Şair Emrullah Alp ile Akın Yanardağ Söyleşisi

 

İçimden Hiçime (2013) ve Kekeme Kırıntı’dan (2017) sonra üçüncü kitabın Sanı geçtiğimiz günlerde yayınlandı. Evet, insan bir şekilde çağrılır ama neler oldu bu arada ve şiir nasıl çağrıldı, nedir bu kitabı hazırlayan süreç?

İnsan yakın olduğunu çağırır, yakın olduğu da onu. Bizim şiirle böyle bir birlikteliğimiz var.

Benim iç cebimdeki kalem ne zaman kendini tüketmek istese hep şiire koşar.

Sanı’nın süreci tek bir şiir düşünülerek hareket ettiğim için dinlenerek, susarak, uzunca bir zaman ayırarak gelişti ve tamamlandı. Sanı şiirini bir karakter olarak düşünerek onun ağzıyla konuşmaya,

Onun gibi bakmaya ve Onun ruhuna uygun kelimeleri seçerek yazmaya çalıştım.

Kitabın ikinci kısmı olan Ahdaş bölümünü ise ruhları ve yaratılışlarıyla her biri farklı olan şiirler oluşturdu.

Ummazdım vurgusu çok önde gibi. Bir yanılgı olarak kurulduğunu sanmıyorum bunun. Hayatın getirdiği bir şey gibi duruyor daha çok. “Büyüttüğüm orman/baltanıza aşıktı” da mesela eleştirel mesafesini koruyan ama yadırgamayan da bir şey var. Şiirinde ummak ile sanı arasındaki ilişkiye dair bir şeyler söyler misin?

Kullandığım anlamıyla Ummak ile Hayat kelimesi birbirine çok yakın akraba.

Ummak ile şaşkınlığı, kırgınlığı, kızgınlığı anlatıyor Sanı.

Sanmak; kırıldığını söyleyemediğin iyi niyetli bir serzeniştir.

 

“Hiç kimsenin, yağmurun bile, böyle küçük elleri yoktur” şiiri vardı Cummings’in. Sen, “kendinden büyük ellerin” diyorsun. Ama yaklaşım ve üslup derinliği açısından da bunca yakalayan; ellerin bu ettiği nedir bize?

Eller; bir dilin bildiği tüm sihirleri biliyor bence.

Kıran, onaran. Seven, iten. Parmak uçlarının, avuç içlerinin bir duyu organımız olduğunu düşünüyorum. Yaprakları avuçlamak, ağacı avuçlamak, taşları avuçlarının içinde gezdirmek, sevmek karşılık ister mi bunu sonra yine konuşuruz ama ille de dokunmak ister.

 

“On’lu yaşlarda çocuklar /boylarından büyük ölüyor” demiştin Kekeme Kırıntı’da. Berdevamında “karaya vuran çocuklara /deniz anaları ağlıyor” diyorsun Sanı’da. Şiirin, güncelin tarihsel olabilecek olaylarını söylemesi onun boyun borcu evet. Yani hayatın böyle kuşatılmışlığı, dayanışmanın bu denli zayıflığı olmasaydı bu dizeler böyle kurulmayacaktı değil mi? Şiirin tarihselliği ile güncelliğine dair neler söylemek istersin?

Yazmak eylemi sonradan olan bir sonucun tepkisidir. Bu yüzden yazar ve şairlere “Yazılarınızda dile getirdiğiniz tepkiler” gibi cümleler kurulur. Sanatın her alanında tepki mevcutken şiirde bu çok daha merkezdeymiş gibi gelir bana. Bunun tarihsel nedenleri vardır; örneğin bu topraklardaki süreci Pir Sultanlar’dan, Nazım’lara ve daha nicelerine uzanır. Bize ve bizden sonrakilere de şiirin bu refleksi kalacak, isteyen bu refleksi devam ettirecek, isteyen başka bir seslenişi sürdürecektir. Ben yeryüzü vatandaşı olmanın haliyle şahit olduklarımı yazmaya çalışıyorum. İnsanlığın kendi işlediği suçlardan dolayı eline bulaşan siyahı bizlere doğru boca etmesine tepki olarak ben beyaza en yakın rengi bulup o siyahı yok etmeye, istediklerini yapmalarına engel olmaya çalışıyorum.

Eğer bunlar olmazsa evet bu şiirler böyle yazılmazdı.

Savaş olmasa mevzi kazılmaz, hastalık olmasa ilaçlar olmaz.

Bahsini geçirdiğin “on’lu yaşlarda çocuklar /boylarından büyük ölüyor” / “karaya vuran çocuklara /deniz anaları ağlıyor” dizeleri bir sonucun tepkisidir. Bu acılardan sonra yazılmıştır.

 

Ahdaş başlığının kendisini “yaralarımızı koruduğumuz içindir” dizen ile birlikte anlamak istedim. Ummak ve sanmak ikinci bölümde yerini inanmaya bırakıyor. Öyle olur; önce kalbin sezgisi gelir, sonra bunun ne olduğu bilgisi… İyi ama nedir bu Ahdaş’ın macerası?

Kitabın isim sürecinde de düşündüğüm bir kelimeydi bu. Ahdaş şiirinin ışığından bakacak olursak mübadele zamanını anlatmakta. Ve benim yeryüzü topraklarında yaşanmış acılara ah ettiğim olaylardan birisiydi. O kadar çok ki böylesi olaylar, insan bazen acılara bile yetişemiyor.

Acılarımız, anılarımız aynı olunca ağrılarımız da aynı oluyor. Bu yüzden biz ah’larımızdan tanışığız. ah’ları aynı olanların birlikteliği bu Ahdaş.

Tırnak içiyle yazdığın satırların durumundan çıkmış bir isimdir bu zaten. Sen iyi bir şair ve iyi bir okuyucusun Akın.

 

“Öyle değildir” şiirin bende özne geçişi yaptı. Shelley, “bütün şiirlerin yeryüzündeki tüm şairler tarafından yazılmış tek bir sonsuz şiirin bölümleri ya da parçaları olduğunu” yazmıştı. Şiirin bu haline, bu kolektif birikimine dair birkaç söz söyler misin?

Bizler dil tanrısının kullarıyız. Dil’in yolundan ayrılmadığımız için o yolda olduğumuzu gösteren emareler oluyor; bazen ayak izlerimiz çok yakın oluyor bazen de birbirine karışıyor.

 

Şiirinde geçmiş zaman ağırlıkta gibi evet ama daha öncesi; çamur, balçık, adem, kaburga, ezelden akrabalık gibi kelimeler dikkatimi çekti ve üstelik “Haberler” şiirinde yeni bir dünya kurarken de, yani bir gelecek düşü kurarken de ‘anne’ diyorsun. Bunu bir eleştiri olarak soruyorum çünkü sistemle uyuşmazlık şiirin, gelip yine aileyle temelleniyor gibi. Sistemin dönüşmesinden çok değişmesini öncelemiyor mu bu tutumun?

Kavramları tekrar değiştirmekten bahsediyorum bu şiirde. Yeni tanımlar yapmalı. Tanım hususunda hep vermiş olduğum örnek var yine onu söylemek istiyorum. Katile mikrofonu uzatıyorlar karınızı niye öldürdünüz diye soruyorlar, seviyordum, kıskandım diyor. Sevmek tanımını yanlış bilen birisi katil olabiliyor.

Benim tanımlara karşı bir savaşım var. Fişlerin yeniden yazılmasını talep ediyorum.

Ben hep ‘anne’ diyorum, belki annem bir yerde şiirimi okur da “Ya oğlum benden bahsetmiş” der, sevinir diye.. O şiirin meramında bu da var işte.

 

Son olarak, masanda hangi çalışmalar var? Düzyazı denemelerin olacak mı, şiirle yola devam mı yoksa?

Yolda olmak güzel ve şimdilik en yakın arkadaşım şiir.