zaman her anda kendini doğaları açısından farklı olan ‘şimdi’ ve ‘geçmiş’ olarak ikiye bölmek zorundadır; ya da başka bir deyişle, ‘şimdi’yi, biri geçmişe, diğeri de geleceğe tekabül eden iki heterojen yöne ayırmak zorundadır. Zaman, aynı anda kendini açıklayarak ya da sargısını açarak bölünmek zorundadır. Zaman iki asimetrik yöne fışkırır. Bunlardan biri tüm geçmişi muhafaza ederken, diğeri tüm şimdinin geçmesini sağlar.” (Sütçü, 2005: 155) ‘Geçmiş’, ‘şimdi’ ve ‘gelecek’ten oluşan bu dizisellikte kronolojik ayırımlardan çok, oluşumlar hakimdir ve her oluşum, yepyeni olasılıklara gebedir.

Aynaya uzun süre baktığımızda, zaman algısını yitiririz. O noktada, an denilen okyanusa dalmış gibi oluruz. Orada, zamanın ve hareketin tüm kuralları artık geçerliliğini yitirmiştir. “Ayna” filminin bir karesinde, annenin saçlarından, evin tavanından ve duvarından eş zamanlı olarak sular süzülür. Tarkovsky, bu sahne ile bir bakıma aynanın yüzeyinde zamansızlık ve mekânsızlıktan dolayı oluşmuş olan sis perdesini aralar. Böylece, oradaki görüntüler aracılığı ile bizi gerçek hayatın hem kesintisiz, hem de beklenmedik gerçeği ile -kendi gerçeğimizle- buluşturur.

Kendi gerçeğimize giden bu yolda, bizi menzile ulaştıracak olan cesurca aynaya bakmaktır. Aynamız, sonunda bizi aynanın ötesinde tıpkı bir gömüt gibi keşfedilmeyi bekleyen saklı yüzümüze götürecektir. Tasavvuf inanışına göre, bu âlem bir tecelli âlemidir ya da yüzümüze tutulmuş bir aynadır. Nesneler âlemindeki çokluk, zıtlık ve çelişkiler, bize bütünlüğü hatırlatmak için vardır. Tasavvufta ayna imgesi, ruhun arınmasını ve insanın nefsine egemen olarak kendini bulmasını sembolize eder.

Hz. Yusuf’un öyküsünde, birisi Hz. Yusuf’u ziyarete gelir. Yanında da, hediye olarak bir ayna getirir. Hediyesinin gerekçesini ise, şu sözlerle açıklar Hz. Yusuf’a: “Senin güzelliğine layık bir şey bulamadım. Aynadaki güzelliğini gördükçe, beni de hatırlarsın.”

Evet, bir hediyedir ayna.

Bakmak ve sormak lazım ona: Ayna ayna söyle bana. Ben kimim? Buraya neden ve ne yapmak için geldim?

 

Lale Şeyda Gülsoy – Özyaşam Öyküsü

1974 yılında, İstanbul’da doğdu. Mimar Sinan Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’nde Arkeoloji ve Sanat Tarihi, Yeditepe Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’nde Felsefe eğitimi gördü. Ardından, Yeditepe Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo-Televizyon ve Sinema bölümünde yüksek lisans yaptı. TRT spikerlerinden ve tiyatro sanatçılarından spikerlik eğitimi aldı. Yüksek Lisans eğitimi sırasında, “İnsan Ticareti; Küresel Güvenlik ve Uluslararası Göç” konusunda çalışmaya başladı. Bu konudaki konferansları ve akademik çalışmaları halen devam ediyor. Üniversite yıllarından başlayarak, sanat akademilerinde sanat tarihi dersleri, felsefe ve sinemanın iç içe geçtiği dersler; kurumlarda psikoloji temelli kişisel gelişim dersleri verdi. Bu dersleri vermeye halen devam ediyor. Tüm bu konulardaki çalışmalarını yazılı metin haline de getirmeyi ve insanlarla paylaşmayı amaçlıyor.

İstanbul’da ailesi ile birlikte yaşayan yazar, yeni öykü kitabı üzerinde çalışıyor. Aynı zamanda, akademik danışman olarak kişilere çeviri desteği veriyor. Bir yandan da şiir, senaryo ve araştırma yazıları yazıyor.