Nihat Kopuz

13 Ekim 2018

 

Henüz toy bir üniversite öğrencisiyken profesörlerimizden biri sınıfa girmiş ve şöyle seslenmişti bize: “Yeryüzünde iki tane büyük yazar vardır; Dostoyevski ve Balzac.” Masasına yerleştikten bir süre sonra, öğrencilerden biri, “Peki hangisi daha iyidir?” diye sormuş, “Dostoyevski kesinlikle daha iyidir,” cevabını vermişti. Ben sessizce düşüncelere dalmıştım.

Aradan uzun seneler geçtikten sonra bugün, yıllarını Batı’nın kalın kalın romanlarına vermiş ve hala onların büyüsü ile yaşayan biri olarak, hala anlayamadığım şey, hocamızın, bu kadar kesin bir yargıya varmasına rağmen, bütün romanlarında kahinlik yapmayı seven Balzac’ı değil de neden karakterleri ve düşünceleri daima devinim içinde olan Dostoyevski’yi seçtiğidir! Yoksa, birinin birisinden büyüklüğü meselesi hocayı da, okuru da, hatta yazarın kendisini de aşan bir meseledir.

Tolstoy’un eşyayla tıkış tıkış dolu odalarında kelimeleri resme dönüştürmekten, Dostoyevski’nin bomboş odalarında yarı delilerle fısıldaşmaktan, Calvino’nun ikinci bir dünya önermesine aklının bir tarafıyla ve masumca inanmaktan, dünyanın bu ikinci sınıf köşesinde, dünyanın başka bir ikinci sınıf köşesinde birinci sınıf işler yapan Marquez’i okuya okuya kendine olan cesaretini toplamaktan, Stendhal iksiri ile çarpılıp onu tekrar tekrar ve keyifle başa sarmaktan, aynı anda zevk duymak bir edebiyat suçu değildir elbette.

Belki konuyu daha okunur kılmak, belki hatırlamaktan aldığım Proustvari tat nedeniyle, belki de Woolf, hayatın bir dayanağı varsa bu bir anıdır, dediği için yazıma yukarıdaki cümlelerle başladım.

Balzac romanlarında Kesinlikçi Belirleyicilik, Kahinlik ve Onu Sevmemiz üzerine söylenebilecek şeyler çoktur.

Boyunun her geçen yüzyıl otuz santim daha uzayacağına samimiyetle inandığım büyük sanatçı Balzac’ın romanları uzun betimlemelerle açılır. Bu betimlemeler şehir ve insan çehreleri üzerine olup bazen o denli uzar giderler ki romanın olay örgüsü ve kişileri, anlatının ancak küçük bir kısmına sıkıştırılır. Bu durum, elde tutulan şeyin bir roman mı, yoksa bir deneme mi olduğu konusunda da okuru şüpheye düşürür. -Balzac’ın hemen ardından yetişecek olan Flaubert, Tolstoy gibi diğer realist romancılar için Balzac’ın bu tutumu, roman sanatı adına pekala bir kusurdur, fakat roman sanatına ve kendinden sonraki sanatçılara olan katkısını da gölgelemez, demiştir.

Balzac, bu uzun betimsel anlatımdan faydalanarak bize düşüncelerini açar. Hem Paris’i hem de orada yaşayan insanları sayfalar boyu döver. Balzac’a göre ‘Paris, insanda dehşet uyandıran pek çok şeyin bir araya geldiği manzaradır.’ Paris, onda yaşayan insanda her şeyden evvel ve her şeyden fazla köseleye dönmüş yüzleri hatırlatır. Altın Gözlü Kız adlı romanının hemen girişinde şunları söyler Balzac:

“Paris’e sırf şaka olsun diye cehennem denmemiştir, inanın bu söz gerçektir. Hayat başka hiçbir yerde bu kadar yakıcı, bu kadar kavurucu olmamıştır.”

Ardından, savunusunu insan davranış ve tutumları üzerinden somutlamaya çalışır:

“Parisli, her şeye aşırı ilgi göstermekten, sonunda hiçbir şeyle ilgilenmez olmuştur. Sürtünmekten yıpranan yüzünde hiçbir duyguya rastlayamazsınız. Bugün burun kıvırdığına yarın ölüp biten Parisli, hangi yaşta olursa olsun, gerçekten de çocuk gibidir. Her şeye mızmızlanır, her şeyle avunur, her şeyi alaya alır, her şeyi unutur, her şeyi ister, her şeyin tadına bakar, her şeyi tutkuyla alır, her şeyi kayıtsızca bırakır; çoraplarını, şapkalarını ve servetini nasıl fırlatıp atıyorsa, kralını, fethettiklerini, zaferini, bronzdan ya da camdan putlarını da öylece bırakıverir.”

Alıntıladığım bu paragraf bize, Balzac’ın Paris yaşantısına karşı geliştirdiği olumsuz tavrın içinde bulunduğu çağla sınırlı bir eleştiri olduğunu anlatır. Üstelik, Paris’e karşı geliştirdiği öfkenin bireysel ilişkilerle sınırlı kalmayıp sosyal-siyasal bir tarafının da olduğuna işaret eder. Fakat beni Balzac’ın haklılığından, haksızlığından, siyasi tutumunda kralcı veya cumhuriyetçi oluşundan daha çok ilgilendiren şey onun romancılığı olduğu için bütün bunları bir kenara bırakıp şu soruyu sormak isterim kendime:

Olay örgüsünü başlatmak ve böylece hikayesi ile kahramanlarını tanıtmaya girişmiş olmak yerine, neredeyse romanın ilk yarısını (Hangi roman? Sanırım Madame Bovary’dir!?) fikirlerine ayırsaydı Flaubert, gece yatağında huzurla uyuyabilir miydi?

Balzac’ın bu ‘kesinlikçi belirlemeciliği’, sadece Paris’in ruhu üzerine değildir. Balzac romanlarının hemen hepsinde, pek çok mesele üzerinden bu öznel bakış açısı karşımıza çıkar.

Altın Gözlü Kız adlı romanından birkaç alıntıyı beraber okuyalım:

“Parisli kadın genelde sebatkar değildir.”

“Gerçekten de Parisli gençler başka hiçbir şehrin gençlerine benzemez.”

“Delikanlı ilk bakışta hiçbir şey görmüyormuş, hiçbir şey duymuyormuş gibi görünen ama her şeyi duyup her şeyi gören Parisliye has, görme ve işitme çabukluğuyla gezinenleri inceliyordu.

“Ayrıca şu da var, babalar ancak yakından tanıdıkları çocuklarını severler.”

Otuzunda Kadın adlı romanında ise ‘kesinlikçi belirlemeciliği’ kadına yönelir. Aşağıya aldığım iki paragraf bu açıdan oldukça ilginçtir.

“Kadınların yaşamındaki başlıca, en kesin ileri adım bir kadının en önemsiz saydığı adımdır. Evlendi mi, artık kendisi olmaktan çıkar; evinin sultanıdır da, kölesidir de. Kadınların kutsallığı şu yeryüzünde görevleri ile, özgürlükleri ile bağdaşmaz. Kadınlara özgürlük tanımak onların ahlakını bozmak demektir.”

Balzac genç bir kızla otuzuna gelmiş kadını kıyaslama gereği duyarak şunları söyler:

“Öte yandan, otuz yaşındaki bir kadında bir alay tedirginlikler, ürküntüler, korkular, bunalımlar, fırtınalar kaynaşır; bir genç kızın aşkında bunların hiçbiri ile karşılaşmazsınız. O yaşa gelince, kadın genç adamdan kendisi uğruna yitirdiği saygıyı yeniden kazandırmasını ister; ancak onun için yaşar, onun geleceği ile ilgilenir, ona güzel bir yaşam diler, bunu parlak bir biçimde düzenler; hem boyun eğer, yalvarır, hem buyurur; hem alçalır, hem yücelir. Bin bir durumda onu avutmasını bilir; genç kız ise ancak sızlanıp inlemesini.” (Çev: Sima Baktaş, Kent Yayınları, Sf:132)

Aşağıdaki paragraf ise Balzac’ın en büyük romanlarından biri olarak kabul gören -belki de en büyüğüdür- Vadideki Zambak’tan:

“Yuvarlak bel bir güç belirtisidir, belleri böyle olan kadınlar iradeli ve hakim tavırlıdır, şefkatten çok şehvetle doludurlar. Düz belli kadınlar ise tam tersine sadıktır, inceliklerle doludur, içlenmeye, hüzünlenmeye eğilimlidirler; öbürlerine göre daha kadındır bunlar. Kıvrak ve yumuşaktır düz bel; yuvarlak bel bükülmez, kıskançtır. İşte beden yapısının özelliklerini bir bir anlattım size.” (Çev: Cemal Süreya, Notos Yayınları, Sf: 62

Bütün bunları, Balzac’ın gözlemciliği ile açıklamak mümkün değildir sanırım. Roman sanatının Balzac’tan günümüze evrildiği nokta Balzac’ın bu tutumunu dışlasa da okur olarak onu affeder, tutkuyla okur ve her geçen çağda daha da büyüyeceğine şüphe duymadan inanırız. 19. asrın ilk çeyreğinden günümüze taşınan bu Balzac kahinliği -en azından kendi adıma konuşacak olursam- hem çoğu zaman tutarlılık gösterir hem de bütün kesinlikçiliğine rağmen roman denen mekanizmanın ruhunu, merkezini asla zedelemez.

Anlattıkları, anlatma biçimleri, inandıkları veya tutumları ne kadar farklı olursa olsun, Balzac’ı da, Tolstoy’u da, Dostoyevski veya Thomas Mann’ı da aynı nedenle, insan yaşantısının o çok hassas taraflarını eserlerinin merkezine çekebildikleri için, onlarla aramızda hayatın gerçekliği içinde dahi bulmamıza imkan olmayan bir yakınlık duygusu oluşturabildiğimiz için severiz.

Yazımı, kimimizin katılacağı kimimizin ise itiraz edeceği, fakat her birimizin düşünmek zorunda kalacağı bir Balzac kahinliği ile noktalayayım:

“Krallıklarda taşradaki memur, hükümdarın gölgesi gibiydi, Cumhuriyetlerde ise yönetici birçok şeyi esnafa sormak zorundadır. “

 

Kaynaklar:

Onüçlerin Romanı (Altın Gözlü Kız, Ferragus ), Balzac, Çev: Aysel Bora, Cemil Meriç, Kırmızı Kedi Klasikleri, 2017.

Vadideki Zambak, Balzac, Çev: Cemal Süreya, Notos Kitap, 2016.

Otuzunda Kadın, Balzac, Çev: Sima Baktaş, Kent Yayınları, 2012.

Goriot Baba, Balzac, Çev: Şerif Hulusi, İletişim Yayınları, 2017.

 

Nihat Kopuz – Özyaşam Öyküsü

1983’te Rize’de dünyaya geldi. Atatürk Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden 2010’da mezun olduktan sonra öğretmenliğe başladı. Üzerinde çalışmakta olduğu bir roman taslağı, henüz yayınlanmamış hikâyeleri ve çok sayıda düşünce/inceleme yazıları bulunmaktadır.