“BENERCİ KENDİNİ NİÇİN ÖLDÜRDÜ?”DE KİM, KİMDİ?

 

                                                    “Dostlar dinlemedi beni Benerci.

                                                  Benerci oğlum, küçücüğüm, büyüğüm,

                                                  başında dolaşan bu mel’un düğüm

                                                                            çözülene kadar…

                                                  bizim ah! demeğe hakkımız yok,

                                                  onların taşlamağa hakkı var…”

 

  1. “BENERCİ…”NİN İLK BASKISINI TAKDİMİMDİR…

 

Benerci……”den bir parça, ilk kez “Varan 3” kitabının sonlarında görüldü. Yazım tarihi 1922 olan “Sanatkâr Heyecanı” başlıklı şiirden sonra tek sayfada önce şiirin adı verildi: “Benerci Kendini Niçin Öldürdü?”.

Ardından da “Birinci Bâp: Bir genç adama… Hâkim Heraklit’e… Yıldızlara… ve aşka dairdir” ile “İkinci Bâp: Genç adamın ve müsebbibi meçhul bir ihanete dairdir” başlıklarıyla ilk iki bölüm verildi.

Sonunda çerçeve içinde şöyle bir not vardı: “Buraya yalnız birinci kısımdan iki bâbını dercettiğimiz bu yazının tamamı yakında kitap halinde çıkacaktır. Eğer parçalar sizi sardıysa, sonunu çıkacak kitapta okursunuz.”

Ancak “Benerci…….”nin okuyucuların karşısına kitap olarak çıkması için aradan iki yıl geçmesi gerekecekti. Arada, 1930 baskılı “1+1=BİR” ve 1931 baskılı “Sesini Kaybeden Şehir” kitapları yayınlanacaktı.

Nihayet “Benerci Kendini Niçin Öldürdü?” 1932’de kitapçı vitrinlerini süslemeye başladı. Üzerindeki tarih: “Sühulet Kütüphanesi-1932”ydi. Yayınlandığı ay açık olarak belirtilmemekle birlikte (ileride göreceğimiz gibi) manzum romandaki kişilerden biri olan Şevket Süreyya (Aydemir) Kadro dergisinin Nisan 1932 tarihli 4’ncü sayısında “Polemik” yazdığına göre 1932’nin Ocak’ı ile Mart’ı arasında bir zamandı.

Kapağını Ali Suavi’nin, metin resimlerini Fikret Mualla’nın çizdiği “Benerci…” 116 sayfaydı. Şairin bölümlemesine göre “Benerci…”,üç kısım”dı.

Birinci Kısım” “üç bâp”a ayrılmış ve sonuna da “Birinci kısmın sonuncu bâpı” eklenmişti. “Birinci Bâp” kendi arasında da “iki bölüm”e, “İkinci Bâp” da kendi arasında “iki bölüm”e, “Üçüncü Bâp”sa “dört bölüm”e; “Birinci kısmın son bâpı” da kendi arasında “üç bölüm”e ayrıldıktan sonra 54’ncü sayfada “Birinci Kısmın Sonu” notuyla bitiyordu.

“İkinci Kısım” başlıyordu…

Kendi arasında “iki bâp”a ayrılarak “İkinci kısmın sonuncu bâpı”yla bitiyordu. Birinci Bâp da kendi arasında iki bölüme ayrılıyor,  İkinci Bâp tek bölüm, “İkinci Kısım sonuncu Bâp”ıysa “iki bölüm”dü. 90’ncı sayfada “İkinci Kısmın Sonu” notuyla bitiyordu.

Üçüncü Kısım” hemen altında “Birinci ve Sonuncu Bâp” ayrımıyla başladıktan sonra kendi arasında “beş bölüme” ayrılıyordu. 106’ncı sayfada “Bu Fasıl Benerci’nin Kendini Niçin Öldürdüğüne Dairdir” notuyla 112’nci sayfada bitiyordu.

Karşı sayfada “Bu kitabın son sözü” ve 115’nci sayfada başlayan “Matem Marşı”yla 116’ncı sayfada kitap son buluyordu…

 

  1. “BENERCİ…”DEKİ KİŞİLER

Benerci…” yayına hazırlanırken 1931 yılı sonbaharında Çığ dergisi; (1 Ekim 1931) yazarı; Nâzım Hikmet’le bir konuşma yayınladı. Bu konuşmaya verdiği cevapta Nâzım Hikmet:

Romanım tezlidir. Tezi şudur: Mefkûreci olanlar ne zaman, nasıl, hangi şartlarda kendi kendilerini öldürmek hakkını haizdirler? Roman Hindistan’da geçer. Kahramanları Hintlilerin hakiki kurtuluşu ve Hindistan’ın hakiki istiklâli için, Britanya emperyalizmine ve Gandiciliğe karşı mücadele eden inkılâpçılardır!” diyordu.

Gerçekten de aşağılarda kanıtlayacağımız gibi başka bir gözle ve anlayışla okunmadığı zaman “Benerci…” Hindistan’ın Kalküta kentinde, sömürge bir ulus olan Hintlilerin İngiliz emperyalizmine karşı mücadelesine katılmış bir devrimcinin başından geçenleri anlatan manzum bir romandı.

Manzum romanın neyi anlattığı ve içinde geçen isimlerin gerçekte kimlere tekabül ettiğini anlatmadan önce “Benerci…”deki şahısları tanıyalım.

Şair;  “Birinci Bâp”ta okuyucularını “bir genç adam”la tanıştırıyordu:

“Şehir

        uzakta.

Genç adam

          ayakta.

Akıyor şehirden geçen nehir

genç adamın ayakları dibinden.

(…)

Genç adam

        kibritini çıkarıyor cebinden

                               yakıyor piposunu.”

Ardından genç adamın “Dikine mustatil bir apartmanın/en üst katında/dört köşe bir oda”da genç bir kadınla buluşup sevişmesini anlatılıyordu.

Hemen “İkinci Bâp”ın başında da genç adamı ismiyle tanıştırıyordu:

     “Mevzubahs gencin

        ismi: BENERCİ.

Kendisi aslen Hintli olup

        maskatı resi DELHİ’dir…

Dostlarının nazarında tam

                               adam,

düşmanlarının ındinde azgın bir delidir.

ve Britanya polisinde künyesi şüphelidir.”

Nâzım Hikmet manzum romanı “Benerci…” nin başkahramanı Benerci’yle bizi tanıştırdıktan sonra olay sırasına göre öteki şahısları çıkarıyordu karşımıza:

“Benerci, sana dört teklifim var:

Evvela:

Kalküta’dan İstanbul’a

                        çık yola.

Babıâli caddesinde matbaaya gel…”

dizelerinden Nâzım Hikmet’in kendisinin de romanın kahramanlarından biri olduğunu anlıyorduk. İstanbul’da Babıâli caddesinde bir matbaada Nâzım Hikmet’le Benerci buluşup konuştuktan ve tekrar Kalküta’ya dönmek için yanından ayrılan Benerci gittikten sonra Nâzım Hikmet “Nedim Vedat Bey”i görüyordu pencereden:

“Benerci gitti.

Baktım ki pencereden:

        Muktesit, muharrir ve muhbir

                                  Nedim Vedat bey geçiyor.

düşündüm Benerci’yi

ve mel’un bir ihtimalle birden

                        yüreğim cızzz etti.”

Böylece okuyucu manzum romanın üçüncü kahramanı “Nedim Vedat Bey”i tanımış oluyordu.

Bir sonraki bölümde ilân ediliyordu: “Umumi grev!!!”

Ancak:

“Kalküta grevdedir

Benerci evdedir,

        sırt üstü yatıyor yatakta…

Geçiyor haykırışmalarla kapısının önünden

tek başlı, tek yürekli, milyon ayaklı Kalküta…”

Yatağından kalkıp pencereye koşan Benerci “bir kamyonun üstünden kalabalığa söz söyleyen” en yakın arkadaşı SOMADEVA’yı görüyordu. Ve SOMADEVA’nın (ilk baskıda da aynen kapital yazılan) adının yanına koyduğu yıldızı, sayfa altındaki dipnotta şöyle açıklıyordu:

“(*) SOMADEVA, Benerci’nin en yakın arkadaşı olup, uzun bir müddetten beri Kalküta’da bulunmuyordu. Binaenaleyh, böyle bir zamanda onun sesini duyup kendisini görmek, elbette ki, Benerci’yi sevinçli bir hayrete düşürecektir. N.H.”

Somadeva’dan sonra Nâzım Hikmet; Benerci’den aldığı bir mektubu yayınlıyordu. Ardından kalkıp Kalküta’ya gidiyordu. Orada Benerci’yi buluyor,  Benerci ona başından geçenleri anlatıyordu.

Bundan sonra manzum roman “Benerci…”nin “İkinci Kısmı”nın “Birinci Bâp”ının ikinci bölümünde yeni bir isim çıkıyordu karşımıza: ROY DRANAT

“Benerci kapalı bir kitap gibi.

ROY DRANAT toprağa bakıyor

Ve konuşuyor yarı yoldan dönen

                        bizim eski ahbap gibi.”

 

Lenin ve Roy, Komintern’in 2’inci toplantısında

Ve bölümün sonuna koyduğu dipnot numarası (1)’i Nâzım Hikmet sayfanın altında şöyle açıklıyordu:

“(1) Okuyucularıma ismiyle ilk defa karşılaştıkları ROY DRANAT hakkında kısa bir malûmat vermeği münasip buldum. Roy Dranat, Benerci’nin eski bir kavga arkadaşıydı. Fakat sonra, galiba korktu, galiba sabrı tükendi ve galiba ruhunu satıp rahatı bulmak fırsatını ele geçirdi. Kavgadan ayrıldı. Şimdi ROY DRANAT, İngiliz emperyalizminin emrinde, sakalsız, pelerinsiz ve kılıçsız, rahatını arayan zavallı, mustarip bir Faust’tur. N.H.”

“Benerci…”deki şahıslar manzum romanın asıl kahramanı Benerci başta olmak üzere sırasıyla Nâzım Hikmet, Nedim Vedat Bey, Somadeva ve Roy Dranat’tı…

“Üçüncü Kısmın” “Birinci ve Sonuncu Bâbı”nın ikinci bölümünde bunların dışında bir isme daha rastlıyorduk. O da “Şevket Süreyya Bey”di. Ancak bu isim dipnot açıklamasında geçiyordu.

“(1) Yalnız şunu hatırlatmak isterim ki, Benerci emperyalizmi ve emperyalizm ile mücadeleyi Neo-Hitlerist-Sosyalist-Faşist-Sinyor-Fon Şevket Süreyya Bey gibi anlamıyordu.” (S. 95).

 

  1. “BENERCİ…” NEYİ ANLATIR?

Nâzım Hikmet’in kendisinin yukarılarda aktardığımız bir soruşturmaya verdiği cevaptaki gibi, “Benerci…” romanının konusu, “Mefkureci olanlar ne zaman, nasıl, hangi şartlarda kendi kendilerini öldürmek hakkını haizdirler?” cümlesiyle özetlenir.

“Mefkureci” bir kişi olan Benerci’yi romanın sonunda kendisini öldürmeye kadar götüren olaylar ise “Benerci…”de şöyle anlatılıyordu:

Benerci’nin de aralarında olduğu yedi devrimci genç, Kalküta şehrinin çevresindeki bir çay tarlasının içindeki bir evde gizli toplantı halindedirler:

“Evin alt katındaki

                        oda.

Kapalı pencereler, asma bir lamba,

                                            bir masa ortada.

Üç amele, iki köylü, bir muallim ve Benerci

                                            yani cem’an yekûn:

Yedi Kalküta delikanlısı, yedi inkılâp genci…”

Gizli toplantıyı haber alan İngiliz Haberalma Servisi’nin ajanları baskın düzenliyordu:

“-Ne var?

-Sıııııss!

Dışarda polis.

Lambaları sönmüş iki otomobil,

ve bir sürü motosiklet…

-Satıldık…

-Evet…”

Gizli toplantı sırasında yakalanan öteki 6 devrimci genç tutuklanırken, Benerci serbest bırakılmıştır. Ancak bu durum hem Benerci’de hem de arkadaşlarında kuşku doğurmuştur. Manzum roman bunu şu dizelerle anlatıyordu:

“İki, A:

Benerci riyaset ederken gizli bir içtimaa

                               altı yoldaşıyla yakalanıyor.

İki, B:

Fakat meçhul bir sebebe

                        binaen,

yoldaşlarının mevkuf bulunmasına rağmen

                               Benerci tahliye edilmiştir.

İki, C:

Bence, yani romanın muharrirince

                                            olduğu kadar,

        Benerci için de bu tahliye keyfiyeti

        siniri, ruhu, kemiği, eti

                               kemiren bir esrardır, iki gözüm,

                                                                serapa esrar…”

Benerci bu olaydan sonra beyni kuşku akrebiyle oyulurken kederinden yataklara düşmüş, demoralize bir durumda sürünmektedir. O sırada Benerci’nin “en yakın arkadaşı olan” ve “uzun müddetten beri Kalküta’da bulunmayanSomadeva, Kalküta’ya dönerek düzenlediği bir mitingte, hain kabul ettiği Benerci’yi taşlatır ve kendisinin fırlattığı bir taşla da alnından yaralar… Oysa Somadeva ve arkadaşlarını Benerci değil, romanın başlarında tanıdığımız İngiliz Gizli Haberalma Örgütü mensubu bir Mis (bayan) satmıştır. İngiliz Haberalma Örgütü’yse, arkadaşlarının Benerci’den kuşkulanmalarını sağlamak için, Benerci’yi tutuklatmamış, Somadeva ve arkadaşlarını tutuklayıp hapse atmıştır… Gizli servisin planı sonunda başarılı olmuş, Somadeva ve arkadaşları Benerci’nin kendilerini satan bir hain olduğuna inanmışlardır…

Bu kahredici çelişkiyi Nâzım Hikmet, manzum romanında önce düz yazıyla şöyle anlatıyordu:

“Somadeva’nın taşı, Benerci’nin alnına geldi. Benerci, dimdik durdu. İki kaşının arasından sızan kan, çenesinden göğsüne aktı…

Ve Benerci’nin başı, benim, ben Nâzım Hikmet’in dizlerine düşünceye kadar, en büyük, en iyi, en sevgili, kahreden ve yaratan Kalküta onu taşladı.

Baygın çocuğumu, yatağıma yatırdım. Camları parçalanmış, pervazları kanlı pencereye çıktım. Ara sıra arkasına dönüp bakarak uzaklaşan kalabalığın peşinden şu suretle feryada başladım” diyerek tekrar şiirle ifadeye geçiyordu:

“Benerci benim oğlum…

Ben onun yüzünü

           görebilmek için

kaç kere gecemi gündüzümü

                on birlik tütüne satarak

dumandan bir adam gibi dikilip durmuşum…

Benerci benim oğlum

        ben onu

                uykusuz gecelerin

                               ellerine doğurmuşum…

Benerci sizi satmadı.

Benerci günlerdir yemek yemiyor,

gecelerdir yatmadı.

O yatmıyor, yatabilir miyim?

Benerci sizi satmadı,

sizi ben satabilir miyim?

     Benerci benim oğlum.

Onu ben

        kellemden, etimden, iskeletimden

                                               sizin için doğurdum…

Dostlar.

İçinizden bir çıban gibi şüphenizi yolunuz.

Benerci sizin oğlunuz

                benim oğlum…”

Nâzım Hikmet tekrar düzyazıya dönüyordu:

“Fakat kalabalık, benim sesimi bile işitmeden ilerledi, kayboldu. O zaman, hâlâ yatan çocuğuma döndüm, dedim ki:

Dostlar dinlemedi beni Benerci.

Benerci oğlum, küçücüğüm, büyüğüm,

başında dolaşan bu mel’un düğüm

                        çözülene kadar…

                bizim ah! demeğe hakkımız yok,

Onların taşlamağa hakkı var…”

Kendisine bir şey yapılmayıp da Somadeva ve arkadaşlarının hapse atılmasının açıklamasını bir türlü yapamayan Benerci, bütün kuşkuların kendi üzerinde toplanması üzerine artık onlara hak vermeye başlamış ve çözüm olarak da canına kıymayı kafasına koymuştu. Ancak bu bunalımlı günlerinden birinde arkadaşı Nâzım Hikmet’e başvurur ne yapayım ne edeyim diye… Nâzım Hikmet’in verdiği öğütler üzerine canına kıymaktan vazgeçer. Durumunu yeniden gözden geçirir. Sonunda, başına gelen bütün bu işlerin tesadüfen tanıştığı ve seviştiği İngiliz Gizli Haberalma Örgütü’nün mensubu İngiliz “Mis”in başının altından çıktığını anlar.

Bu açıklamayı tatmin edici bulan Somadeva ve arkadaşları Benerci’yi tekrar aralarına alırlar. Bunun üzerine Benerci bu kez İngiliz polisi tarafından tutuklanıp hapse atılır. Aradan çok uzun süre geçer. Benerci hapiste yattığı yıllarda dışarda verilen mücadelenin bir simgesi, bayrağı haline gelmiştir. Bir yandan da hapiste ihtiyarlamıştır. Dışardaki mücadele ise alıp başını gitmiş; Benerci’nin bilgisini, gücünü, iradesini çok çok aşmıştır.

Nâzım Hikmet bu durumu şöyle anlatıyor:

“Dışarda

        bir bayrak gibi dalgalanırken adı,

içerde O

        ihtiyarladı…

Her gün biraz daha

           camları yaşarıyor

                               iri

                               bağa

                                    gözlüklerinin.

Her gün biraz daha

           siliniyor çizgileri

                        gördüklerinin.

Küreyvatı hamra azalıyor.

Tasallübü şerayin.

Tansiyon 26.

Başdönmesi, bunaltı.

Sinir…

     Bir

senedir

        yazamadı bir

                        satır

                               bile…

Yine fakat

        dışarda bir bayrak gibi

                               dalgalanıyor adı.

İçerde O

        ihtiyarladı.”

Oysa kitleler, Benerci’nin durumunun farkında değildir. Gene önderliği yürütmesini istemektedirler. Oysa Benerci önderlik görevini sürdürürse artık hareketi ilerleteceğine değil, gerileteceğine inanmıştır. Bu durumda tekrar canına kıymayı aklına koyar. Benerci, Nâzım Hikmet’le tekrar böylesi bir durumda canına kıymanın doğru olup olmayacağı konusunda tartışır. Nâzım Hikmet manzum romanında, bu durumu düzyazıyla şöyle anlatır:

“-Devam et Benerci, dinliyorum.

-Hadisat öyle getirdi ki, ben, hareketin muayyen bir inkişâf merhalesinde muayyen bir rol oynayan bir fert haline geldim.

-Doğru.

-Dünden itibaren katarın başında gidiyordum. Halbuki fizyolojim berbat… Kafam elastikiyetini kaybetti. Dönemeçleri zamanında dönemeyeceğim. Ellerim lüzumundan fazla titriyor. Akıntıda dümen tutamayacak bir hale geldiler. Akışın temposunu hızlılaştırmak nerde? Onu yavaşlatmam muhtemeldir. İstemeden irademin dışında, yanlış adımlar atacağım. Biliyorum, hareket belki beni altı ay sonra, bir sene sonra bir safra gibi fırlatacaktır. Fakat, o beni fırlatıp atana kadar, ben ona fren olacağım. Halbuki ben kemiyette bile bir sene değil, bir gün bile, irademin dışında, bilerekten ona ihanet edemem. Anlıyor musun? Diyeceksin ki, yanılmayan yalnız tembellerdir, budalalardır. İş yapan, yürüyen adam yanılır. Mesele yanlışın idrakindedir. Fakat ya bu yanılma nesnesi, katarın başındaki adam için bir kaide haline gelirse, ve o adam katarın başında gidemeyeceğini bildiği halde, yerinde durmak için bir saniye olsun, ısrar ederse… Bu bir ihanet değil midir? Ben bir saniye olsun, ihanet edemem. Bu benim uzviyetimde yok…

Yine durdu. Sonra birdenbire gülerek:

-Hem ben bu meseleyi arkadaşlarla konuştum. Sana haltetmek düşer, dedi. Sen saate bak, kaç?

-Yedi.

-Hem bu benim mesele nev-i şahsına münhasır bir iş bile değil. Galiba Lafarg’la karısı da aynı vaziyete düşmüşler, aynı işi yapmışlar. Her ne hal ise. Şu senin tabancayı ver bakayım.”

Uzun konuşmalardan sonra Benerci canına kıymaktan caymış gibi yapar. Nâzım Hikmet’le vedalaşırlar. Nâzım Hikmet, Benerci’nin yanından ayrılırken onun kendini öldürdüğünü anlar:

“Merdivenleri ağır ağır inmeye başladım. Dördüncü kat. Üçüncü kat. Merdivenleri hızlı hızlı iniyorum. İkinci kat. Merdivenleri koşarak iniyorum.

Tam sokağa çıktığım zaman, derinlerden, demir bir kapının hızla kapanması gibi tok bir ses geldi…”

Benerci kendini öldürmüştü.

Manzum roman şu dizelerle son buluyordu:

     “BU KİTABIN SON SÖZÜ……………

“Kavgada

kendi kendini öldüren

                        lanetli bir

                               cenazedir

                               benim için:

ölüsüne

        ellerimiz

           dokunamaz.

Arkasından

        matem marşı

           okunamaz

Sen artık

        bu kitapta:

noktaları

        virgülleri

           satırları taşımıyorsun.

Sen artık

        bu kitapta

koşmuyor

        bağırıyor

           alnını kaşımıyorsun.

Sen artık

        bu kitapta

           yaşamıyorsun.

Ve Benerci sen

       bu kitapta

kendi kendini öldürmene rağmen

benim ellerim senin

                kanlı delik

                        şakağına dokunacaktır.

Cenazende

           dosta düşmana karşı

                        matem marşı

           okunacaktır:

     MATEM MARŞI…..

Çan

        çalmıyoruz.

Çan

        çalmıyoruz.

Yok

        selâ

           veren.

Giden

        o

biten

        bir

şarkı değildir…

O

büyük

bir

ışık

gibi döğüştü.

Kasketli

bir güneş

halinde düştü.

Çan

        çalmıyoruz.

Yok

        selâ

           veren.

Bu

        giden

           biten

                bir

                    şarkı değildir…..”

 

  1. TÜRKİYE’Yİ SARSAN “BENERCİ…”

Benerci…” yayınlandıktan sonra ilk tepkiyi, dönemin (ve ölümüne kadar uzunca süre de devletin) resmi eleştirmeni Nurullah Ataç’tan aldı. Ataç; Milliyet gazetesinin 4.2.1932 tarihli nüshasında “Fikirler ve İnsanlar: Nâzım Hikmet” başlıklı yazısında, “Benerci…”nin tezinden daha çok şiiriyeti üzerinde durur. Beğendiğini belirtir ve yazısını şöyle bitirir: “Benerji’nin mazisinden çok az şey bilirdik. Acaba şimdi nerededir? Öldü mü? Yaşar mı? Onu da bilmiyorum.”

Nurullah Ataç’ın bu eleştiri yazısından sonra ikinci tepki Şevket Süreyya (Aydemir)’dan geliyordu.

Şevket Süreyya Bey, yöneticilerinden birisi olduğu Türkiye Komünist Partisi’nin 1927 tutuklamasından sonra, yargılandığı davada beraat etti.

Zaten yargılama sürerken kendi kendine; “Kovadis Yoldaş?” sorusunu sormuş, “içinden gelen cevap” onu “ürkütmemiştir.” (Suyu Arayan Adam kitabından). Beraat edip, serbest bırakılınca şunu yapacaktır:

“Eski arkadaşlarımla sükûnetle vedalaştık. Yollarımız artık ayrılıyordu. İstanbul Tevkifhanesi’nin kapısından çıkarken, artık kararımı vermiştim: Anadolu’ya gidecek ve orada çalışacaktım…” (Suyu Arayan Adam’dan.)

Gemisini Ankara’ya, Kemalizm limanına yanaştıran Şevket Süreyya Bey, (gene kendisi gibi dönek Vedat Nedim, İsmail Hüsrev ve Burhan Asaf ile Şevki Yazman ve Yakup Kadri’den meydana gelen kadroyla) “Kadro” adında bir dergi çıkarmaya başlayacaktı 1932’de…

Bu yayınla, bu kadro güya Kemalizm’e akıl hocalığı ederek, ona ideolojik bir derinlik kazandırıp anti-emperyalizm aşılayacaktı.

Şevket Süreyya, işte bu “Kadro” dergisinin Nisan 1932 tarihli 4’ncü sayısında “Benerji Kendini Niçin Öldürdü?” başlıklı bir “polemik” yazısı yayımladı. Tam 9 sayfa süren uzun eleştirisinde Şevket Süreyya, daha ilerilerde açıklayacağımız gibi; “Benerci…”de kendisi önce “Roy Dranat” adıyla, daha sonra da dipnot olarak başındaki “Neo-Hitlerist-Sosyal-Faşist-Sinyor-Fon” nitelemeleriyle bizzat “Şevket Süreyya Bey” olarak geçmesine rağmen, bu noktalara hiç değinmeden; Nâzım Hikmet’le 1920’li yılların başında Sovyetler Birliği’nde tanışmasından, Benerji adında Hintli bir arkadaşlarının olduğundan söz ederek “polemik”ini “Benerji’de Nâzım Hikmet kendisini konuşturdu ve Benerji Nâzım’ın kendisidir!” (Kadro Dergisi, sayı 4, S. 39) cümlesiyle bitiriyordu.

Devletçi eleştirmen Nurullah Ataç’ın tarafsızmış gibi görünen mızmız eleştirisinden, Şevket Süreyya’nın pek onda değilmişcesine Moskova’daki gençlik anılarının nostaljisinden söz eden “polemikinin ardından “Benerci…” en büyük yankısını yayınlandığı dönemin genç edebiyat meraklılarında ve devrimcilerinde buldu…

“Benerci…”nin başkahramanı Benerci’yi kimileri kendisine soyadı olarak seçti… Avukat kâtipliği yaparken Nâzım Hikmet’in yanında çömez olarak Babıâli’ye adımını atan Kemal Tahir, henüz müptedi bir şair iken, 1934’de çıkarılan kanuna göre soyadı alma zorunluluğu getirilince kendine bir isim seçti: Benerci!

1938 yılında Nâzım Hikmet’le birlikte yargılandığı Donanma Davası’nın zabıtlarında da aynı soyadı geçmekteydi Kemal Tahir’in…

Ancak yıllar sonra büyük romancı olarak kabul görüp, Osmanlı tarihi üzerine şeytana kıç attıran tezleriyle de münevver ve yarım-münevverlerimizi dehşetten dilsiz hale getirince, “Benerci” soyadını aldığı gençlik döneminin kolay etkilenme ve öykünmesiyle şöyle dalga geçecekti:

“Bizim o zamanki komünistliğimiz, bildiğin, Nâzım Hikmet komünistliği canım… Trum, trum, trum/Tram tiki tak/makinalaşmak/istiyorum! Bunu belledin mi oldun gitti komünist…” (Kemal Tahir’in Sohbetleri, İsmet Bozdağ, S.87).

Yıllar sonra “Benerci…”ye bir değişik yaklaşım da Yalçın Küçük’ten geldi. (Aydın Üzerine Tezler-5, 1988) Küçük, yukarılardan beri tanıtmaya çalıştığımız “Benerci Kendini Niçin Öldürdü?” manzum romanına olağanüstü bir teorik misyon yüklüyordu.

“Benerci…”yi; Hikmet Kıvılcımlı’nın aynı yıllarda yazdığı 9 kitaplık 568 sayfa (günümüzün kitap baskı tekniğiyle) “Yol” adlı teorik çalışmasıyla bir ve eşit tutarak “Kadroculuğa karşı iki tarihsel çıkış”tan biri olarak görüyordu.

Oysa ki, daha aşağılarda göreceğimiz gibi “Benerci…” Şevket Süreyya’nın başını çektiği “Kadroculuk”a karşı tarihsel bir çıkıştan ziyade, Nâzım Hikmet’in TKP içindeki kendi konumunu tartıştığı ve özellikle Parti’nin başındaki lider Şefik Hüsnü’nün liderlik vasfını gündeme getirdiği önünde sonunda edebî bir eserdi…

Ayrıca Yalçın Küçük’ün böylesi bir parti içinde bir teşehhüd miktarı yer almış olan Vâlâ Nurettin’i “Benerci…”nin kahramanlarından Somadeva’ya benzetmesi ve bunu sayfalarca tartışması da TKP’ye ve kadrolarına ne kadar yabancı olduğunu göstermesi açısından dikkate değerdi…

 

Paylaş
Önceki İçerik“Koyu grilerin de bir gün vicdan azabı çekeceklerine inanmak istiyorum.”
Sonraki İçerikBir Şair/Solcu/Aydın/Öğretmen: Mustafa Ural (Rıfat Ilgaz)
Avatar
Günümüz gazeteci yazarlarındandır. 1 Ocak 1949’da Denizli’de doğdu. İlkokulu doğduğu yerde, ortaokul ve liseyi Aydın Lisesi’nde okudu. İstanbul’a geldi, Babıâli’de gazeteciliğe başladı (1967). 12 Mart 1971 Darbe döneminde tutuklanıp yargılandı. Afla hapisten çıktı (1974). Gazeteciliğe devam etti. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin üyesi  ve Sarı Basın Kartı (sürekli) sahibidir. 1980’li yıllarının sonundan başlayarak tüm zamanını yazarlığa ayırdı. Türkiye Yazarlar Sendikası (TYS)’nda iki dönem (1995-1998) Genel Sekreterlik yaptı. Radikal gazetesinde “Exlibris” köşesini (Ekim 1996-Ağustos 1999), Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC)’nin yayın organı Bizim Gazete’de “Unutmadan” köşesini (24 Ocak 1998-29 Ekim 2011) yazdı. Yol Televizyonu’nda, 9 Aralık 2011’den 15 Haziran 2012’ye kadar haftada bir, “Emin Karaca ile Unutmadan” programını yaptı. Ödülleri: Köşe Yazısı Dalında; 1993 Musa Anter Gazetecilik Yarışmasında Birincilik Ödülü’nü; İnceleme Dalında 1996 Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başarı Ödüllerinden Mansiyon’u; Dizi Röportaj Dalında Türkiye Gazeteciler Cemiyeti 2000 Yılı Türkiye Gazetecilik Başarı Ödülü’nü; 2001 Cevdet Kudret Araştırma-İnceleme Ödülü’nü; 2006 Ayşe Nur Zarakolu Düşünce Özgürlüğü Ödülü’nü; 2012  Doğançayır Belediyesi-Yazılıkaya Şiir Yaprağı Dergisi Nâzım Hikmet Araştırmaları Ödülü’nü kazandı. Kitapları: "Edebiyat-ı Cedide’nin Felsefesi/Hikmet Kıvılcımlı" (1989) "Ağrı Eteklerinde İsyan" (Bir Kürt Ayaklanmasının Anatomisi), Dördüncü Basım 2013, "Yeraltı Dünyadan Başka Bir Yıldız Değildi" (1929 TKP İzmir Tutuklamasının Öyküsü) İkinci Baskı 2001, "Nâzım Hikmet Şiirinde Gizli Tarih", Beşinci  Baskı 2011, "Cumhuriyet Olayı" (Bir Gazetenin Yaşamöyküsü) 1994, "Milliyet Olayı" (Bir Gazetenin Yaşamöyküsü) 1995, "Kalaşnikof’a Güzelleme" (Dergi Yazıları) 1995, "Nâzım’ın Aşkları" 1995, "Eski Tüfeklerin Sonbaharı" (Eski Kuşak 11 Türk Komünistiyle Röportajlar) Dördüncü Baskı 2013, "Türk Basınında Kalem Kavgaları" (Ben Senin Cemaziyelevvelini Bilirim) İkinci Baskı 2008, "Nâzım Hikmet’in Aşkları" (Sevdayım Tepeden Tırnağa) Altıncı Baskı 2010, "Sintinenin Dibinde" (T.C.’nin Hukuksal Öyküsü) Üçüncü Baskı 2013, "12 Eylül’ün Arka Bahçesinde" (Avrupa’daki Mültecilerle Konuşmalar) Dördüncü Baskı 2008, "Sosyalizm Yolunda İnadın ve Direncin Adı: Kıvılcımlı", İkinci Baskı 2011,   “Sevdalınız Komünisttir” (Nâzım Hikmet’in Siyasal Yaşamı) Beşinci Baskı, 2010, "Plazaların Efendisi Aydın Doğan" (Bir Medya İmparatorunun Öyküsü) Üçüncü Baskı 2004, "Kaybolan Babıâli’nin Ardından" (Anılar, Portreler, Anekdotlar) 2004, "Vedat Türkali Ansiklopedisi" (Abdülkadir Pirhasan Hakkında Bilmek İstediğiniz Her Şey) 2006, "150’likler", Genişletilmiş İkinci Baskı 2007, "Birinci Meclis’te Muhalifler" 2007, "Unutulmuş Sosyalist: Esat Adil" (Esat Adil Müstecaplıoğlu’nun Hayatı, Mücadelesi ve Eserleri) 2008, "Tepeden Tırnağa Nâzım Hikmet", (Nâzım Hikmet’e Dair Yazılar) 2010. "Vaaay Kitabın Başına Gelenler!..", Kasım 2012. "Romantik, Mistik, Ağır Mahkûm ve Göçmen Şair NÂZIM HİKMET", (Biyografi), 2015. "Türk Edebiyatında Kavga" (“En Büyük, En Önemli, En Bilgili Yazar Benim!”) 2017