“Eğer okuduğumuz bir kitap bizi kafamıza vurulan bir darbe gibi sarsmıyorsa, niye okumaya zahmet edelim ki?” Franz Kafka’nın bu sözleri bir kadın yazar arkadaşın tavsiyesiyle okuduğum Domenico Starnone’nin Bağlar kitabı için yazılmış gibiydi. İlk bakışta sıradan bir aile hikayesi gibi duran roman çok katmanlı duygusal bir metin olmakla birlikte, modern dünyada ailenin yerini de sorguluyor.

Roman üç bölüm olarak üç kitaptan oluşuyor; kitabı birbirinden bağımsız üç öykü şeklinde okumak mümkün. Birinci kitabın ilk sözleri sonradan ismini öğreneceğim kadın karakter Vanda’nın eşine yazdığı bir mektupla başlıyor.

Unuttuysan şayet, sana hatırlatayım muhterem beyefendi: Eşinim ben senin. Bir zamanlar bu hoşuna gidiyordu; şimdi ise, aniden seni rahatsız eder oldu, biliyorum. Görüştüğün o pek kültürlü insanların karşısında mahcup olmamak için beni hiç var olmamış̧, yok sayıyorsun, biliyorum. Düzenli bir hayat sürmek, akşam yemeklerini evde yemek, canın kiminle isterse değil de benimle yatmak kendini salak gibi hissetmene neden oluyor, biliyorum.”

Bu satırları okurken kendimi kitabın içinde buluyor, Vanda olduğumu hissediyor, Vanda gibi ihanetin acısını çekiyor, canım, ruhum, içim acıyordu. “Elimi boğazımdan aşağı sokup içindekileri, göğsümdekini koparana dek çekmiş de çekmiş gibisin, anlıyor musun,” sözcükleri ile boğazım düğüm düğüm oluyor, öksürmeye başlıyor, Aldo nezdinde tüm erkeklere kızıyordum. On iki yıl beraber yaşanmış bir hayat sonrası iki çocukla terk edilmiş Vanda için çıkış yolu ne diye düşünüyorum. Evlilik kurumunu, cinsel özgürleşmeyi, kendin olabilmeyi, büyürken anne baba, ağabey, ablalarımızın bağlandığı bağlar, bağcıklarla mı bağlıyız diye düşünürken birinci kitabın sonlandığını fark ediyorum.

Kitabın ikinci bölüm düğümünde, anlatıcı erkek eş Aldo oluyor. Aldo ve Vanda’nın beraber olduğunu, birlikte tatile gidip geldiğini, ikisinin de yaşlanmış, birlikte yeni evlerinde olduklarını anlıyorum. Aldo’nun aldatma sonrası eve geri gelmesiyle ne Aldo ne de Vanda eskisi gibidir. Geçmiş, aslında hiç kaybolmamış, zaman içinde sarılıp toplanarak bir yumak gibi arkalarından gelmiştir. Aldo suçluluk hissi ile evde sessizleşmiş, mahcubiyeti ile gölge adama dönüşmüştür. Vanda’nın da hakim güç, karar verici olmasını sağlamıştır yaşananlar. Aldo babasının ayak izlerini takip etmiştir.

Tatil dönüşü eve hırsız girmiş ve dağılan eşyalarla beraber Aldo’nun geçmişine ait düşünceleri de darmadağın olmuştur. Aldo’yu okurken bu sefer Aldo gibi hissediyor, Aldo’yu anlamak istiyor ve ona üzülüyorum.

“Ama korunacak bir şey yoksa korunmanın ne anlamı vardı ki? İçeri yöneldim. Evin alt üst olmasından ziyade boş binanın sessizliği beni daha çok kaygılandırıyordu. Ben de karım da içimizi boşaltamıyor, uğradığımız zararı, neyle karşılaştığımızı kimseye gösteremiyor, bu olanlar karşısında dayanışma göremiyor, tavsiye alamıyor, etrafımızda bir nebze olsun sıcaklık hissedemiyorduk.”

Aldo, evdeki dağınıklıkla birlikte kendine sorular sormaya ve hayatı hakkında kararlar vermeye başlamıştır.

Ben o malzeme miydim? Ben okuduğum o kitaplardaki kenar notları mıydım? Başlıklar ve kenar notlarıyla dolu o küçük kâğıtlar mıydım? (…) Kendini gerçekleştirmek bu muydu? On yıllar boyunca elde yazılmış, basılmış somut bir kâğıt yığını, altı çizilmiş sözcükler, notlar, sayfalar, gazeteler, disketler, USB bellekler, sabit diskler, buluta yüklenmiş megabaytlar mıydım?”

Romanın en etkili bölümü ise kitaba orijinal adını veren bağcıklar kısmı oldu. Aldo’yu eve tekrar bağlayan bağın Sandro’nun ayakkabı bağcıkları mı, yoksa çocukken babasının annesine yaşattığı acılar mı olduğuna karar veremiyorum. Belki de her ikisi. Üçüncü kitabı okurken, kitabın bu bölümünden etkilenip günlerce bir sayfa dahi yazı okuyamadım. Baba Aldo’nun kendine ha bire bağcık bağlama şekliyle düğüm bu bölümde çözülüyordu. Bu sefer ne Sandro ne de Anna olabildim. Cümleler yüzüme çarpa çarpa geliyordu. Yazarın evlilik kurumu içine attığı bir taş, dalga etkisi bırakmıştı. Kitap bittiğinde öylece, bomboş kalakaldım.

 

Bağlar, Domenico Starnone, Çev: Meryem Mine Çilingiroğlu, Yüz Kitap, 2018.