Beni Kör Kuyularda[1] adlı son romanıyla ilgili yaptığı bir söyleşide Hasan Ali Toptaş, “Bana göre son cümlesi yazılıp nokta konduktan sonra roman tekemmül etmiştir artık, inşası bitmiştir. Dolayısıyla o konuşmaya başlamıştır. Metin konuşmaya başladığında da, bana göre, yazara susmak düşer.”[2] diyor ve sözü okurlarına bırakıyor.

Hasan Ali Toptaş’ı biraz divan şairlerine benzetirim. Nasıl ki gazelin beyitlerini okuduğumda önce dildeki müzikal lezzeti hissedip ardından ne diyor bu gazel diye düşünüyorsam Hasan Ali’nin eserlerini okuma sürecimde aynı işleyiş gerçekleşir. Bu sebepledir ki yazarın cümlelerini önce duymak, sonra anlamaya çalışmak için okurum. Yazar dilindeki ahengin sırrını şöyle açıklıyor: “Her harf bir sesi temsil ediyor. Dolayısıyla bunları kâğıdın üzerine döktüğümüzde ekrana döktüğümüzde orada bir sesler toplamı olur. Bunu tesadüfün eline bırakmamak gerektiğini düşünüyorum. Şiirin kokusunu on adım uzaktan hissederim. Bir cümle yazmak aynı zamanda beste yapmaktır demişliğim var. Sert sessiz harfler cümlenin bir yerine yığılıverdi mi, cümlelerde yer alan kelimelerin kimi açık heceyle bitiyor kimi kapalı hece ile bitiyor diye bakarım.[3] Ahenk konusunda divan şairlerinin titizliğini aratmıyor zannımca yazar. Beni Kör Kuyularda’da okur daha ilk cümlelerden bu titizliği hissediyor.

Geçtiğimiz günlerde okuduğum Nermin Yıldırım’ın Unutma Beni Apartmanı’ndaki “Zamanla gördüm ki bir çağın kapanıp diğerinin açıldığı doğruydu. İletişim çağı dedikleri çılgınlık, insanları evlerinde canlı yayında cinayet izler hale getirdi. Kafalarımız karıştı, anlamakta güçlük çektik; her şey bir yanılsama mıydı yahut koca bir yanılsamadan mı ibaretti? Kan artık kırmızı değildi. Yoksa onu tanır, renginden korkar, hep bir ağızdan çığlığı basardık değil mi? Ama basmadık. Herkes derin bir uykuda gibiydi. Bense içimin bulantısı dayanılmaz bir hal alınca kusuyor, sonra hiçbir şey olmamış gibi hayatıma kaldığım yerden devam ediyordum.”[4] cümlelerinin etkisi hala üzerimdeyken Hasan Ali Toptaş’tan benzer bir konunun işlendiği Beni Kör Kuyularda ile yeniden yüzleştim acı gerçeklerle. Yazarın dediği gibi eserin “insandaki seyir merakı ve bu merakın yol açtığı acımasızlık ve tahribat üzerinde yan hikâyelerle yürüyen”[5] kurgusu okuyanı kendini sorgulamaya yöneltiyor.

2019’un baharında yazarın Uykuların Doğusu romanını okumuştum. Güldiyar’ın adı geçmiyordu romanda ama Beni Kör Kuyularda’da son bölümlerde yer alan ve Güldiyar’ı görmeye gelen yaylı arabadan inen Sururi Necipoğulları –Uykuların Doğusu’nda badem bıyıklı adam olarak geçiyor- bu hikâyeyi orada anlatıyordu. Hürriyet’in söyleşisinde Hasan Ali Toptaş, Hulki Aktunç’un “Yazacak bir şey bulamadığınızda eğilip eski metinlerinizin içine bakın.” sözünden bahsediyor ve Beni Kör Kuyularda’yı yazarken on beş yıl önce kaleme aldığı romanındaki bir buçuk sayfalık hikâyeden yola çıktığını söylüyor.[6] Uykuların Doğusu’nda ismi zikredilmeyen Güldiyar’ın hikâyesi “… doğduğu günden beri tek kelime etmeden dünyaya sessizce bakan, bakarken dayanamayıp arada bir ağlayan, ağlarken de gözlerinden gözyaşı yerine irili ufaklı taşlar döken güzeller güzeli bir kızın hikâyesi…” olarak anlatılmaya başlanıyor. Beni Kör Kuyularda’da ise Güldiyar’ın başından bir olay geçiyor ve bunun üzerine suskunluğu başlıyor. Yazar, romanının sonlarında Uykuların Doğusu’na bir selam gönderiyor.[7]

Distopyalarda yazarlar, toplumun hâlihazır gidişatına ve bazı teknolojik ilerlemelere bakarak, huzursuzluk yaratan mevzu ile ilgili gereken tedbirlerin alınmadığı takdirde hem o toplumun hem de insanlığın felakete sürükleneceği konusunda okurları uyarmak isterler.[8] Yazarın amaçlarından birinin distopik unsurları kullanmak olup olmadığını bilmiyorum ama eserde Bahriye’nin kızının gözlerinden yaş yerine ıslak taş dökülmesini komşusu Emine’ye söylemesi ile başlayan, okuru eserin sonuna dek gerilim içinde tutan distopik eserle özgü bir hava seziliyor. Zaten Muzaffer ve Bahriye’nin oğulları Hüseyin’den yıllarca haber alınamaması ayrıca gerilimi yükseltiyor. Başlarda Güldiyar’ı basit bir merakla ziyaret eden çevre genişliyor, komşuları Dursun’un bilmeden getirdiği ve sürekli değişen, başta iyi gibi görünen sonradan gerçek yüzleri anlaşılan Michael Ende’nin Momo’sundaki duman adamlara benzer adamlar bu ziyaretleri paraya bağlıyor. Evin etrafında çekirdekçiler simitçiler peyda oluyor. Güldiyar bir süre ağlamayınca da seyre gelenlerin tepkileri üzerine kızın yanı başına bir perde kuruluyor. Perde içinden çıkan adam bıçakla sırtına kesik atarak kızın ağlaması sağlanıyor. Bu vahşete kimsenin ses çıkarmaması, küçük kımıltılar olsa da kısa bir sürede susturulması, devletin güvenlik birimlerinin bile bu vahşete müdahale etmemesi, polise dilekçe veren gencin vahşice kimliği belirsiz kişilerce öldürülmesi, Saramago’nun Körlük romanındaki beyaz körlüğün bulaşıcı olması gibi seyretme duygusunun bulaşması -Toptaş’ın eserindeki kör ifadesi de benzerliktir-, baba Muzaffer’in kızını alıp köye gitme isteğini dile getirmek için tıpkı Kafka’nın Dava’sında olduğu gibi bir muhatap bulamaması eserin distopya havasını perçinliyor.

Tülay Akkoyun, “Distopik kurmacanın temel tekniği, toplumsal eleştiriyi mekânsal ve zamansal olarak uzak bir yerde kurgulayarak bilindik olana yabancılaştırmaktır. Bu teknikle doğal ve kaçınılmaz olarak kabul edilen sorunlu toplumsal ve siyasi uygulamalara eleştiri yoluyla yeni bakış açıları getirir.[9] diyor distopik eserlerden bahsederken. Hasan Ali Toptaş, toplumsal eleştiriyi mekânsal ve zamansal olarak uzak bir yerde kurgulamamış. Ankara’da yani büyük şehirde geçiyor olaylar. Zaman da her geçen gün kadına şiddet olaylarının arttığı günümüzü çağrıştırıyor. “Hiçbir şeyden rahatsız olmuyorsak yazmanın anlamı yok.”[10] diyen Toptaş, belli ki rahatsızlığını da dile getiriyor sanat yoluyla.

Okurla buluşmasının üzerinden henüz kısa bir süre geçmesine rağmen roman ile ilgili epey yazılıp çizilmeye başlandı. Görülüyor ki her geçen gün değişik bakış açılarıyla değerlendirilmeye devam edecek Beni Kör Kuyularda.

 

[1] Hasan Ali Toptaş, Beni Kör Kuyularda, Everest Yayınları, İstanbul, 2019.

[2] http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/hurriyet-pazar/

[3] https://www.gazeteduvar.com.tr/video/2019/11/15/duvar-yazisi-hasan-ali-toptas-hep-birlikte-aciyi-seyrediyoruz/

[4] Nermin Yıldırım, Unutma Beni Apartmanı, Hep Kitap, İstanbul 2017, s. 101

[5] https://www.gazeteduvar.com.tr/video/2019/11/15/duvar-yazisi-hasan-ali-toptas-hep-birlikte-aciyi-seyrediyoruz/

[6] http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/hurriyet-pazar/

[7] Hasan Ali Toptaş, Beni Kör Kuyularda, Everest Yayınları, İstanbul, 2019, s.211.

[8] Bkz. Ö. Faruk Huyugüzel, Eleştiri Terimleri Sözlüğü, Dergâh Yayınları, İstanbul 2018, s.115.

[9] Tülay Akkoyun, Ütopya/ Distopya, Kurgu Kültür Merkezi Yayınları, Ankara 2016, s. 51.

[10] https://www.gazeteduvar.com.tr/video/2019/11/15/duvar-yazisi-hasan-ali-toptas-hep-birlikte-aciyi-seyrediyoruz/

Paylaş
Önceki İçerik“Şiir Trajediden Doğar ve Beslenir. Her Yazan Kendi Esvabında Kurutur Terini.”
Sonraki İçerikTehlikeli İlişkiler
Avatar
1977’de İstanbul’da dünyaya geldi. İlk, orta ve lise öğrenimini İstanbul Zeytinburnu’nda tamamladı. 1999 yılında Trakya Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden “Hayretî Dîvânı’nda Hayvanlar ve Bitkiler” adlı teziyle mezun oldu. Aynı yıl İstanbul’da Türkçe Öğretmeni olarak göreve başladı. Ardından Edirne’de görevine devam etti. 2003’te Prof. Dr. Süreyya Ali Beyzadeoğlu danışmanlığında “XV. Yüzyıl Mesnevilerinden Hamdullah Hamdi’nin Yusuf u Züleyha’sı, Cem Sultan’ın Cemşid ü Hurşid’i ve Şeyhi’nin Hüsrev ü Şirin’inin Modern Roman Unsurları Bakımından Değerlendirilmesi” tezi ile yüksek lisansını tamamladı. Şu an Hatay’da Osman Ötken Anadolu Lisesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni olarak görevine devam etmektedir. Evli ve üç çocuk annesidir.