1. “BENERCİ” NÂZIM HİKMET’İN KENDİSİYDİ…

 

“Benerci hakkında yazdıkların -bunları sık sık yazar ve eskiden de sık sık tekrar edersin- gözlerimi doldurdu. O kitap yazılalı on sene oluyor. Geçen gün tesadüfen bir kere daha baştan aşağı okudum. Aradan geçen on sene onu benim olmaktan çıkarmış. Bundan dolayı herhangi bir kitap hakkında konuşur gibi konuşabiliyorum: Beğendim. Şairine karşı dehşetli bir kardeşçe acımak duydum. Ne mustarip herif. Hakkın var, Kemal, o kitabı asıl iç ıstırabıyla anlamak için kitapta yazılmayan bir çok başka şeyleri bilmek lâzım. Onları ben ve sen biliyoruz. Bundan dolayı da onu herkesten başka ve en doğru olarak anlıyoruz.” (Nâzım Hikmet, Kemal Tahir’e Mahpushaneden Mektuplar.)

 

  1. TKP’Lİ NÂZIM HİKMET

10 Eylül 1920’de Azerbaycan’ın başkenti Bakû’de ilk kongresini toplayan Türkiye Komünist Partisi, genel sekreteri Mustafa Suphi ve yanındaki öteki 14 militanın, “burjuva paşalarının iğvasına uyarak” Türkiye’ye gelmektelerken 28-29 Ocak 1921 gecesi Sürmene açıklarında öldürülmelerinden sonra ülkede komünist hareket tümüyle başsız kalmıştı.

Bir anlamda “Anadolu komünizmi”nin temsilcisi, Ankara’da kurulan “Halk İştirakiyun Fırkası”nın önderleri bu dağınıklığa ve başıbozukluğa bir son vermek için 1922’de bir kongre toplayıp vaziyet etmeye çalışmışlarsa da, hareketin tümünü kucaklayamadıklarından bir başarı elde edememişlerdi.

Bunun üzerine gerek Mustafa Suphi hareketinden geriye kalan Sovyetler Birliği’ndeki militanlar ve yeni açılan KUTV (Doğu Emekçilerinin Komünist Üniversitesi) öğrencileri, gerekse Türkiye’de Şefik Hüsnü’nün başını çektiği İstanbul’daki İşçi-Çiftçi Sosyalist FırkasıAydınlık Dergisi çevresindeki komünistler biraraya gelerek 15 Şubat 1925’te İstanbul’un Akaretler semtindeki Şefik Hüsnü’nün evinde “toparlanış” kongresi denebilecek olan TKP’nin 2. Kongresi’ni yaptılar. Nâzım Hikmet de bu kongreye KUTV delegesi olarak katıldı  ve MK’de görev aldı.

Ülke içindeki ve dışındaki unsurlarıyla toparlanarak merkezî bir yapılanma içine giren Türkiye Komünist Hareketi, bu yeni yapısıyla yola çıkalı henüz daha bir buçuk ay olmuşken Kürdistan’da Şeyh Sait önderliğindeki ayaklanma üzerine çıkarılan “Takrir-i Sükûn” yasasıyla geç burjuva yönetiminin en büyük darbelerinden birini yemişti.

Takrir-i Sükûn”a dayanarak burjuvazi; Aydınlık, Orak-Çekiç ve Yoldaş adlı yayın organlarını kapatmış, TKP mensuplarından yakalayabildiklerini tutuklamış, ele geçmeyenlerin peşine düşmüş, tutukladıklarını dönemin en büyük terör mahkemesi Ankara İstiklâl Mahkemesi’nin önüne çıkarmıştı. Nâzım Hikmet de ele geçmemek için kaçıp saklanan TKP militanlarından biriydi. Bu dönemini yıllar sonra Sovyetler Birliği’nde yazacağı “Romantikler” (Türkçeye “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim” olarak çevrildi) romanında anlatacaktı.

TKP daha yolun başında Türkiye burjuvazisinden yediği bu ağır darbeden sonra bir durum muhakemesi için; bir yıl sonra, Mayıs 1926’da Avusturya’nın başkenti Viyana’da bir Parti Konferansı topladı. Ülke içinde bir süre saklandıktan sonra İstiklâl Mahkemesi teröründen Sovyetler Birliği’ne sığınan Nâzım Hikmet de bu konferansa Moskova’dan katıldı.

Kimi kaynaklar 1926 Mayıs’ında Viyana’da toplanan TKP Konferansı’nın Nâzım Hikmet’le parti genel sekreteri Şefik Hüsnü arasında sert tartışmalarla geçtiğini vurguluyor. Örneğin, kendisi de Konferans’a katılanlardan bir MK üyesi olan İsmail Bilen (O yıllardaki gerçek adıyla Laz İsmail -Marat), şunları yazıyor:

“… 1926’da Viyana’da partinin konferansı toplandı. Bu konferansta: Nâzım Hikmet, Baytar Mehmet, Hamdi Şamil, Faik Usta ve Şefik Hüsnü ile yamağı Vedat Nedim Tör vardı. Konferans çatışmalı oldu. İki birbirine aykırı görüş, akım karşı karşıya geldi. Nâzımlar Leninci ilkeleri savundular…”

Bir başka tanık da, İbrahim Topçuoğlu’na anılarını aktaran Sarı Mustafa (Börklüce)’nın izlenimleri:

“… sözlü düello açılmıştı. Oldukça sert çıkışlar yapılıyordu. Bu arada Nâzım Hikmet ve Ali Rıza Keskin; ‘Moskova’da Harici Büromuz var iken, Viyana’da büro açarak (Plenumu) burada toplamamız Komintern’i terk midir, sebebi nedir?’ diye Şefik Hüsnü’yü cevaplamaya zorlamış ve bir hayli hırpalamışlardı.”

İlk baskı, Kapak: Ali Suavi

Nâzım Hikmet bundan sonra Viyana Konferansı kararlarından biri olan TKP’nin bir an önce Kongresi’ni toplaması ve MK üyelerinin seçimle belirlenmesi ilkesinin sıkı takipçisi olmuş ve bunu sürekli gündemde tutmuştu. Ancak, bugün yıllar sonra çok uzaktan bakınca düz mantıkla kolay görünen nedenlerden biri olan; partinin yeraltında oluşu ve burjuvazinin haberalma örgütlerinin sıkı takibi altında olması böyle bir kongrenin toplanmasına olanak vermiyordu desek bile, partide iktidarı elinde bulunduran Şefik Hüsnü ekibinin bu gerekçeye dayanarak sürekli kaçındıkları sonucunu da çıkarabiliriz.

Bunun ardından Parti Kâtib-i Umumisi (Parti’nin İcra Komitesi Sekreteri) Vedat Nedim (Tör)’in ihbarıyla yapılan 1927 tutuklamalarıyla parti yöneticilerinin ve üyelerinden pek çoğunun, neredeyse tümü yakalanarak yargılandı. Nâzım Hikmet gene Sovyetler Birliği’nde olduğu için gıyabında yargılanarak cezaya çarptırıldı. Üç ay hapse mahkûm edildi.

1926 Mayıs’ında Parti’nin Viyana Konferansı’nda alınan kararlarından biri olan, parti kongresinin bir an önce toplanması, Komintern’e de bildirilerek Kongre’nin en geç 1928 yılı Mayıs ayında yapılmasına karar verilmişti. Buna rağmen 1929 yılı Mayıs’ına gelindiği halde Kongre hâlâ toplanamamıştı. O sırada merkezi İzmir olarak başlatılan ünlü tutuklamayla Parti, MK’sinden üç faal elemanını (Doktor Hikmet Kıvılcımlı, Laz İsmail-Marat ve Hüsamettin Özdoğu) da kaybedince tekrar bir dağınıklık dönemi başlamıştı.

  1. NÂZIM HİKMET TKP MERKEZİNE MUHALEFETE GEÇTİ

1929’da İzmir’de hırsızlık suçlarını izleyen Emniyet İkinci Şubesi bir keçi hırsızı sanığını ararken, üzerinde TKP’nin ve Parti’ye bağlı Genç Komünistler Birliği’nin bildirilerini bulmasıyla başlayan tutuklama MK üyelerine kadar gelerek, neredeyse örgütün tümünü ortaya çıkarmıştı. Tutuklama devam ederken yaşanan yoğun gözaltılar sırasında Nâzım Hikmet de İstanbul’da derdest edilip siyasi şubeye götürüldü.

Bir “Nâzımolog” bu olayı şöyle yazdı:

“Nisan ayı sonunda ‘835 Satır’ adlı şiir kitabı yayınlandığı için bunun yankılarını merak ettiği bir sırada, 5 Mayıs sabahı İstanbul’da bazı tutuklamalar olduğunu duydu. Zaten ‘İkdam’ gazetesi o günkü sayısında çeşitli beyannameleri hazırlayıp gönderen ve bir gizli örgütle ilişkisi olan üç kadının tutuklandığını yazıyor, öteki gizli örgüt mensuplarıyla birlikte İzmir’e gönderileceklerini duyuruyordu. Bunlar Ömer Avni, Troçki Mehmet, İsak Nesim, Eftim Kirloviç, Mansur ve nam-ı diğer Koço idi. Nâzım 5 Mayıs pazar gününü zehir eden bu haberi okuyunca Babıâli’de fazla kalmayarak Kadıköy’üne döndü. Bu tutuklamalarla ilgili olarak evde yapılacak işi yoktu. Normal çalışmalarına devam etti.

Babıâli’de bir kaç kitapçıya uğradığı vakit, günlerden perşembe idi ve takvimler 9 Mayısı gösteriyordu. Kulağı delik kitapçılardan Ali isminde bir arkadaşı: “4 Mayıs günü ve akşamı tutuklanan komünistler bu sabah trenle İzmir’e gönderilmişler” dedi.

Böylece kitapçı Ali, Nâzım’ın kulağını bükmüş oluyordu.

Nâzım aldırmadı ve Resimli Perşembe’deki işlerini yapmak için dergi idarehanesine gitti. Bir röportaja başlık ve resim hazırlarken tanımadığı birinin odaya girdiğini gördü:

“Bir şey mi istediniz?”

Yabancı adam:

“Ben 1. Şube polis memurlarındanım, sizi müdür bey görmek istiyor, buyurun gidelim.”

Nâzım bu “istenmeyi” anlamıştı. Kitapçı Ali’nin haberi boşuna değildi. Ceketini giydi, hemen masadaki bir kâğıda “Zekeriya Bey’e haber verin, beni polis emniyete götürdü” diye yazdı. Memur yazılanı okuyamadı, uzakta duruyordu. Nâzım hiçbir şeye el sürmeden:

“Hadi gidelim” dedi ve Sansaryan Han’ını boyladılar. (Kemal  Sülker burada yanılıyor. ‘Sansaryan Hanı’nı boylamadılar. Çünkü o sıralarda, yani 1929’da İstanbul Emniyet Müdürlüğü Sansaryan Hanı’nda değildi. İstanbul Valiliği’nin karşısında, günümüzde Vilayet Han’ın bulunduğu yerdeki bir binadaydı. E.K.)

Nâzım Hikmet, 1. Şube Müdürlüğü’ne çıkarıldı ve bir komiser tarafından sorguya çekildi. Polisçe bilinen, bir süre önce Beşiktaş’ta birkaç ‘sabıkalı’ ile Hamdi Şamilof’un evinde toplandıkları idi. Bu toplantıda ne konuşulduğu soruldu, yakalananların ifadesine göre “Günün Vazifesi” adlı bir broşürü, Kızıl Yıldız adındaki gizli gazeteyi Nâzım Hikmet’in hazırladığı güya bildirilmişti.Bu konudaki bilgisine başvuruluyordu. Nâzım Hikmet bu sözlerin doğru olmadığını hemen anladı. Laz İsmail de, Hüsamettin Özdoğu da böyle bir şey söyleyemezlerdi. “Günün Vazifesi” adlı broşürü kendisi hazırlamadığı için böyle bir yalanı hiçbir tutuklu iddia edemezdi. Nâzım verdiği ifadede söylenenlerin hiçbirisinin doğru olmadığını, Şamilof’la eskiden beri tanıştıklarını, bir akşam yemeği için evlerine gittiğini bildirdi. Komiserin başka sorularının da birer “yoklama” niteliğinde olduğunu anladığı için her sorulan eylem hakkında “bilgim yok”, “benim hiçbir alakam mevcut değil” şeklinde karşılık verdi. Bununla birlikte ikindiye doğru, suçlanan bir raporla adliyeye götürüldü. Sorgu yargıcının çeşitli sorularına, Emniyet’te verdiği ifade gibi karşılıklar verdi. Sorgu yargıcı koğuşturmaya “mahal bulunmadığını” zapta geçirerek Nâzım Hikmet’i serbest bıraktı.” (Kemal Sülker, Nâzım Hikmet’in Gerçek Yaşamı, 2. Cilt, S. 29-31).

Polis bu tutuklamada elde ettiği bilgilerin dökümünü yaptığı fezlekesinde; tutuklama öncesinde eylemlerin pek çoğunu ve kimlerin yaptığını belirtmesine rağmen mahkeme Nâzım Hikmet’i ve arkadaşlarını tutuklamamıştı. Nâzım Hikmet’in eylemleri Laz İsmail’e, Hamdi Şamilof’un eylemleri Hikmet Kıvılcımlı’ya, Sarı Mustafa’nın eylemleri de Telefoncu Ferit’e yüklenmişti.

Bu olaydan sonra; Nâzım Hikmet uzun yıllardır parti çinde verdiği parti kongresinin bir an önce toplanması, yöneticilerin, özellikle Genel Sekreter Şefik Hüsnü’nün değiştirilmesi mücadelesinde başarılı olamayınca, 1929 yılı yazında ünlü Pavli Adası Kongresi denilen toplantıyla, kendisinin ve kimi arkadaşlarının yeraldığı alternatif bir komünist partisi oluşturmuştu. Bu yeni oluşumu Komintern’e bildirdiğinde; grubunu dağıtması ve ellerinin altında bulunan matbaayı da onlara vererek Şefik Hüsnü’nün liderliğindeki TKP’ye iltihak etmesi cevabını aldı.

Nâzım Hikmet karara uymadı.

Bu durumda kendisi başta olmak üzere, yakın pek çok arkadaşı da TKP’den atıldı…

Buna rağmen Nâzım Hikmet, Komintern’in bir seksiyonu olan TKP lideriyle anlaşmazlığını bırakmak şöyle dursun “Benerci Kendini Niçin Öldürdü?” manzum romanıyla kamuoyu önüne taşıdı.

1930’da yayınlanan “Varan 3” kitabının sonuna alelacele “Benerci…”den “İki Bâp” koyduğuna göre, manzum hikâyedeki asıl tezi olan “Mefkûreci olanlar ne zaman, nasıl, hangi şartlarda kendi kendilerini öldürmek hakkını haizdirler?” sorusunu kanıtlama çabası içine girmişti.

Benerci Kendini Niçin Öldürdü? kitabının ilk baskısı, Desenler: Fikret Mualla

Nihayet 1932’de dörtbaşı mamur bir kitap olarak “Benerci…” çıktıktan sonra; Nâzım Hikmet, 1933’te TKP’nin lideri Şefik Hüsnü’den bir cevap aldı.

Komintern yayın organlarından “Rundschau”nun 7 Temmuz 1933 tarihli 28 sayılı nüshasında Şefik Hüsnü; “B. Ferdi” takma adıyla yazdığı “Kemalistlerin Yeni Baskı Dalgası” yazısının sonunda şunları söylüyordu:

“Ancak, polis sadece bu açık saldırı yöntemlerine başvurmakla kalmamaktadır. Türk burjuvazisi, çeşitli küçük burjuva dönek gruplarını, özellikle Nâzım Hikmet’in Trockist muhalefet grubunu Komünist Partisi’ne karşı kullanmasını biliyor. Bu grup sadece Komünist Partisi’ne karşı yürütülen karalama kampanyasına hizmet etmekle kalmamaktadır. Bu grubun üyelerinin defalarca polis ajanı olarak kullanıldıkları da saptanmıştır. Doğal olarak kendisini komünist olarak gösteren bu grubun işçiler arasındaki itibarını yitirmesine yol açtı. Bu yüzden polis, işçileri şaşırtmak için geçenlerde bu grubun üyelerini de tutukladı. Gerçekte tutuklanan “muhalifler” (Nâzım grubunun üyeleri) komünistler hakkında bildiklerini polise anlattıktan sonra tekrar serbest bırakıldılar. Bu grubun önderi olan Türk şairi Nâzım Hikmet’e gelince (birçok kez tutuklanıp daha sonra serbest bırakıldı, uzun bir süre kendisini komünist olarak tanıttı ve daha sonra Kemalist toplantılara konuşmacı olarak katıldı), Kemalist hükümet onunla, tıpkı İngiliz hükümetinin Hindistan’da küçük burjuva dönek Roy’la oynadığı oyunu oynamak istemektedir; yani Nâzım Hikmet’i “devrimci önder” olarak göstermek amacıyla yargılamak…”

Şefik Hüsnü Bey’in şu yukarıda aktardığımız Komintern organlarından birinde yer alan yazısına göre “Benerci Kendini Niçin Öldürdü?”nün tezi hedefini bulmuştu.

Nâzım Hikmet’in tanımlamasını yaptığı “Mefkûreci olanlar ne zaman, nasıl, hangi şartlarda kendi kendilerini öldürmek hakkını haizdirler?” sorusunun cevabı; romanın sonunda “Fakat bu yanılma nesnesi, katarın başındaki adam için bir kaide haline gelirse ve o adam katarın başında gidemeyeceğini bildiği halde, yerinde durmak için bir saniye olsun ısrar ederse… Bu bir ihanet değil midir?” şeklinde verilmişti.

Şimdi yukarılardan beri yazılma nedenini ve koşullarını anlatageldiğimiz “Benerci…”deki kişilerin bu kurgu içerisinde kimlere tekabül ettiğini anlatabiliriz…

Manzum romanın “Birinci Bâp”ının ikinci bölümünde “romanın muharriri” (Nâzım Hikmet) Benerci’nin (yani gene Nâzım Hikmet’in) nasıl her an ölümle kucak kucağa bir devrimci olduğunu anlatıyordu:

“Delikanlım!

                Sen ki, ya bir köşe başında

                               kan sızarak başından

                                                    gebereceksin,

                ya da bir darağacında can vereceksin.

                İyi bak yıldızlara

                               onları göremezsin belki bir daha…”

 

İkinci Bâpın İkinci bölümünde “romanın muharriri” (Nâzım Hikmet) Benerci’nin (yani yine Nâzım Hikmet’in) nasıl bir “profesyonel revülüsyoner” (profesyonel devrimci) olduğunu tekrar şu dizelerle vurguluyordu:

 

“Benerci inkılâpçı bir gençtir.

Hazım zamanlarını, boş gecelerini değil

boydan boya ömrünü vermiştir ihtilâle…”

 

Nâzım Hikmet manzum romanının ilk başlarında “Benerci”de tipolojileştirdiğini kendisini, profesyonel devrimciliğini ve başından geçen olayı (yani arkadaşlarının tutuklanıp kendisinin serbest bırakılmasını) Hindistan’da geçiyormuşcasına anlatırken:

 

“Benerci gitti.

Baktım ki pencereden:

                muktesit, muharrir ve muhbir

                                            Nedim Vedat Bey geçiyor.

Düşündüm Benerci’yi

ve mel’un bir ihtimalle birden

                               yüreğim cızzz etti.”

 

dizeleriyle Vedat Nedim Tör’e saldırıyordu.

Nâzım Hikmet, 1925 Akaretler kongresinden itibaren TKP’nin lideri Şefik Hüsnü’nün karşısındaki grubun içinde kendisiyle birlik olan Vedat Nedim’e 1927 tutuklamasındaki ihbarcılığı yüzünden o kadar öfkelidir ki; bir soyutlamaya kalkışmadan “Nedim” ve “Vedat” isimlerinin yerini değiştirerek açıkça saldırmaktan kaçınmamıştı. Ve Vedat Nedim’in “Benerci…”deki yeri de sadece bu kadardır. Bir ihbar ve ihbarcılık durumunda ilk akla gelecek isim olarak manzum romanda şöyle bir-iki dizede yer alıp kaybolur…

 

  1. SOMADEVA = HASAN ALİ EDİZ

Manzum roman “Benerci…”nin kahramanlarından, olayların akış sırasına göre bu kez de Somadeva çıkar karşımıza. Somadeva ile “İkinci Bâp”ın “üçüncü bölümü”nde karşılaşırız. Kalküta’da “umumi grev”, günümüzün deyimiyle “genel grev” ilan edilmiştir. “Benerci yatakta/Kalküta ayakta”dır. Genel grevdeki Kalküta’nın işçi kalabalığının haykırışları üzerine “Benerci koştu pencereye”:

 

“Aşağıda sokak

                kalabalık,

yukarıda masmavi bir hava.

Aşağıda bir kamyonun üstünden

                        kalabalığa

söz söylüyor en yakın arkadaşı SOMADEVA*”

 

Somadeva adının ilk geçtiği yere bir (*) yıldız koyan Nâzım Hikmet, sayfa altında şu açıklamayı yapar:

“Benerci’nin en yakın arkadaşı olup, uzun bir müddetten beri Kalküta’da bulunmuyordu. Binaenaleyh, böyle bir zamanda onun sesini duyup kendisini görmek, elbetteki, Benerci’yi sevinçli bir hayrete düşürecektir.”

Nâzım Hikmet’in “Somadeva” adıyla manzum romanı “Benerci…”de tipolojileştirdiği kişi Hasan Ali (Ediz)’di.

Hasan Ali Ediz, Türkiye Komünist Hareketi’ne Şefik Hüsnü’lerin 1920’lerde kurduğu İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası ile “Aydınlık” dergisi çevresinden girmiş, 1923 1 Mayıs’ında dağıttıkları bir beyanname yüzünden birkaç partili arkadaşıyla tutuklanmış, serbest bırakıldıktan sonra aynı çevrede mücadeleye devam etmişti.

15 Şubat 1925’te Akaretler’de yapılan TKP 2. Kongresi’nde Aydınlık delegesi olarak yer almış, Kongre’de MK üyeliğine seçilerek, İcra (Faaliyet) Komitesi’nde de görev alarak Parti’nin Moskova’daki Harici Bürosu’nda irtibat işlerini üstlenmişti.

Şubat 1925’teki Şeyh Sait önderliğindeki Kürt isyanı üzerine çıkarılan Takrir-i Sükûn Yasası’na dayanılarak parti yayın organlarının kapatılması ve partililerin tutuklanmaya, ele geçirilemeyenlerin aranmaya başlaması üzerine Şefik Hüsnü’yle birlikte Sovyetler Birliği’ne kaçtığından, Ankara İstiklâl Mahkemesi tarafından gıyabında 15 yıl hapis cezasına mahkûm edilmişti.

1926 Mayıs’ında Viyana’da toplanan Parti Konferansı’na katılan Hasan Ali (Ediz) konferanstan sonra tekrar Moskova’da bulunan Harici Büro’daki görevinin başına dönmüştü.

Gerek Vedat Nedim’in ihbarıyla yapılan 1927’dekine, gerekse 1929 Mayıs’ındaki İzmir Komünist Tutuklamalarına, Moskova’da bulunuşu yüzünden sokulamamıştı.

1929 tutuklamasıyla MK’nin üç faal elemanının (Doktor Hikmet, Laz İsmail ve Hüsamettin) faaliyet dışı kalması ve aynı yılın yazında Nâzım Hikmet’in Pavli Adası’nda yaptığı bir toplantıyla “Muhalif TKPyi kurması üzerine; Parti’nin lideri Şefik Hüsnü tarafından (Nâzım Hikmet’in yıllardır kavgasını verdiği seçimsiz, yukarıdan atama olayı tekrar gerçekleştirilerek) Hasan Ali Ediz Türkiye’ye gönderildi. Parti’nin tam ve tek yetkili kişisi ilan edildi. Moskova’dan Türkiye’ye gelerek duruma el koyan Hasan Ali Ediz’in ilk yaptığı iş; Nâzım Hikmet’i ve arkadaşlarını Parti’den attığını ilan etmek ve bu kararı gerek Parti’nin yeraltı organlarında, gerekse Komintern’in organlarında yazılı olarak duyurmak olmuştu.

1930’dan itibaren bu durum daha sık tekrarlanmaya başlamış, örneğin 1936’daki TKP Faaliyet Programı’nın önsözünde: “…Artık Kemalistlerin proletaryaya ve emekçi köylülüğe karşı yaptıkları ters ve aldatıcı propagandaları doğrudan doğruya ve açıktan açığa kalleş Nâzımlar, provokatör Şamiloflar, yalancı Sarı Mustafalar yapmaktadırlar” suçlamasına yer verilmişti.

Nâzım Hikmet’in Somadeva ile ilgili dipnotunda “uzun müddetten beri Kalküta’da bulunmuyordu” açıklamasını yapması; yukarıda da değindiğimiz gibi Hasan Ali’nin 1925’ten beri Moskova’da bulunduğunu anlatmak istemesindendi.

Genel grevle ayağa kalkmış olan Kalküta’da işçi kalabalıklarına Somadeva’nın “söz söylüyor” olması, aslında bir yandan partililere ve kitlelere Hasan Ali’nin Nâzım Hikmet’in “bir hain olduğunu” duyurması, öte yandan da yoğun bir ajit-prop. faaliyeti yapmakta oluşunun vurgulanmasıydı.

Nitekim Nâzım Hikmet, Benerci’nin (yani kendisinin) Somadeva tarafından kitlelerin önünde taşlanmasını, Hasan Ali’nin kendisine karşı yönelttiği “partisinden koğulmuş kişi” kampanyasını soyutlamak için yazmıştı.

Kitle, Benerci’yi hasretle kucaklamak isterken Somadeva bunu görmezden gelmekteydi:

“… Ve orada, camın arkasında, Benerci’nin sarı yüzünü gördüler.

Somadeva Benerci’yi tanıdı. Kolları ona doğru uzanır gibi oldu. Bu hareketi, yalnız, yukarıdan Benerci ve kendi içinin içinden Somadeva gördü. Başka hiçbir göz, uzanmak, kucaklamak isteyen kolların hasretini göremedi…”

 

1930’dan itibaren TKP’nin Türkiye’deki tek ve tam yetkili adamı Hasan Ali’nin Nâzım Hikmet’e reva gördüğü bu hareketi Hikmet Kıvılcımlı da, yıllar sonraki anılarında şöyle anlatacaktı:

 

“Nâzım Hikmet: Beni, Hasan ve Vasıf’la ‘Parti’nin Triumvirası’ sayardı. Onun için olacak, Elazığ ‘Üniversitesi’ dönüşümde, ‘1 Mayıs’ günü (1934 yılı 1 Mayısı olmalı! -E.K.) polisin eski müteferrikasında karşılaşır karşılaşmaz, Şefik ile Hasan’ın kendisini haksız yere Parti’den attıklarını yana yakıla anlattı. Müteferrika’nın (Polis nezarethanesinin) pis helasına varan çamurlu dar koridorda, onu acıyarak dinledim. Gizli matbaayı partiye vermemiş (Nâzım Hikmet’in ‘muhalif TKP’sinin gizli matbaası. Yukarılarda değindiğimiz gibi Komintern’in Şefik Hüsnü ekibine vermesini istediği matbaa- E.K.) almaya gelen sarhoşmuş. Israr edilmiş. Güveni kaçmış. Ara açılmış…

“-Bak şimdi Nâzım dedim. Ben bu işin ayrıntılarını bilmiyorum. Senin anlattıklarını dinleyince ne hükme varılır? Parti direktiflerine uymamakla disiplinsiz duruma düşmüşsün. Belki sana şahsen düşmanlar. Ancak sen onların ellerine koz vermişsin. Vereydin matbaayı.

“-Körkütük sarhoşa mı?

“-Canım bilmiyorum, parti emriyle gelmiş ya.

“-Nasıl teslim ederim zilzurna sarhoşa?

“-Belki sarhoş görünüyordu.

“-Hayır leş kokuyordu.

“-Haklı olabilirsin. ‘Vermem’ diyeceğine, usulüyle haber yollardın. Oysa sen sonra yapılan ısrarları dinlememişsin. Kendin söylüyorsun.

“-Sıtkım sıyrıldı bunlardan.

“-İyi ama, işte o primitivizmdir. Parti içinde fraksiyondur. Enternasyonal ölçüde fraksiyonculuğa karşı ne yaman savaş güdüldüğü bilinen şey.

“-Sen de mi beni mahkûm ediyorsun?

“-Ben seni mahkûm etmiyorum. Parti demek biçim demektir. Sen özde haklı bile olsan, biçimi çiğnedin mi, eloğlu yakana yapışır.

Nâzım gene aynı konuyu başka başka versiyonlarla tekrarlıyordu:

“-Nâzım, dedim. Sen lider şöhreti mi istiyorsun?

“-Vallaha, billaha hayır. Hiçbir şeyde gözüm yok. Bir yol bende lider vasfı arama. Çabuk heyecanlanıyorum. Serinkanlılığım nerde?

“-Şair olarak epey anılıyorsun. (O zaman… Demek Parti’den atılınca: Nâzım’ın şiirleri plaklara alınıp satılmaya başlamıştı). Bu işi herkesten iyi yaptığına göre, şairlikle yetinemez misin?

“-Yetinirim. Şeflikte, liderlikte gözüm varsa kör olayım.

“-Öyleyse neyi paylaşamadınız?

“-Hiç. Bilmem ki. Şefik Hüsnü bana taktı. Hasan dersen, onu bilirsin.

“-Bilirim. Ona ne diye koz verdin?

“-Sarhoşu mahsus yolladı.

“-Sen de bastın.”

Kıvılcımlı, Nâzım Hikmet’le İstanbul Emniyet Müdürlüğü Polis Müteferrika’sında, aynı konudaki konuşmalarını şöyle sürdürüyor:

“-Şimdi ben ne yapayım? dedi. Sen benim yerimde olsan ne yapardın?”

Uzun boylu düşünmedim. O zamanki parti anlayışını açıkladım:

“-Sen Troçkistmişsin.

“-Yalan! ”

(…)

“-Belki sana yalan geliyor ama, Böcür (Hasan) yazılı belgelerin ele geçtiğini ve Komintern’e gönderildiğini öne sürüyor. Komintern tasdik etmiş.

“-Katiyyen yalan!”

“Böcür”ün (Doktor Hikmet’in Hasan Ali Ediz’e boyunun kısalığından ötürü taktığı lakap E.K.) ayak üstünde dokuz yalan kıvırdığını biliyordum. Ancak o sırada Türkiye aydınları arasında Heybeliada misafiri Troçki’den epey kalıntılar dolaştığı ortadaydı. Heyecan çatlatma ve nutuk çekme bakımından Nâzım’ın anadan doğma Troçki mizacı vardı. Troçki’nin hangi ideolojiyi nasıl beslediğini belki Nâzım incelememiştir. Şair olarak eğilimi Troçkizme yatkındı. “Böcür”lerin onu bu za’if noktasından vurduğu muhakkaktı.”

Somadeva’nın (yani Hasan Ali Ediz’in) “Benerci…”de bundan sonraki rolü şu şekildeydi:

Bir başka eylemden ötürü hapse düştü. Orada vereme yakalandı. Bir kolayını bulup hapishaneden kaçtı. Dışarıda kaçak yaşarken hem parasızdı hem de hastaydı. Arkadaşı Benerci’yi buldu. Benerci onu doktora götürdü. Doktor verem olduğunu söyledi. Kaçak yaşadığından hastaneye yatırılamadı. Benerci, onu eski bir tanıdığı olan idealist bir ninenin yanına yerleştirdi. Kendisini sık sık ziyaret ediyordu. Somadeva da canına kıymayı düşünmekteydi. Benerci, Somadeva’yı ‘idealist nine’nin yanına yerleştirip ayrıldıktan sonraki bölümde karşımıza Roy Dranat çıkarsa da, ona ileride döneceğimizden, şimdi biz Somadeva’nın sonunu bir öğrenelim.

İkinci Kısım Sonuncu Bâp”ta Somadeva’nın ölümü anlatılıyordu.

“Somadeva’nın ölüsü, imamsız, rahipsiz ve hahamsız ve kavga şarkıları söyleyen on binlerce kişilik bir cemaatle kaldırıldı. Benerci, Somadeva’yı gömdükten sonra, ninenin evindeki odaya geldi. İpi yerde çengeli tavanda mıhlı gördü. Duvarın dibindeki yer yatağının yastığı altından kırmızı kaplı, çizgisiz defteri çıkardı.

Defterin kabında “Hindistan’ın Yirminci Asır Tarihi” diye yazılıydı. Benerci defteri açtı. Baş tarafta, Somadeva’nın bir gece kendisine okuduğu yarım kalmış mukaddime vardı. Sonra beyaz sayfalar. Son sayfada beş altı satır. Benerci bu beş altı satırı okudu:

“Ben, Somadeva, Hindistan’ın yirminci asır tarihini yazmaya başladım. Fakat bitirmeden öleceğim.Arkadaşlarım bıraktığım yerden yazmağa devam etsinler. Tarihin sonu inanılmayacak kadar güzel olacaktır. Buna eminim…”

Somadeva, bundan sonra manzum roman “Benerci…”den çekilip gidiyordu.

Nâzım Hikmet, Somadeva’nın sonunu bu şekilde bağlamakla (1932’de yazmış olmasına rağmen) verilen devrimci mücadelenin Somadeva ile kaim olmadığını, o ölüp gitse bile, yarım bıraktığı yerden arkadaşlarının devam ettireceğini vurguluyordu. Somadeva’da tipolojileştirilen Hasan Ali’nin Türkiye devrimci mücadele tarihi içindeki rolü; zaten yıllar sonra, Nâzım Hikmet’in 1932’de “Benerci…”de çizdiğinden farklı olmamıştı.

 

  1. SOMADEVA’NIN İKİ TEDİRGİNLİĞİ VE “ALLAHAISMARLADIK KOMÜNİZM!..”

1930’da Şefik Hüsnü adına Moskova’dan gelerek TKP’nin üst yönetimine el koyan Hasan Ali bir yandan “muhalifleri” partiden atarken, öte yandan da hızlı bir faaliyete girişiyordu.

1930 yılı ortalarında TKP İstanbul Vilayet Komitesi adına haftalık “Kızıl İstanbul” gazetesini yayın yaşamına soktu.

1 Ağustos 1930’da anti-emperyalist bildiriler dağıttırdı.

Tutuklamalar üzerine kendisi de Eylül 1930’da yakalandı.

1931 Şubat’ında sonuçlanan davada 4 yıl hapse mahkûm edildi.Yatmakta olduğu hapishaneden 1 Ağustos bildirilerini askerî birliklere postalaması nedeniyle tekrar yargılandı ve askerî mahkeme tarafından bu kez de 7,5 yıla mahkûm edildi.

1933’te Cumhuriyetin 10. yılı dolayısıyla çıkarılan af kanunuyla hapisten çıktı. En az kendisi kadar yetkili, partinin ikinci adamı konumundaki Eczacı Vasıf’la birlikte (yeni hapisten çıkan Doktor Hikmet’i de yanlarına alarak) üçü TKP’nin Şefik Hüsnü adına yöneticiliğini yaptılar.

Üçüncü Komünist Enternasyonal’in bir seksiyonundan başka bir şey olmayan Türkiye Komünist Partisi’nin ilk iki yöneticisinin doğal olarak birer ayakları Sovyetler Birliği’ndeydi.Sık sık “yukarıya” gidip-geliyorlardı.

1933 sonlarından itibaren birlikte oldukları “triumvira”nın üçüncü ayağı Doktor Hikmet ise, pusulasının ibresinin sürekli “yukarıyı” göstermesinden kaçınarak, kendi anladığı Marxizm-Leninizm’i ülkesinin özgülüne uygulamaya çalışmaktaydı.Ama ne yapsın ki, parti disiplini her şeyin üzerindeydi.

Anılarında; 1930’lu yılların “partili yaşamından” eşantiyonlar kesen Doktor Hikmet Kıvılcımlı, 1971’de Hasan Ali (Ediz) için şunları yazacaktı:

“Daha 1935 yılı, kendisini 10 kitap yayınlamış bulunduğum ‘Marksizm Bibliyoteği’ne çağırdığım zaman ‘Yukarı’ (ülke dışına) giderse, yeniden Türkiye’ye gönderileceğini ve bir 5 yıl da hapse düştü mü, yok olacağını dilinden düşürdü. Yaptığı sabotajlarla, sosyalist düzende kurşuna dizileceğini yüzüne karşı söyledim.”

Kıvılcımlı, “triumviranın ikinci ayağı Eczacı Vasıf için ise şunları yazacaktı:

“Ben ‘İzmir Davası’nda mahkûm olmadan ‘Ben şâhımı bu kadar severim. Benden paso!’ diyerek, her türlü çalışmaya paydos eden Eczacı Vasıf, ben Elazığ’dan cezamı bitirip döndüğüm gün, ‘Yukarı’ya gidip gelmişti. Stalin bıyıkları ile Parti’nin 1 numaralı yöneticisi olmuştu. Kafası işler, eli kalem tutar olmadığı için, ‘Yukarı’ya çağrılan benim gitmeyip, mutlaka yanında kalmamı, yoksa tek başına işleri yürütemeyeceğini ısrarla belirtti. Tabiî, kaldım.”

1936’dan itibaren, eski Bolşeviklerin kurşuna dizilmesiyle sonuçlanan ünlü Moskova Duruşmaları başlamıştı. Moskova kapılarının eşiğini aşındırmakta usta olan Hasan Ali (Ediz) her duruşmanın sonunda ünlü Bolşevikler kurşuna dizildikçe Sovyetler Birliği’nde ağırlaşan bu havadan tedirgin olmaya başlamıştı.

Yıllar önce bu konuda kendisiyle bir konuşma yapan, sol siyasi tarih üzerine yazı ve kitaplarıyla tanınan Rasih Nuri İleri (Aralık 2014’te vefat etti.E.K.) şunları anlatıyordu:

“Remzi Kitapevi’nde Hasan Ali’yle görüştüğüm bir gün; terbiyesizce sayılabilecek bir soru sordum: ‘Bu davadan nasıl döndün?’. Hasan Ali de terbiyeli bir şekilde şunları anlattı: ‘Biz Komünist Enternasyonal’de Buharin’e çok büyük önem verirdik. Buharin’in bazı kitaplarına Lenin önsözler yazmıştı. Gerek Enternasyonal’de gerekse Bolşevik Partisi’nde sevilen bir kişiydi. Üçüncü Moskova Duruşmaları’nda yargılanıp idam cezasına çarptırılarak kurşuna dizilince, böyle bir mücadelede yer alamayacağıma karar verdim. Kendi evlatlarını, kendi kahramanlarını yiyen bir canavara dönüşen bu hareketle uyuşamayacağımı anladım. Türkiye’ye dönmek için Komintern yetkililerinden izin istedim. Döndüm. Mücadeleyi bıraktım.”

Rasih Nuri İleri Sovyetler’deki bu terör mahkemelerinin sonucuyla ilgili bir diğer tanıklığı da şöyle anımsıyordu:

“Buna benzer bir hikâyeyi, Şefik Hüsnü Bey’in eşi Madam Leokadya’dan da dinledim. Buharin kurşuna dizildiği gün Komintern’in Bolşevik Parti yetkililerinin dışındaki öteki partilerden yöneticilerinin bulunduğu Lux Oteli’nde çok değişik bir hava teneffüs edilmiş.. Buharin’in kurşuna dizildiği haberini aldıklarında güneşin bulutlara vurmasıyla hava kıpkızıl bir hâl almış. Marina Godwald, Wilhelm Pieck vb. gibi orada bulunan Enternasyonal Yöneticileri arasında buz gibi bir hava esmiş ve uzun süre hiçbiri konuşamamış.”

Moskova’dan bu ürkütücü psikoloji içinde Türkiye’ye dönen Hasan Ali Ediz’i ülkesinde de bir terör sürprizi beklemekteydi.

Buharin’in kurşuna dizildiği Mart 1938’de Nâzım Hikmet de 22 askeri öğrenciyle birlikte Ankara Kara Harp Okulu Davası’nda 15 yıl ağır hapse mahkûm edilmişti. Bu da yetmemiş Nâzım Hikmet ve Hikmet Kıvılcımlı’nın başında bulunduğu 27 kişi Donanma Davası’nda yargılanarak ağır hapis cezalarına çarptırılmışlardı.

29 Ağustos 1938’de verilen kararla Nâzım Hikmet 20, Hikmet Kıvılcımlı 15 yıl hapse mahkûm edilmişti. Sovyetler Birliği’nden bir şokla dönen Hasan Ali Ediz -Türkçedeki o güzelim halk deyimince -“Hızlı koşan çabuk yorulur”daki gibi, artık yorulmuş, tükenmiş ve korkmuştu. Türkiye’deki askerî mahkemelerin yarattığı terör ortamından da dehşete düşerek, yakın partili (yönetimde de etkili) arkadaşı Eczacı Vasıf’la birlikte, dönemin devlet gizli polis örgütü Milli Emniyet’e başvurdu.

Her ikisi de Milli Emniyet yetkililerine yazılı güvence vererek “Bundan böyle komünist hareket içinde bulunmayacaklarına dair” söz verdi. Gerçekten de bu tarihten sonra Eczacı Vasıf memleketi Kilis’e dönerek eczacılığa başladı; günümüze dek de, bir daha adı sanı komünist hareketlerde geçmemekle birlikte, öldüğü ya da kaldığı konusunda da hiçbir bilgi yoktu.

Hasan Ali Ediz’e gelince, o da öldüğü 1972 yılına dek “sözünde durarak” bir daha hiçbir sol hareketin içinde yer almadı. Önce Milli Eğitim Basımevi’nde “düzeltmen” oldu. Sonra Remzi Kitabevi’ne kapılandı. Uzunca bir süre kaldığı Sovyetler Birliği’nde öğrendiği Rusça’sıyla Marxcı-Leninci kuramın ve pratiğin dışında, sadece edebî eserleri Türkçe’ye çevirmekle yetindi.

Hâl böyle iken; yıllar sonra, sol üdebamızdan (ediplerimizden) biri olan Şükran Kurdakul, 1980’de yayınlanan Genel Yayın Yönetmeni olduğu “Sosyalist Kültür Ansiklopedisinin “Ediz, Hasan Ali,” maddesine aynen şunları yazmakta hiçbir beis görmemişti:

“Yazar, eylem adamı”.

 

  1. ROY DRANAT = ŞEVKET SÜREYYA AYDEMİR

Nâzım Hikmet, “Benerci…” manzum romanında bir yandan Benerci’nin başından geçenleri anlatıp, tezini kanıtlamaya doğru giderken bir yandan da romanın esas kahramanlarını  tanıtıp konuşturuyordu. Öte yandan da tüm olumsuzluklarıyla, devrimci hareket içinde daha önce rol oynamış kişilikleri de Benerci’nin yolu üstüne çıkarıyordu. Asıllarına uygun davranışlarını göze batırıyordu. Manzum romanın ikinci esas kahramanlarından Somadeva (ya da Hasan Ali Ediz) uzun uzadıya yer alırken, Vedat Nedim Tör’ün (Nedim Vedat) muhbirliğine değinilip geçiliyordu.

Romanın 60’ncı sayfasında bu kez Roy Dranat çıkıyordu karşımıza:

 

“Sıcak

ufukta ışıldayarak

           nehir akıyor.

Benerci kapalı bir kitap gibi

Roy Dranat toprağa bakıyor

ve konuşuyor, yarı yoldan dönen

                               bizim eski ahbap gibi:

“-Benerci sen

yüksek dağların çayırlarında biten

                keskin kokulu

                               gözalan renkli bir otsun.

Fakat

deve-dikeninden

                daha faydasız bir ot.

Benerci sen bir Donkişot’sun

kahraman

                ve gülünç

                               bir Donkişot.

Benerci bil ki

                        neticeler çıkarmak

                                            öyle mümkün değil ki…

Hayat öyle karışık.

Geç efendim bunları bırak,

akşamüstü serinlikte teferrüce çık…

ve Yahya Kemal Beyi asrileştir biraz

                                                                 yaz:

“Şöyle rahat bir kuşeye sığındık da biz

Dehrin bu hayı huyuna meclubu handeyiz…”

Gerisini at.

İşte felsefei hayat.”

Benerci güldü.

Ben bir şey demedim.

Eski bir kavga şarkısı mırıldanarak

           bakıyorum ufukta akan suya.

           Sıcak

           yazdım bütün gece Benerci’yi

                               şimdi bir yatsam uykuya. (1)”

 

Nâzım Hikmet, daha önce de değindiğimiz gibi, manzum romanının burasında dipnot numarası (1) koyarak, okurların ilk kez karşılaştıkları bu isim hakkında sayfa altında bir açıklama yapıyordu:

“Okuyucularıma ismiyle ilk defa karşılaştıkları Roy Dranat hakkında kısa bir malumat vermeği münasip buldum. Roy Dranat, Benerci’nin eski bir kavga arkadaşıydı. Fakat sonra, galiba korktu, galiba sabrı tükendi ve galiba ruhunu satıp rahatı bulmak fırsatını ele geçirdi. Kavgadan ayrıldı. Şimdi Roy Dranat, İngiliz emperyalizminin emrinde, sakalsız, pelerinsiz ve kılıçsız, rahatını arayan zavallı, mustarip bir Faust’tur.”

Bu bölümün ilk başında değindiğimiz gibi; Roy Dranat; “Benerci…”de Şevket Süreyya Aydemir’e tekabül etmekteydi. Daha önceleri de “Benerci…”de kimin kime tekabül ettiği, kimileri tarafından tartışma konusu edilerek, örneğin Yalçın Küçük tarafından, Sovyet yazar Radi Fiş’e dayanılarak Roy Dranat’ın Nâzım Hikmet’in gençlik arkadaşlarından Vâlâ-Nûrettin (Vâ-Nû) olup olamayacağı gündeme getirilmişti. Aslında Şevket Süreyya olan Roy Dranat’ı Nâzım Hikmet’in bize ilk kez tanıttığı dizeden sonraki:

 

“Roy Dranat toprağa bakıyor

Ve konuşuyor, yarı yoldan dönen

                                            bizim eski ahbap gibi”

 

dizelerindeki “bizim eski ahbap” Vâlâ-Nûrettin oluyor ve manzum romandaki yeri sadece bu üç sözcükle varoluyordu. Vâlâ Nûrettin, hem Nâzım Hikmet’in hem de Roy Dranat’ın (yani gerçekte Şevket Süreyya’nın) “eski ahbabı”dır. Üçü de 1921’de Sovyetler Birliği’nde kurulan Doğu Emekçilerinin Komünist Üniversitesi (KUTV)’nin ilk Türk öğrencilerindendi.

Öteki iki arkadaşı gibi o yıllarda partili olan Vâlâ-Nûrettin, Türkiye’ye döndüğü 1926-1927 yıllarından sonra devrimci harekette yer almamış “Burjuva matbuatı”na intisab ederek gazeteci-yazar olmuştu.Vâlâ-Nûrettin’in komünistliği ve Komünist Partililiği eskilerin deyimiyle “bir teşehhüd miktarı”ydı.

“Benerci…”de Roy Dranat ya da Şevket Süreyya Aydemir’le ilk karşılaşmamızdan sonra, ikinci kez daha ileride, Somadeva’nın yanından dönen Benerci’nin onu sokakta görmesiyle tekrar karşılaşırız:

“Bir köşe başında Roy Dranat’la karşılaştılar.

Havagazı fenerinin altında durdular. Roy Dranat sarhoştu. Benerci’nin ellerini tuttu:

-Benerci belki siz haklısınız, dedi. Belki haklısınız. Fakat ben, “dünyayı düzeltecek ben mi kaldım”a kadar düştüm. Mümkündür ki, “beş parmak bir olmaz”a kadar da alçalayım. Amma bana öyle geliyor ki, sizin hakkınız var. Allahaısmarladık Benerci. Ben bu tarafa sapıp yoluma gidiyorum, sen de yoluna git…

Roy Dranat, Benerci’nin ellerini bıraktı. Şapkasını çıkardı. Yerlere kadar eğilerek Benerci’yi selamladı:

-Belki siz haklısınız…

Sallanarak uzaklaştı…”

 

Bundan sonra Roy Dranat romana üçüncü ve son kez, ölümüyle giriyordu:

 

“Benerci, Somadeva’nın odasından sokağa çıkınca, Roy Dranat’ın akşam üstü serinlikte bir teferrüçten dönerken” soğuk alıp zatürreeden öldüğünü duydu. Ve Roy Dranat’ın oteline gitti. Gördüklerini şöyle anlatıyordu:

 

“Girdim ki içeriye

iki eli yanına gelmiş

yatıyor otel odasının

dört topuzlu karyolasında.

Ölü.

Omuzlarına kadar çarşafla örtülü,

gözleri açık…

        Çarşafın altında ayakları:

                acayip bir hayvanın dinleyen kulakları…

Gözleri bakıyor

        ayakları arasından dolaba.

Dolabın aynasında görüyorum:

başını değil,

        yüzünü değil,

                kaşını değil

kapakları açık, içi örtülü gözlerini

                               yalnız ölü gözlerini…

     Gözleri bakıyor dolaba.

     Ehramda bir kapı

                açar gibi

                               açtım

                                       dolabı.

Alt katta bir kutu var.

kutuda ölünün hiç giymediği

                      siyah kunduralar

Ütülü elbiselerle dolu orta kat:

asılmış dolabın içine

sıra sıra elsiz ve başsız Roy Dranat.

Bir şişe permanganat

                      yakalık,

                                   mendil çorap.

Bir kitap:

çok eski günlerde beraber okuyup

satırlarının altını beraber çizdiğimiz

                      bir kavga kitabı.

Kapadım dolabı.

Onun, dolaba bakan gözlerini kapadım.

Artık satılacak bir yürek!

                      kiralık bir kafa bile yok.

Roy Dranat hoşça kal

                      mesele yok.

YORGAN GİTTİ,

KAVGA BİTTİ.”

 

  1. ŞEVKET SÜREYYA ELEŞTİRİDEN ALINMIYOR

 

Yukarıdan beri Roy Dranat adıyla, daha sonra da kendi adıyla “Benerci…”de geçecek olan Şevket Süreyya kitap çıktıktan kısa süre sonra “Kadro” dergisinde bir yazı yayınlıyordu. Yazısının ilk üç bölümünde 1920-1922 arasında Nâzım Hikmet’le Moskova’da beraber geçirdikleri yıllardan söz ettikten sonra şunları yazıyordu:

“Hintli bir genç doktor tanırdık. Adı: Benerji.

Benerji ağır bir münevver ve eyi bir adamdı. Fakat onun da, Moskova’ya ya okumak, ya görmek için gelen her Hintli gibi, sakin, lakin kapalı, aradığını bulamamış, tatmin edilmemiş insanların, acıklı hali vardı. Zaten, asırlardanberi kendi içinde yaşayan, gerek  tabiatın, gerek cemiyetin zulmüne, kendi içinin silahları ile mukavemeti daima bir din gibi yaşatan Hintli ruhu, maddenin, makinanın, hareketin, hülasa, iptidai sükunetinden ayrılmış Avrupa tabiatının havasından daima rahatsız olur.

Benerji’nin mazisinden çok az şey bilirdik.Acaba şimdi nerededir? Öldü mü? Yaşar mı? Onu da bilmiyorum ki, Hintli doktor başka memleketlerde doyuramadığı idealist ruhuna yeni gıdalar bulmak, yeni bir şeye inanmak için geldiği bu yeni memleketten, geldiğinden daha perişan, geldiğinden daha müttekasız ve daima muhitine yabancı yaşadı.”

 

Şevket Süreyya yazısının bundan sonraki bölümünde “Benerci…”yi özetliyor, ardından Hindistan hakkında bilgi veriyor  ve sonunu şöyle getiriyordu:

 

“Benerji kimdir? Kimdir o bütün bağlandıkları tarafından terkolunmuş adam ki, bize yalnızlığının, bize müttekasızlığının ıstırabını bir mukkaddes meczupluk şeklinde göstermek istiyor? Halbuki üstüne aldığı aba’nın deliklerinden sırıtan, sadece ıstırabıdır.Bu sürüklenen ıstırabı bir sürü “Mik’ap kafalı” seyirciler sarmıştır ki, onlara bu önlerindeki, bir takım garip marifetler yapan bir temaşa nesnesi gibi görünüyor.Anlamıyorlar, fakat endişeleri hoşça vakit geçirmektir.

Benerji’de Nâzım Hikmet kendisini konuşturdu ve Benerji, Nâzım’ın kendisidir.”

 

Şevket Süreyya haydi diyelim ki, “Roy Dranat” tipinden alınganlık göstermedi, ya “Yalnız şunu hatırlatmak isterim ki, Benerci emperyalizmi ve emperyalizm ile mücadeleyi Neo-Hitlerist-Sosyal-Faşist-Sinyor-Fon Şevket Süreyya Bey gibi anlamıyordu.” notuna ne demeli?…

 

***

 

Nâzım Hikmet’in artık “Benerci…”nin finalinde, tezini yani lider konumundaki bir devrimcinin hangi durumda intihar etmesi gerektiğini vurgulama anı gelmişti. Yıllarca parti içinde Şefik Hüsnü’ye karşı verdiği mücadeleyi, romanın kahramanı Benerci’ye (yani Nâzım Hikmet’e) aktararak, Fakat bu yanılma nesnesi, katarın başındaki adam için bir kaide haline gelirse ve o adam katarın başında gidemeyeceğini bildiği halde, yerinde durmak için bir saniye olsun ısrar ederse… Bu bir ihanet değil midir? Ben bir saniye olsun ihanet edemem. Bu benim uzviyetimde yok” dedirtiyordu.

Yani Parti’nin lideri Şefik Hüsnü’ye demekteydi ki; “Senin konumunda olsam bir saniye durmam intihar ederim.”

Nitekim Benerci romanın sonunda kendisini öldürerek, bunu yapabileceğini de ispatlıyordu…

“Benerci…”nin kitap olarak yayınlandğı 1932 yılıyla günümüz arasında 67 (?) yıl var.

1917 yılında yeryüzünde başlayan reel sosyalizmin ve benzerlerinin artık kötü birer örnek olarak kalabilmesinde “Benerci…”nin tezinin niçin bir katkısı olmasın?

Dünyadaki komünist partisi liderliklerinin (iktidarda olsun ya da olmasın) onlarca yanlışlarına rağmen, koltuklarında çakılıp kalmalarına, Komünist Partili bir şairin şairce sezgisiyle 86  yıl önceki bir uyarı değil midir acaba “Benerci…”? 

Günümüzün devrimci hareketleri ve onların liderliklerinin de “Benerci…”den alacakları/çıkaracakları dersler yok mudur dersiniz?…

 

‘Benerci Kendini Niçin Öldürdü?’yü Yeniden Okurken… 1

Paylaş
Önceki İçerikOkur-Yazar Soruşturması: Okur nerede, yazar nerede duruyor?
Sonraki İçerikTekme Tokatlı Şehir Rehberi’nin Karamizahı
Avatar
Günümüz gazeteci yazarlarındandır. 1 Ocak 1949’da Denizli’de doğdu. İlkokulu doğduğu yerde, ortaokul ve liseyi Aydın Lisesi’nde okudu. İstanbul’a geldi, Babıâli’de gazeteciliğe başladı (1967). 12 Mart 1971 Darbe döneminde tutuklanıp yargılandı. Afla hapisten çıktı (1974). Gazeteciliğe devam etti. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin üyesi  ve Sarı Basın Kartı (sürekli) sahibidir. 1980’li yıllarının sonundan başlayarak tüm zamanını yazarlığa ayırdı. Türkiye Yazarlar Sendikası (TYS)’nda iki dönem (1995-1998) Genel Sekreterlik yaptı. Radikal gazetesinde “Exlibris” köşesini (Ekim 1996-Ağustos 1999), Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC)’nin yayın organı Bizim Gazete’de “Unutmadan” köşesini (24 Ocak 1998-29 Ekim 2011) yazdı. Yol Televizyonu’nda, 9 Aralık 2011’den 15 Haziran 2012’ye kadar haftada bir, “Emin Karaca ile Unutmadan” programını yaptı. Ödülleri: Köşe Yazısı Dalında; 1993 Musa Anter Gazetecilik Yarışmasında Birincilik Ödülü’nü; İnceleme Dalında 1996 Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başarı Ödüllerinden Mansiyon’u; Dizi Röportaj Dalında Türkiye Gazeteciler Cemiyeti 2000 Yılı Türkiye Gazetecilik Başarı Ödülü’nü; 2001 Cevdet Kudret Araştırma-İnceleme Ödülü’nü; 2006 Ayşe Nur Zarakolu Düşünce Özgürlüğü Ödülü’nü; 2012  Doğançayır Belediyesi-Yazılıkaya Şiir Yaprağı Dergisi Nâzım Hikmet Araştırmaları Ödülü’nü kazandı. Kitapları: "Edebiyat-ı Cedide’nin Felsefesi/Hikmet Kıvılcımlı" (1989) "Ağrı Eteklerinde İsyan" (Bir Kürt Ayaklanmasının Anatomisi), Dördüncü Basım 2013, "Yeraltı Dünyadan Başka Bir Yıldız Değildi" (1929 TKP İzmir Tutuklamasının Öyküsü) İkinci Baskı 2001, "Nâzım Hikmet Şiirinde Gizli Tarih", Beşinci  Baskı 2011, "Cumhuriyet Olayı" (Bir Gazetenin Yaşamöyküsü) 1994, "Milliyet Olayı" (Bir Gazetenin Yaşamöyküsü) 1995, "Kalaşnikof’a Güzelleme" (Dergi Yazıları) 1995, "Nâzım’ın Aşkları" 1995, "Eski Tüfeklerin Sonbaharı" (Eski Kuşak 11 Türk Komünistiyle Röportajlar) Dördüncü Baskı 2013, "Türk Basınında Kalem Kavgaları" (Ben Senin Cemaziyelevvelini Bilirim) İkinci Baskı 2008, "Nâzım Hikmet’in Aşkları" (Sevdayım Tepeden Tırnağa) Altıncı Baskı 2010, "Sintinenin Dibinde" (T.C.’nin Hukuksal Öyküsü) Üçüncü Baskı 2013, "12 Eylül’ün Arka Bahçesinde" (Avrupa’daki Mültecilerle Konuşmalar) Dördüncü Baskı 2008, "Sosyalizm Yolunda İnadın ve Direncin Adı: Kıvılcımlı", İkinci Baskı 2011,   “Sevdalınız Komünisttir” (Nâzım Hikmet’in Siyasal Yaşamı) Beşinci Baskı, 2010, "Plazaların Efendisi Aydın Doğan" (Bir Medya İmparatorunun Öyküsü) Üçüncü Baskı 2004, "Kaybolan Babıâli’nin Ardından" (Anılar, Portreler, Anekdotlar) 2004, "Vedat Türkali Ansiklopedisi" (Abdülkadir Pirhasan Hakkında Bilmek İstediğiniz Her Şey) 2006, "150’likler", Genişletilmiş İkinci Baskı 2007, "Birinci Meclis’te Muhalifler" 2007, "Unutulmuş Sosyalist: Esat Adil" (Esat Adil Müstecaplıoğlu’nun Hayatı, Mücadelesi ve Eserleri) 2008, "Tepeden Tırnağa Nâzım Hikmet", (Nâzım Hikmet’e Dair Yazılar) 2010. "Vaaay Kitabın Başına Gelenler!..", Kasım 2012. "Romantik, Mistik, Ağır Mahkûm ve Göçmen Şair NÂZIM HİKMET", (Biyografi), 2015. "Türk Edebiyatında Kavga" (“En Büyük, En Önemli, En Bilgili Yazar Benim!”) 2017