Güler Kalem

8 Haziran 2018

 

Tanpınar… Hayatının iki döneminde de ara boşluklara sıkışıp kalmış, kendi soluğuna tamamiyle peyda olamamış sentez adamı…

Geç kalınmış bir hayatın izlerini Paris sokaklarında ararken duyduğu hayal kırıklıkları ne idi?

Yeni kimlikler peşinde koşarken kimliksiz kalma kaygısıyla derin bir mefhuma gömülmelerinde Şark’a duyduğu meşum bağlılık mı idi aslolan? Tıpkı romanlarındaki gibi… Bilinçle bilinç dışını tepe taklak edip şimdiki zamanda geçmişi yaşamaya çırpınan, kafası karışık bir adam çıkıyor karşımıza.

Üç idealizmin içinde kaybolmuş, yönünü nereye döndürse daha başını çevirmeden öteki tarafın hayal kırıklığını talihsiz şekilde yaşamında hissetmiştir.

Peki, bu idealizmler hangileriydi?

İlki, Cumhuriyet’in kurulmasıyla yüksek medeniyet ve kültür düzeyine ulaşmayı hedeflerken eskiyi yeniye estetize ederek, geleneği modernist bir doğrultuda düşünüp, maziyi ve şimdiyi gelecek olanla sentezleme çabasıydı. Hem Osmanlı’nın estetiğinden hem de Cumhuriyet’in olmazsa olmaz kurucu idealizm anlayışından vazgeçmediği için kimi zaman işin içinden çıkamadı.

Bunu bir itiraf olarak öğrencilerine aktarmıştır.

“İşimiz çok zor çocuklar, benden çok şey bekliyorsunuz ama ben Osmanlı döneminde yetişmiş bir adamım, alışkanlıklarımdan kopmak çok güçtür.” demiştir.

Her ne kadar doğu mistisizminin etkisinde kaldığı görüşü baskınsa da Türk modernleşmesinin sürekliliğini dile getirip, doğu ile batı kavuşumundan doğacak olan melez bir çocuğun varlığını yadsımıyordu.

Sahip olduğu terkipçi anlayıştan doğan melez çocuğu 1949’a kadar yaşattı. Hem eserleriyle, hem kullandığı dille, hem fikri hayatıyla ideasına sadık kaldı.

Kendimiz olmak, kendimizi aramak özellikle Huzur romanını yazarken tasvirlerinde kullandığı Eski İstanbul’a özlem, Boğaz tutkusu, Boğaz tutkusundan, mehtaplı gecelerde sandal gezmelerine, musikişinas toplantılarda Dede Efendi’yi ve onun yarım kalmış eserlerinden birinin ad olan Dede Efendi’nin Mahur Beste’sine kadar hep bir “ben” arayışındaydı.

Mazi onun için her zaman keşfedilmeye açık bir cevherdi, mazinin bu bitmez tükenmez hazinesine fikri tohumlar serperek kitle halinde sanayileşip toptan bir değişim yaratabilirsek amacımıza ulaşacağımız olgusuna sahipti. Dünyamızı, varlığımızı nasıl gölgelerimizle yaratabiliyorsak, maziyi de düşüncelerimizle, hissiyatımızla ve değerlerimizle pekâlâ değiştirebileceğimiz hususundaydı.

Ona göre, geçmiş asla tasfiye edilip bir köşeye atılmamıştır. Eserlerinde geçmişi adeta müzeleştirerek koruma altına almıştır.

Huzur romanında İhsan karakterinin,”Halkımıza ve hayatımıza ne kadar yaklaşırsak o kadar mesut olacağız, biz bu türkülerin milletiyiz.”söyleminden de yola çıkılacağı gibi, İstanbul elitinin dışında kentin yoksul mahalle ve semtlerinde kopmayan Tanpınar, mazinin bütünlük içinde değerlerimiz olduğu ve bu değerlerden kopamayacağımızın sinyallerini vermişti.

İkircikli bir ideanın içinde bocaladığımız zamanı da yer yer eleştirmiştir Tanpınar. Bu iki arada bir dere kalma olayını Huzur romanında İhsan karakteriyle ele verir.

“Yeniye başından beri bizim olmadığından, eskiye eski olduğu için işe yaramaz gözüyle bakıyoruz.” Yeninin yaratılmasında görmek istediğimiz benlik, aidiyet duygusunu verebilmeli oysa” diye düşünmüştür.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde Hayri İrdal’ın,”İsterseniz onlara kapının dışında kalanlar da diyebiliriz, muasır zamana girememiş olmanın şaşkınlığı içinde yarı ciddi, yarı şaka, tembel bir hayat.”

Öteki ile biz arasında çelişki yumağına sarınmış şaşkın cemiyete gönderme yapan Hayri İrdal karakteri aslında o devrin genel durumuna addedilmiş bir pencere. Ne at gözlükleriyle keskin ve sivri uçlu maziyi canlandırabilirler, ne de Batı pozitivizmine bürünüp geleneği yakalayabilirler. Aradaki nüansı fikri bazda ele alıp yaşantısal olarak ananeye ve ananenin zenginliğine sahip çıkmaya vaat edilen sosyal kurucu idealizm projesi Tanpınar’ın 1950’ye kadar umutlanıp iyimser baktığı konformist düşünce biçimiydi.

Tanpınar’da yeni olan henüz başladığımız yolun ilk ışığıdır. Bu ışığın yolun sonunda söneceği yahut ufkumuzu yıldız gibi parlatacağı müphemdir. Eskinin enkazı parçalanmış zaman içinde ya kendini toparlayıp stabilize edilecek yahut arzu edilen nihayetsiz kalacak. Tanpınar bir taraftan olası tüm ihtimalleri düşünerek eskiyi elinin tersiyle itmeyip yeniye temkinli davranmayı da elden bırakmamıştır.

Tanpınar için eski-yeni; doğu-batı paradigması, ilk zamanlarda sancılı süreç geçirerek birbirleriyle sık sık çatışacaktır. Bu kaçınılmaz bir durumdur.

“Masal bir anda, biz istiyoruz dite teşekkül etmez. O, hayatın içinden fışkırır. Hele mazi ile bağlarımızı kesmek, Garp’a kendimizi kaptırmak! Asla! Ne zannediyorsunuz bizi! Biz, Şark’ın en klasik zevkli milletiyiz. Her şey bizden devam istiyor.(…) O halde maziyi mi tasfiye ediyoruz? Elbette… Fakat icap eden yerlerde… Ölü kökleri atacağız, yeni bir istihsale gireceğiz, onun için insan yetiştireceğiz.”

“Beş Şehir”de; yıkılan bir imparatorluğu(geçmişi), ay ışığının altın bir uçurum yaptığı sularda, saz sesleri arasında batan bir masal gemisine benzetir. Geçmişin ihtişamı; akşam güneşinin son ışıklarına benzemektedir. Hal böyleyken içimizde bir yerlerde aradığımızı bulamadığımız bu “kayıp estetiğinin” sırlı aynası bizi geçmişin izleriyle yüzleştirir. Hatta ortada herhangi bir iz bulunsun, bulunmasın, kendi kendimizle kavgamızda; boşlukta hissettiğimiz, yitik gördüğümüz bilinmeyenin yüzüdür geçmiş.

İkinci ve üçüncü idealizmi olan uzlet ve ferdi saadete ulaşma konularında çatışır. 1950’den sonra Demokrat Partinin seçimlere gelerek, hayal ettiği ideayı bir anda alt üst etmesiyle hem şahsi hem ideoloji olarak yıkıma uğramanın verdiği hüsranla iyice kabuğuna çekilir.

“Uzlet “onun eserlerini üretme büyüsü, kendini dinleyerek kendine ulaşma gayesiyken, 1950’den sonra hem ferdi saadete ulaşamamanın verdiği yıkım, hem umut bağladığı fikri hayatının bozgunuyla manasını yitirecek, Tanpınar’ı derin bir yeise sürükleyecekti.

Tanpınar doğunun estetiğini batının yenilikçi kılıfına geçiremediği için, toplumsal değişimleri hesaba katmadan geleceğe duyduğu özlemle avunup durmuştur. Bu avuntu artık yorgun olan Tanpınar’a büyük bir hezimet yaşatmıştır.

“Geçmişin büyüsüne kapıldım ben, gelecek beni iğfal etti.” diyerek gölgelenen bir geleceğin artık vaat edilen bir gelecek olmadığını anladığında kişisel bunalımlarının da etkisiyle elini eteğini her şeyden çekmeye karar verir.

Ne doğu mistizmi ne batı mistizmi… Ne de ikisini bir araya getirerek “sürekliliği sürdürebilme” gayesi yaşantısında vuku bulmuştur.

“Hiçbir şey iç bütünlüğü bozmaya değmez.” mottosunu dile getirip, yaşama karşı kırgınlığını, bir kabuğuna çekilme muhtevasına dönüştürmüştür.

 

Kaynakça:

1- Mehmet Aydın, Kayıp Zamanın İçinde-Ahmet Hamdi Tanpınar, Doğu Batı Yayınları, 2013.

2- Tanpınar’da Kadın, Ahmet Hamdi Tanpınar Anısına, Bursa Osmangazi Belediyesi, 2014.

3- Prof. Dr. İbrahim Şahin, Tanpınar Okumaları, Haz ve Günah, Kapı Yayınları, 2012.

4- İbrahim Şahin, Tanpınar’ın Kadınları: Kadın, Edebiyat ve Tanrı, ESOGÜ, Seminer tarihi: 14.03.2014, Eskişehir.

 

Güler kalem – Özyaşam Öyküsü
26.05.1986 tarihinde Elbistan’da doğdu. 2007’de İnönü Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği Bölümü’nü bitirdi. Hatay’da Türkçe Öğretmenliği yapmakta. Kısa öykü ve şiir alanında çalışmaları var.
Şiiri Özlüyorum, Papirüs, Lacivert, Yaşam Sanat, Bireylikler, Eliz Edebiyat, Amanos, Aratos, Tmolos, Serçeşme, Yalnız Sanat, Berceste, Kirpi Edebiyat, Orontes gibi edebiyat dergilerinde şiirleri ve öyküleri yayımlandı. Kasım 2015’te Laciverti Kanayan Deniz adlı ilk romanı Kanyon Yayınları tarafından basılmaya değer görüldü ve yayımlandı.