AFP PHOTO DDP/ROLAND MAGUNIA GERMANY OUT (Photo credit should read ROLAND MAGUNIA/AFP/Getty Images)

 

Meclis başkanı ve başkan vekilleri için frak giyme zorunluğunun kaldırılması Türkiye’nin tarihi günlerden geçtiği şu dönemde pek kimsenin dikkatini çekmedi. Oysa böyle bir konu, diyelim on-on beş yıl önce -şeklin içerikten hep daha fazla önemsendiği- ülkemizde derhal gündemin üst sıralarına otururdu. Bir hatırlatma olarak söyleyelim, Abdullah Gül (Batı’ya yaptığı) bir dış gezide ilk kez frak giydiği zaman farklı kesimler bu duruma farklı sembolik anlamlar yüklemişlerdi. O kadar ki, bir kesime göre, Mili Görüş çizgisinden, yani dansa, şapkaya veya, diyelim, saygı duruşlarına tarihsel olarak alerji duyan bir çizgiden gelen birisinin üstünde frak olduğu halde Batılı devlet adamlarının karşısına çıkması, biraz dikkatle bakıldığında, aslında Mustafa Kemal Atatürk’ün ve Cumhuriyet’in başarısıydı!

 

Batı / Doğu

 

Türkiye’de Batılılaşma tartışmaları her zaman belli konuların çevresinde dönüyor: Dış görünüm, şekil, başkasını taklit etme, kendi kimliğini inkar etme ve sair mevzular bu tartışmaların can damarını oluşturuyor. Taşıdığı hassasiyet, doğal olarak, konuyu edebiyatımızın da başat izleklerinden biri yapmış. Tanzimat’tan bu yana sıklıkla işlenen bu mevzuda edebiyatçılarımızın genel eğilimi sorunu bir denge kurma veya çizgiyi aşma /aşmama meselesi olarak görmek olmuş. Çok büyük bir külliyat oluşturan bu literatürün az bilinen ve nispeten kısa bir örneği de Orhan Pamuk’un eseri Kara Kitap’ın içindeki Bedii Usta’nın Evlatları adlı bölümdür.

 

Romanda köşe yazarı Celal’in makalelerinden biri olarak kotarılan metin, bir marangoz olan Bedii Usta’yı ve onun Saray’dan gelen talep ve teşvik  üzerine yaptığı insan mankenlerini konu eder. Bedii Usta’nın alçı, ahşap, balmumu, ceylan ve deve derisi kullanarak yaptığı mankenler, “Üç yüz yıl önce İtalyan ve İspanyol gemilerine kök söktüren leventlerimizin” haşmetini olduğu gibi yansıtmakta ve görenlerin ağzını açık bırakmaktadır. Ne var ki, bir süre sonra bu mankenler dönemin şeyhülislamının ve din adamalarının tepkisini çeker ve Bedii Usta ‘eserlerini’ evinin bodrum katında ama sadece kendisi için yapmaya devam eder. Usta için uzun bir inziva dönemi başlamıştır.

 

Cumhuriyetle birlikte yeni bir dönem başladığında Beyoğlu’ndaki dükkanların vitrinlerinde Avrupa’dan getirilen mankenleri gören Bedii Usta bundan kendine de bir pay çıkarır ve, haklı olarak, ‘evlatlarının’ da artık gün yüzüne çıkabileceğini düşünür. Esnaftan birkaç kişiyi mankenleri görmesi için evinin altındaki bodrum katına davet eder. Fakat aldığı tepki beklediğinden çok farklıdır: Bu yarı karanlık mahzende mankenlerin arasında -elinde poşetle yaşlı bir amca, dikiş diken kızlar, yan yan yürüyen kabadayılar- dolaşan bir mağaza sahibi Bedii Usta’yı şaşırtan bir şey söyler: Bu mankenler fazlaca Türk görünmektedirler! Yani, burada, sessizlik içinde bekleyen mankenler ve onların temsil ettiği yaşam fazla bizdendir, bizim gibidir. Dolayısıyla bu Avrupai mağazaların potansiyel müşterileri için cazip bir tarafları yoktur. Bedii Usta hayalinin izinden ısrarla gider ama her gelen vitrinci veya hazır giyimci onu sürekli düş kırıklığına uğratır:

 

Daha veciz konuşmayı seven bir dükkan sahibi müşterilerinin bir elbiseyi değil aslında bir hayali satın aldıklarını açıklamış. O elbiseyi giyen ‘ötekiler’ gibi olabilme hayaliymiş asıl satın almak istedikleri. 

 

Kendim Olmalıyım

 

Orhan Pamuk’un çok net bir biçimde ve hiçbir sarkmaya, fazlalığa yer bırakmadan yazdığı Bedii Usta’nın Evlatları aslında hâlâ hayatımızda var olan bir ikilemi anlatmaktadır. Anlatıcı Celal’in de bizzat gidip gördüğü (Bedii Usta’nın oğlu götürmüştür onu oraya, gazeteye kadar gelip ünlü köşe yazarı Celal’i bu tuhaf dünyaya çeken de odur zaten) mankenler bu atölyede manken gibi değil kanlı canlı birer insan gibidirler. Köşe yazarı Celal Salik gördüğü manzara karşısında ürperir:  “…bir kısmı o anda bana dayanılmaz gelen bir varoluşla dışardaki hayata sanki meydan okuyordu…”

 

Bedii Usta’nın Evlatları adlı bu bölümde Pamuk’un pek sevdiği ve Kara Kitap’ın geneline de yayılmış olan ‘kendi olmak, başkasının yerine geçmek’ gibi izlekler işlenir. Romanın bölümlerinden birine de adını veren (Kendim Olmalıyım) bu yakıcı ve çekici konu Bedii Usta’nın Evlatları adlı pasajda toplumsal bir boyuta taşınmıştır.

 

Kıyafet, alfabe, yazı ve sosyal hayat gibi alanlarda radikal değişimler geçiren bir ülkede bu konuların edebiyatçıları da cezbetmesi kaçınılmazdır, zira söz konusu durum, arada sıkışmış, sürekli kendini arayan bir insan tipi de yaratmıştır. Kurmaca bir karakter olan Bedii Usta, kafayı en az iki yüzyıldır Doğu ve Batı arasında bir sentez yakalamaya takmış bir ülkede bu sıkışmışlığın edebiyat dünyasındaki yansıması olarak tanımlanabilir. Onun eseri, ürettiği yapıt aslında bir Batı formudur, çok da başarılıdır ama onu sunduğu toplum bu yapıta pek yüz vermez- ironik olarak, tam da bu başarıdan dolayı!

 

Ölümüne kadarki on beş yılda bu korkunç hayallerin ete kemiğe büründüğü ve hepsi birer sanat şaheseri olan yüz elliden fazla manken yapmış. Gazetemize kadar gelip beni babasının yeraltındaki atölyesine götüren oğlu bana bu mankenleri tek tek gösteriyor ve bizleri ‘bizler’ yapan ‘özümüzün’ bu tuhaf ve tozlu eserlerin içine gömüldüğünü söylüyordu.

 

Kıyafetler Değil,  Jestler

 

Bedii Usta, oğlunun anlattığına göre, o yıllarda bir milletin hayat tarzını, tarihini, teknolojisini, kültürünü, sanat  ve edebiyatını değiştirebileceğini anlarmış, ama jestlerini  değiştirebileceğine asla ihtimal vermezmiş. Yaşanan ve kaçınılmaz gibi görünen değişimi de sinema sanatının gelişmesine, ecnebi filmlerin yaygınlaşmasına bağlıyormuş. Filmlerdeki tüm o yakışıklı jönler ve çekici kadınlar kahkaha atışları, fincan tutuşları ve yahut baş sallayışlarıyla perdenin bu tarafına yapmacık bir dünya dayatıyorlarmış ve Bedii Usta saflığını kaybetmiş bu melez hareketlere tahammül edemiyormuş.

 

İyi ki televizyonu, daha doğrusu, televizyonun günümüz Türkiye’sinde kullanılış biçimini görmemiş Bedii Ustamız!