Kuzey, Masumlar ve İstanbul İstanbul gibi Türkçe edebiyatın içinde kendine yer edinmiş önemli romanların yazarı Burhan Sönmez’in dördüncü kitabı Labirent, İletişim Yayınları etiketiyle okurlarına kavuştu. Yazar bu kez belleksizlik ve varoluşçuluk temaları üzerinde yoğunlaşırken, okuruna da şu soruyu sordurmayı ihmal etmiyor: Hafıza gerçekten de insanoğlu üzerindeki en büyük lanet midir? Burhan Sönmez, kendine mesele edindiği bu iki ana temayı romanın başından sonuna kadar itinayla işlerken diğer yandan da bizleri bir anlatı ziyafetine buyur ediyor.

Ana karakterimiz Boratin’in, hafızasını kaybetmesiyle açılan roman ilerledikçe diğer karakterler Bek, Hayala, Efendi ve abla teker teker sahneye giriyor. Kitabın açılış sahnesinde Boratin’in yalnızlığı bizi hem rahatsız hem de tedirgin ediyor; zira kendisi hastaneden bir gün önce taburcu olmuş, sesler uğultu halinde kulağında çınlıyor, yaşama sevinci ise epey uzaklarda. Yitirdiği belleği onu John Locke’un “Tabula Rasa” diye nitelendirdiği “boş levha” ya dönüştürmüş. Birinci tekil anlatıcımız olan ve sıfır noktasında tanıştığımız Boratin’in bize sunduğu anlatı, en az yitirdiği belleği kadar kısıtlı. O, seslere alışmaya, eşyalarını tanımaya, kim olduğunu hatırlamaya çalışırken biz de onun hafıza kaybının sebebinin Boğaz Köprüsü’nden atlayarak intihara teşebbüs etmesi olduğunu anlıyoruz.

Roman ilerledikçe sular da yükseliyor ve Boratin’in kendisiyle hesaplaşması başlıyor. Sık sık, neden ölmek istediğini anımsamaya çalışıyor, ölme isteğinin bir insanı nasıl olup da esir alabildiğini düşünüyor, şu hayatta uğruna ölünecek ne olabileceğini sorguluyor. “Eski ile yeni zaman geçidinde kayboldum” (sf:37) demesi onun evrenin sonsuz döngüsünde bir yerlerde sıkışıp kaldığının ve içinden çıkılamaz bir labirente hapsolduğunun göstergesi oluyor. Okur da Boratin ile birlikte bu labirente kendini hapsederken toplumsal ve bireysel bellek üzerine çıkarımlar yapıyor. İnsanın, dünyaya geldiği andan itibaren yaşadığı varoluşsal sancılardan kurtulmasının yolu, ölmek mi unutmak mı diye sık sık soruyor kendine. Arkadaşı Efendi ona, “Senin zihninde hiçbirimizin sezemediği bir düğüm varmış. Ölmek yerine unutarak kurtuldun o düğümden. Ben eskiden sana imrenirdim Boratin, hem yakışıklı hem yetenekliydin, herkesin sevgilisiydin ama artık bunlara değil senin belleğini yitirmene imreniyorum. Neden geçmişini bulmaya çalışıyorsun? Bırak o düğüm orada gömülü kalsın.” diyor. (sf: 64) Bu da bir nevi belleksizliğin ve unutmanın konforunu yineleyen ve pekiştiren bir cümle. Romanın sonuna kadar Boratin’in en ufak bir şey hatırlamasını beklesek de yazar bu beklentimizi karşılamıyor. Proust’un Kayıp Zamanın İzinde serisinde olduğu gibi anılar algılarla tetiklenmiyor, geçmiş yakalanmaya çalışılmıyor. Kitabın baskın sembollerinden biri olan saat de bu görüşü pekiştiriyor. Boratin’in dedesinin ona ilk saatini hediye ederken, “ânın değerini bil, gerisi senin değildir, senin olmayanla ömrünü heba etme,” demesi, aslında romanın hatırlamayla bir derdi olmadığını da anlatıyor. Boratin, geçmişinin peşine düşerken aslında öğrenmeye çalıştığı şey unuttukları ve kaybolan belleği değil. Albert Camus’nun, Sisifos Söyleni’nde vurgulamaya çalıştığı ve önemli bir felsefi sorun olarak değindiği intihar meselesi. Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmaya çalışmak ve hayat ıstırap dolu da olsa insanların mücadelelerinin ve üzüntülerinin farkına varıp (yani yükünü bulup) bunu kabul etmesidir. Boratin’in isyanı aslında onun farkındalığı ve onca ıstırap sonrası ortaya çıkan sevgi ve sevinçtir ki bunu da romanın sonunda ablasına gitme isteği ve Hayala’ya yakınlaşma ihtiyacında görüyoruz.

Romandaki bir diğer sembol ise bize sonsuzluk hissini veren ayna. Ayna, Boratin için hem bir paradoks hem de bir yüzleşme. “Bir bakınca kilit, sonra tekrar bakınca anahtardı ayna” cümlesinde Boratin’in içsel labirentinin farkına varıyor ve onun kendiyle yüzleşmesine şahit oluyoruz.

Burhan Sönmez’in romanda baskın olarak kullandığı bir de müzik türü var, Blues. Bu müzik türünün ilk olarak Afrika’da ortaya çıktığını, Afrika’dan Amerika’ya köle olarak getirilen insanların acılarını dile getirmek için söyledikleri ağıtlar olduğunu ve 1865’te Kuzey ve Güney arasındaki sivil savaşın sonlanıp, kölelerin özgürleşmesinden sonra tüm ülkeye yayıldığını biliyoruz. Bu müzik türünün köksüzleştirilmiş, ifade özgürlüğü olmayan, güney çiftliklerinde çalışırken türlü zorbalıklara, işkenceye ve tecavüze maruz kalan insanların acılarını ve yaralarını sarmak ihtiyacından doğduğunu göz önünde bulundurunca, Boratin’i de benzer bir yapılandırma içine yerleştirip hayat yükünü az çok anlayabiliyoruz. Tıpkı köksüzleştirilen ve asimile edilmeye çalışılan siyahi köleler gibi Boratin de belleksizleştiriliyor. Onun kişisel belleğini yok eden varoluş sancısı ve toplumsal belleğini yok eden bir de dış güç var. Yok edilen kent ikonları, artık olmayan Haydarpaşa Garı bir toplumun belleğini silip onu yeniden yapılandırmak için değil midir? Tam da o sıfır noktasında yeniden başlayabilir mi insan? Tıpkı Boratin’in yabancılaştığı evinde uzunca seyrettiği Meryem’in dizlerine yatmış İsa biblosu gibi yeniden dirilebilir mi?

Kişisel görüşüm, Burhan Sönmez’in sıfır noktasında yeniden başlayabileceğimize dair bir umut kucağımıza bıraktığı. Hayala’ya edilen bir telefon… Telefonun ucunda onu sarmalayan sıcacık bir ses… Geçmiş değil ŞİMDİ!

Ayağa kalkıp, silkinerek, ayağımıza batmış cam kırıklarından kurtulup dirilmenin zamanı ŞİMDİ! Yükünü bulmuş ve kabullenmiş Sisifos gibi… Sadece ŞİMDİ!

 

 

Burhan Sönmez, Labirent, İletişim Yayınları, 1. baskı, Eylül 2018.

 

 

Paylaş
Önceki İçerikHan Kang’ın Vejetaryen Romanı Üstüne
Sonraki İçerik“Aradığımız Tek Koşul İyi Edebiyat.”
İrem Uzunhasanoğlu
1983 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi’nde İngiliz Filolojisi okudu, Cambridge Universitesi’nde Uluslararası Öğretmenlik eğitimi aldı, daha sonra da New York Üniversitesi’nde Yüksek Lisans’ını tamamladı. İlk romanı Gitme, Gül Yanakların Solar’da (2015) Türkiye Yunanistan nüfus mübadelesini ve göçü anlattı. Yaratıcı yazıyı ve eleştirel düşünceyi destekleyen "365, Her Güne Bir Yazı" (2016) isimli bir kitap hazırladı. Spencer Holst’un öykülerini "Büyücünün Kızı" isimli çeviri kitabıyla dilimize kazandırdı. En son kitabı "Ufkun Öte Yanı" İthaki Yayınevi’nden çıktı. İstanbul’da yaşayan yazar roman yazmanın yanı sıra İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Doktorasına devam etmektedir.