Özcan Öztürk

27 Temmuz 2018

 

Var Oluş Kavgası; Beri Zaman Mahallesi. Sana nasıl hayatta kaldığımı sonra anlatacağım ama önce şunu dinle:

 

12 Eylül diktatörlüğünün karabasan olarak ülkeyi avucunun içine aldığı dönemi, hatta bugün de devam eden; yaşanmış-yaşanmakta-yaşanacak olan bir hikâye ele alıyor Beri Zaman Mahallesi’nde Ahmet Antmen. 12 Eylül diktasının asıl amacı; sol düşüncenin yok edilmesi için başlatılan ve hâlâ devam eden üstü örtülü muhafazakâr faşizm maskesini takmasıdır. Bu görüntü de o ruhun devamı ve kalıntılarının evrimleşerek OHAL’e dönüşmesine, önümüzdeki süreçte daha ağır bedeller ödemek durumunda kalacağımıza ayna tutuyor.

2016 yılı Kasım ayında Yazılama Yayınevince yüz seksen sekiz sayfa olarak yayımlandı. Şair-yazar Ahmet Antmen’in kaleme aldığı Beri Zaman Mahallesi’ni okuduğunuzda kendinizi içinde bulacağınız bir mahalleden bahsedeceğiz. Roman, 1979 sonlarında Adana-Mersin-Tarsus-Hatay arasında geçmektedir. Beri Zaman Mahallesi polis sorgusunda öldürülen genç bir devrimci öğretmenin, Ali Uygur’un, hiç olmazsa cansız bedenine ulaşmak isteyen annesi ve arkadaşlarının mücadeleleri çevresinde kurgulanmış. Romanı okuyanlar ve o dönemi iyi ya da kötü yaşayanlar şunu görecektir; bu benim, bu arkadaşım, top koşturduğumuz aynı gazozu paylaştığımız yer… Ete, kemiğe bürünmüş yaşayan bir mahalleden gelen seslere kulak vereceğiz. 1980 yıllarını anlatan birçok öykü ve roman okuduk, belgeseller ve filmler seyrettik ama karşımıza çıkan Beri Zaman Mahallesi’nde anlatıcının ya da anlatanın önemsizleştiği farklı bir kimliğe büründüğünü okudukça hissedeceksiniz. Roman daha ilk sayfasından itibaren okuru kucaklarken, ilerleyen sayfalarda sizi sarıp sarmalayan bir yapıya dönüşmektedir. Okura, roman kahramanlarının öznesi olmaya başladığını hissettirmesi ve yaşattırması bizi tanıdık bir coğrafyada yön çizmeye zorluyor. Başka bir söylemle okuyucuyu romana dâhil ederek, edilgenlikten kurtaran bir yapıya dönüştürüyor. İnsanlara cesaret verici bir romana imza atmış Ahmet Antmen. Bu cesaretin kaynağı romandaki karakterleri anlamamızda yardımcı olmasıdır. Nedir diye düşünmeye başladığımda ilk aklıma gelen Rollo May’ın Yaratma Cesareti isimli eseri oldu. Yaratma Cesareti, irdeleme sürecini birkaç konu başlığında bizlere aktarır. Cesaret Nedir? “Bu cesaret, umutsuzluğun karşıtı olmayacaktır. Tıpkı bu ülkede yaşayan her duyarlı kişinin son 20-30 yıldır karşılaştığı gibi, umutsuzlukla sık sık yüz yüze geleceğiz. Bu yüzden Kierkegaard, Nietzsche, Camus ve Sartre cesaretin umutsuzluğun yokluğu olmadığını ortaya attılar; cesaret daha çok, umutsuzluğa rağmen ilerleyebilme yetisidir. Gerekli olan cesaret salt inatçılıkla da değildir, mutlaka başkalarıyla birlikte yaratmak durumunda kalacağız. Fakat kendinizi, özgün fikirlerinizi ifade etmezseniz, kendi varlığınızı dinlemezseniz, kendinize ihanet etmiş olacaksınız. Bütüne katkıda bulunmadığınız için ihanetiniz toplumumuza da karşı olacaktır. Bu cesaretin başlıca özniteliği bizim kendi varlığımız içinde onsuz kendimizi bir boşluk olarak hissedeceğimiz merkezileşmişliği gerektirmesidir.”(1)

Toplumuna ihanet edenleri biz tanıyoruz. Peki, biz kendimize ihanet ediyor muyuz? İşte bu soruya cevap arayan Beri Zaman Mahallesi kahramanları aslında biziz… Bize biçilmiş rolleri okuduğunuzda kendinizle hesaplaşmaya başlayacaksınız. Şiirsel diliyle büyülenip, sınıfsal mücadelenin, siyasal çatışmaların nasıl bilinçaltına yayıldığına şahit olacaksınız. İlk göz ağrısı şiir olan şair ve yazarımız Ahmet Antmen’in ilk romanı Beri Zaman Mahallesi ustaca örülmüş bir yapının labirentinde bu yolculuğun rehberliğini size bırakacak. Evet, usta bir kalemin elinden çıkmış bir roman Beri Zaman Mahallesi. İlk romanı olmasına rağmen olgunluk eseri vermiş bir romancıyla karşı karşıyayız. Ağzı bıçakla açılmayan son dönem romancılıkta; taptaze bir dile kavuşuyoruz. Okur olarak unuttuğumuz ya da bilerek unutturulmaya çalıştırılan dayatmacı piyasa romancılığına kafa tutan; Toplumcu Gerçekçi Romana şapka çıkartıyor Ahmet Antmen.

Geçmişe ayna tutup bugünkü değerlerimizin yansımasını görmek isteyenlere ya da görmezden gelenlere bakış açısı sunuyor. Yazar Ahmet Antmen’deki bu bakış açısı Toplumcu Gerçekçi Edebiyatın tam da kendisidir. Yazarımız Ahmet Antmen Yansıtma Kuramını bilen birikimiyle ortaya koymuş eserini. Peki, bunu başarmasını neye borçlu? Çocukluk dönemini anlatırken bir bakıma bizi anlatmış oluyor. Şairliğini burada devreye sokuyor. Yalnızlığımızın büyüklüğünü yaşatıyor. Yazarın bakış açısı okurunkine dönüşüyor. Yazar burada kendini bilinçli olarak geri çekip ustalıkla ördüğü sahneyi bizlere bırakıyor.

Şair Ahmet Antmen, yazar Ahmet Antmen’e ne kattı? Ya da neleri götürdü? Okura şiir-romanı sevdirecek diyebilir miyiz? Sorular soruları doğuruyor. Rilke’nin Genç Bir Şaire Mektuplar (2) isimli eseriyle Ahmet Antmen’e Beri Zaman Mahallesi’nden seslenişini duyumsamadan edemiyorum… Topu topu tek bir yalnızlık vardır, o da büyüklüktür, kolay katlanılacak gibi değildir. Dolayısıyla, herkesin yaşamında öyle saatler görülür ki, insan yalnızlığı verip ne denli yavan ve ucuz olursa olsun bir beraberliği almak ister karşılığında; iyi kötü ilk rastlayacağı kişiyle, en sıradan bir kişiyle sözde birazcık bir anlaşma uğruna yalnızlığı elden çıkarmak ister… Bizlere gereken şudur: Yalnızlık, büyük bir içsel yalnızlık. Kendi içine yürümek ve saatler boyu kimselere rastlamamak… İşte erişilmesi gereken şey bizler için. Erişkinler büyük ve önemli buldukları nesnelerle sarmaş dolaş sağa sola koşuşurken, yalnızlık içinde yaşayan bir çocuk gibi tıpkı, erişkinlerin hamaratlığına bir anlam veremeyen ve yaptıkları işlerden bir şey anlamayan bir çocuk gibi. Ve bir gün gelip büyüklerin uğraşılarındaki zavallılık sırıttı mı, büyüklerin işleri güçleri katılaşıp donarak yaşamla tüm bağlarını yitirdi mi, siz neden yine eski çocuk gözlerinizle yabancı bir nesneyi izler gibi bunu izleyemezsiniz? Neden kendi dünyamızın derinliğinden, neden iş, paye ve meslek gibi nesnelerin yerini tutan yalnızlığınızın enginliğinden yapamazsınız bunu? Neden bir çocuğun olup bitenlere o bilgelik dolu akıl erdiremeyişini bir kenara itip onun yerine kendimizi savunmayı ve karşınızdakini aşağılamayı geçiresiniz? Anlamak yalnızlıktır çünkü, savunma ve aşağılama ise bunlardan yararlanarak sözde kendimizi kendisinden ayırmak istediğimiz nesneye karşı ilgi duymaktır…

Beri Zaman Mahallesi’ndeki karakterlerin fikirlerinde, duygularının temeli karşımıza çıkıyor. Gerek Servet’in üniforma düşkünlüğünün çocukluk travmalarına dayanması; gerekse Öner Bey’in çocuk sahibi olamamasında kendini Tanrı’yla ilişkilendirmesi, fikirleri şekillendiren şeyin bilgiler değil temelde duygular olduğunu gösteriyor ya da bilinçle baskılanıp dönüştürülmüş duygular demek daha doğru olacaktır. Özellikle gardiyan Servet karakteri, bu açıdan baktığınızda, “üniforma”nın, baskı ve karmaşa dönemi yaşayan bir toplumda, bireysel düzlemde ne ifade ettiğini Servet karakterinin oluşma sürecine tanıklık ederken siz de sorguluyorsunuz. Çocukluğunda babasından sürekli dayak yiyen gardiyan Servet’in, üniforma ile ilk tanıştığı an şöyle anlatılıyor romanda: “Evlerine polislerin ilk gelişi de gene o günlere rastlıyordu. Bu üniformalı adamları ders kitaplarından biliyordu, bir de birkaç kez okulun oralarda görmüştü. Esasında, hepsinin aynı tip giyinmesi ilk başlarda gülüncüne gitmişti. Babasının, her bir tokadında ayrı bir çığlık taşıyan bu adamın, polisler karşısındaki ürkekliği düşüncelerini bir anda değiştirdi. İşte o gün anladı: Üniforma, karşıdakine korku salan bir şeydi, içerisine girene ayrıcalıklar tanıyordu. Sonra gene aynı adamlar babasını kelepçeleyip götürdüğünde durumu iyice kavradı: Eğer kıyağından bir üniforman varsa her şeyi yapabilirsin…”

Ve genç Servet’in arkadaşına söylediği şu söz: “Sırtıma üniformayı geçirdiğim gün, herkes dize gelecek önümde!..”

Servet’in, kadın ve üniformayı kıyasladığı bölüm var örneğin: “Üniforma da kadın da ısıtır adamı. Kadın ısıtınca sözcükleriyle boğar, üniforma ısıtınca senden başkasına söz düşmez. Herkes karşında süt dökmüş kediye döner, anam avradım olsun!..”

Çocukluğunda tanık olduğu bir manzara sonrası, annesiyle hiç bitmeyecek bir iç hesaplaşma içine düşer Servet. Yukarıda “üniforma” ile ilgili alıntıladığım bölümler de örtüşür bu hesaplaşmanın yarattığı ruhsal durumla. Yetimhanedeki ergenlik günlerinin anlatıldığı bir bölümde, Servet’in iç dünyasındaki çapraşıklık ve karanlık, ülkenin genel durumuna bir gönderme gibidir: “Yetimhaneye gittiğinde artık ergenliğe girmişti. Oradaki akranlarına göre artıları vardı. Onların ancak hayal ettikleri şeyi o canlı canlı görmüştü. Kızlarla kilerdeki, lağım kokularının arasındaki ilk yakınlaşmalar ona nasip oldu. İhtiyaç ve merak giderme amaçlı bu ilişkiler onda sevmenin, sevişmenin farklı anlamlar kazanmasına neden oldu. O günden sonra, temiz ve aydınlık ortamlarda aklına böyle şeyler gelmedi hiç. Döneminde onunla yakınlık kuran kızlarsa, vücutlarının değişik noktalarına inen tokatları o işin bir parçası saydılar hep. Herkes gördüğünü yapardı ne de olsa.”

Daha önce değindiğim, Rollo May’ın Yaratma Cesareti isimli eserinde Otantik sözcüğüne vurgu yapmıştım. Otantik (authentic) sözcüğü edimle, edimsellikle, olgu ile olan bağlılığı vurgular, burada önemle üzerinde durulan nokta, araya hiçbir taklit, sahtelik, ikiyüzlülük girmeden bahsedilen edimin ya da olgunun belirli bir kaynakla ya da özle (gelenek, adet, usul, örf, psikoloji) tam bir içtenlikle uyum, bağlılık içinde olmasıdır. Varoluşçulukta otantiklik (authenticiyt) eyleme, edime en içten bir merkezin sağlanabilmesi için büyük önem taşır. Varoluşçular yaşamdaki değer çarpıklığı ve karmaşasına karşı, otantik merkezleri gündelik yaşamdaki varlıkbilimsel duygulanımda bulgulamaya girişip, var olan değerlerin sürüp gidebilmesi için sakıncalı olan bu duygulanımları (korku, kaygı, utanç, suç, başkaldırı, günah, melankoli,umutsuzluk, saçmanın duyumsanışı, ölüm, acı çekme, dekadans, kötü, demonik, tutku, yabancılaşma vb.) ön plana çıkararak yeni bir insan imgesi yaratırlar, bu girişimde de fenomonolojik yöntemi çok verimli bir biçimde kullanarak yeni yaşam değerlerinin kurulabilmesi için çok geniş ufuklar açmışlardır. Bu girişimde otantik bilincin yaratılması büyük önem taşır… Bu yöntemle kişi kendi varlığını en temelde kuran yaşam olgularını bulmak için yaşamını oluşturan tüm olguları bir indirgemeye, paranteze almaya tabi tutar. Kişinin varlığını en temelde kuran olgular olan primordial ego’sunu oluştururlar. Primordial ego, kişinin varlığını en temelde kuran, her şeyden önce olan varlığıdır. Otantik bilincin temelinin atılabilmesi, bu temel olguların doğru bir şekilde seçilebilmesi ve kişinin bilincinin bu temel olguları bilebilme yeteneğiyle olanaklıdır. Kısaca Ahmet Antmen Beri Zaman Mahallesi’ndeki karakter kişiliklerini oluştururken kişi bilincinin bu temel olguları bilebilme yeteneğini araştırmıştır. Buraya kadar yazdıklarımı doğrulayan bir söyleşisinde şu soru sorulmuş ve verilen cevap; karakterlerin nasıl oluştuğunun ipuçlarını vermiştir.

Karakterlerin fikirlerinin yanı sıra duygularının da temeli karşımıza çıkıyor. Gerek Servet’in üniforma düşkünlüğünün çocukluk travmalarına dayanması gerekse Öner Bey’in çocuk sahibi olamamasından kendini Tanrı’yla ilişkilendirmesi olarak… Buradan yola çıkarak fikirleri şekillendiren şeyin edinilen bilgilerin değil temelde duygular olduğunu söyleyebilir miyiz?

Karakterleri oluştururken biraz da bilinç faktörünün oluşumunun gerçekçi bir tahliline ihtiyaç duydum. Çok ayrıntı vermeden söylemek gerekirse, Servet gibi bir karakterin Varoluşçuluk’ta olduğu gibi “fırlatılmış özünü” gerçekleştirmeye çalışan bir öz arayışçısı olması beklenemezdi. Onun bilinç sürecinin “kendiliğinden” bir süreç olması kaçınılmazdır. O, koşulların oluşturduğu bir kişidir. Doğal olarak da, varoluşsal kavgası ve tepkileri duygularıyla temellenmektedir. Öner Bey içinse durumun biraz farklı olduğunu düşünüyorum. Öner Bey’in “kendiliğinden bilinci” ile “kendinde bilinci” arasında bir gerilim mevcuttur. İd ve süper-egosu arasındaki çatışkı onun karakterinin bir sentezini sunmaktadır. Dolayısıyla, onun duyguları dâhi bilinç faktörü ile çok iç içe bir yapıda salınmaktadır. Bu noktada, fikirleri salt bir bilinçle şekillendiremediğimizi, nesnel koşulların bizdeki yansıması olan duyguların çoğu noktada baskın çıktığını elbette ki söyleyebiliriz. Ancak kimi karakterler zaten bunu fark bile etmezken, diğerleri bununla bir savaş halindedir. Kimisi uyumlulaşma yolunu seçerken, kimisi de baskılamayı amaçlamaktadır. Ya da aynı kişi uyumlulaşma ve baskılama arasında bir denge arayışının yolcusu olabilir…(Ahmet Antmen)

Roman kahramanlarını şiirsel ve yöresel bir dille konuştururken toplumun nabzını tutuyor. Şiirsel üslubu, düş gücü, modern romanda görmediğimiz diyaloglara ağırlık vermesi eserlerine akıcılık katıyor ve ve bu biçimi başarıyla bağdaştırması onu özgün kılıyor. Ayrıca Ahmet Antmen’in Beri Zaman Mahallesi romanını birçok bölüme ayırdığını ve başlıklar verdiğini görüyoruz. Okur her bölümü bir öykü olarak algılayabilir doğal olarak. Bu bölümler aslında mekânlar arasında geçişi sağlamak için yapılmış. Başlıklar da bu mekânlarda yaşanan anları anlatmaktadır. Pavyon, Cezaevi, Park, Toprak Saha, Yol, Öner Bey’in Evi… diye devam eden otuzun üstünde bölüm var. Hatta şair ve romancı Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ndeki naifliği ve eleştiri, yergi, ironi ve hatta trajedinin iç içe geçmiş bir şekilde işlenmesi, ironi üslubu, komedi, yergi ve trajedi ile kesişen ortak noktaları görmemizi sağlıyor. Ahmet Antmen’in de benzer başarıyla ironi ile hüznü aynı düzlemde kullanabilmesi; özellikle eleştiri ve ironi boyutlarında kendini gösteriyor. Ahmet Antmen sert bir dille eleştiri yapmak yerine, üstü kapalı bir üslupla ve ironi yöntemiyle eleştirmeyi yeğlemekte, böylece olayların alımlanmasını ve yorumlanmasını okura bırakmaktadır.

Beri Zaman Mahallesi’nde Çukurova’ya özgü dil bağı ya da dil akrabalığını hissedebiliyorsunuz. Orhan Kemal’le, Yaşar Kemal’le olan akrabalık nasıl açıklanır? Çukurovalı emekçileri, kırsal yöre insanının töresel sıkıntılarını, kenar semtlerin acılarını, yoksul çocukları, ekmek kavgası veren küçük çocukları ve işçi ailelerini kısa, çarpıcı, etkileyici bir dille anlatmakta. Beri Zaman Mahallesi’nin şiirsel dilinin sizi büyülemesine izin vereceksiniz.

Ayrıca Gerçeküstücülük akımından da etkiler taşıması, tehlikeli sularda yüzmesi okuma alışkanlığının kırılma noktalarını zorluyor. Faşizmin damarına baskı yapan enjektöre benziyor. Şöyle ki; Andre Breton’un Gerçeküstücülük Manifestosunda ‘Bağımsız Devrimci Bir Sanat İçin’ başlığında şu ifadeyi görmek yeterli sanırım(3).

Oysa dünyanın bugünkü durumu, bu yasaların gitgide daha yaygın bir biçimde çiğnendiği ve yalnız sanat eserlerinin değil aynı zamanda ‘‘sanatçı’’nın kişiliğinin de gitgide daha açık bir biçimde aşağılanması olayının bu çiğnemelere kaçınılmaz olarak eşlik ettiğini belirtmeye zorluyor bizi. İçlerinde özgürlük aşkının zerresini -biçimsel de olsa- barındıran tüm sanatçıları Almanya’dan tasfiye eden Hitler Faşizmi, ellerine hâlâ kalem ve fırça almaya razı gelebilenleri rejime uşaklık etmeye ve olabilecek en dar toplumsal kalıplar çerçevesinde, düzene övgüler düzmeye zorladı…

Sanatın daima tabi olduğu ve kölelik üzerine kurulu devletlerin bile böylesine topyekûn reddetmekten kaçındığı ilkelerin bu kadar hayâsızca yadsımasının sanat dünyasında uyandırdığı şu ağır kınama olayı, yerini amansızca bir mahkûm etme eylemine bırakmalıdır. Sömürülen sınıfın daha iyi bir dünya isteme hakkının yanı sıra her türlü yücelik duygusunun ve hatta insanlık onurunun yerle bir edildiği rejimlerin gözden düşürülmesine ve yıkılmasına yararlı katkılarda bulunabilecek güçlerden biri de sanat yoluyla muhalefettir.

Komünist ihtilal sanattan korkmaz. Çökmekte olan kapitalist toplumda sanatsal yeteneğin oluşumuna da teşmil edebilecek araştırmaların bize gösterdiğine göre, bu yeteneğin, insanoğlu ile onun hasmı olan belirli sayıdaki toplum biçimleri arasındaki çatışmanın sonucundan başka bir şey olmadığını bilir. Edineceği bilince yakın bu biricik konjonktür, sanatçıyı, onun doğal müttefiki haline getirir. Benzer durumlarda devreye giren ve psikanalizde kanıtlanmış bulunan yücelme sublimation mekanizması, tutarlı ‘‘ben’’ ile bastırılmış öğeler arasındaki bozulmuş dengeyi yeniden kurmayı amaçlar. Bu yeniden kurma, o dayanılmaz gündelik gerçeğin karşısına, tüm insanlarda ortak olan ve evrimleştikçe sürekli açılım halinde olan iç dünyanın, ‘‘kendi’’nin güçlerini çıkaran ‘‘ben ideali’’nin yararına işler. Ruhun özgürleşme ihtiyacı, onu, bu ana gerekliliğin yani insanoğlunun özgürleşme ihtiyacının içinde kendini eritmeye ve yeniden güçlenmeye götüren doğal yolu izleyecektir yalnızca.

 

Hayatın içinden yetişmiş; bir şair ve yazar olarak dünyasını yaşadıklarıyla, gözlemleriyle insanları okuyarak ve ütopyasını gerçekleştirecek edebiyat kuramlarını eleştirisel-estetik okumaları yaparak kurmuştur. Bu bilgiler ışığında Beri Zaman Mahallesi henüz hesaplaşmanın bitmediği izlemini de beraberinde getiriyor. Susurluk Kazası’na giden yolda bilindik bürokrasi figürlerini, Hoca Efendicileri ve bugüne uzanan iktidarın nasıl filizlendiğinin işaretlerini görmek de mümkün. Evet, Ahmet Antmen Beri Zaman Mahallesi’nde farklı bir bağlamda dillendirilen, “Taze acı ikiye bölünmez, iki tarafı da bir vururdu.” cümlesi romanın omurgası dersem yanılmış olmam. Bu acıyı paylaşmak yarının ütopyasını kurmak için bir adımdır. Bundan sonrasını okura bırakmak daha doğru olacak. Beri Zaman Mahallesi, insanı bir olanağın keşfine değil, bir arayışın zorlu güzelliğine davet ediyor.

 

(1) Rollo May, Yaratma Cesareti, Çev: Alper Oysal, Aralık Yayınları, İstanbul, 1. Baskı 1998, sayfa 40.

(2). Rainer Maria Rilke, Genç Bir Şaire Mektuplar, Çev: Kâmuran Şipal, Metis Yayınları, İstanbul, 6. Baskı, 1998, sayfa 35, 40.

(3). İlhan Berk, Gerçeküstücülük Antolojisi, Varlık Yayınları, İstanbul, 2004, 1.Basım, Sayfa 50,51,52.

(4). Ahmet Antmen, Beri Zaman Mahallesi, Yazılama Yayınevi, İstanbul, 2016, 188 sayfa.

 

Özcan Öztürk – Özyaşam Öyküsü

 

1970 yılında Sivas’ın Divriği ilçesi, Güneyevler Köyü (Erşün)’de dünyaya geldi. Uzun yıllardır Ankara’da yaşamaktadır. 1996 yılından itibaren şiir, söyleşi, minimal öyküleri, eleştiri ve düz yazıları yurtiçin ve yurtdışı edebiyat-sanat dergileri ve gazetelerde yayımlandı.

Şair-yazar 2004 / 2006 yıllarında merkezi Zürich olan, Uluslararası Kültür Köprüsü’nün Türkiye Temsilciliği görevini yürüttü. Edebiyatçılar Derneği’nde kısa süreli iki dönem denetleme kurulu üyeliğinde ve Uluslararası Ankara Öykü Günleri Derneği üyeliklerinde bulundu. BESAM üyesi. Ankara Radyo İmaj ’da Şiirle Yaşayanlar ve Aşk FM Tamirci şiir programlarının metin yazarlığı, Mini Sokak isimli çocuk dizisinin senaristliğini yaptı. Turgut Uyarın eseri Göğe Bakma Durağı’ndan yola çıkılarak otobiyografik hayatı oyunlaştırdı. Deneme, eleştiri, aforizma, kısa öykü, minimal ve mikro öykülerini Yeni Adana Gazetesi’nin Düşünce Sanat ve Toplum sayfasında ve Haber Ajans.com sitesinde aralıklarla yayımlanmaya devam etti.

Eserleri

Çocuk su (şiir), Kum yayınları, Ankara, 2003.

Hüzünlü Kadınlar Sokağı (şiir), Papirüs Yayınevi, İstanbul, 2010.

Davetsiz Misafir (minimal öykü), Bence Kitap, Ankara, 2011.

Ortak Kitaplar

2003, Toplumsal Şiirler Yıllığı, Damar Yayınları, Ankara.

2004, Toplumsal Şiirler Yıllığı, Damar Yayınları, Ankara.

2006, 7. Uluslararası Altın Safran Belgesel Film Festivali ‘Şiir Ödülü’ Katılımcı Şairler Seçkisi, Karabük.

2007, Ödüllü Genç Şairler Antolojisi, Kocaeli Üniversitesi Şiir Etkinlikleri Birimi, Kocaeli.

2003-2010, Poetik A Şiir Yıllığı, Nevşehir.

2011, Minimal Öykü Nedir? Minimal Öykü Seçkisi, Bence kitap, Ankara.

2013, Bağzı Şeylere Öyküler-28 Yazardan Gezi Parkı Öyküleri, Aylak Adam Yayınları, İstanbul.

2014, Yitik Öykü, Bir Tweet’lik Öyküler, Yitik Ülke Yayınları, İstanbul.

2014, 252 Yazardan Kısa Öyküler, Öyküden Çıktım Yola, Aylak Adam Yayınları, İstanbul.

Ödülleri

2000 yılında Lâlezar şiir dosyasıyla Hatay (Cemal Süreya adına düzenlenen) Şiir Ödülü,

2002 yılında Çocuk Su şiir dosyasıyla Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası Şiir Özendirme Ödülü,

2004 yılında Çocuk Su şiir kitabıyla K.Y.Ö.D. Ruşen Hakkı Ulusal Şiir Yarışması 3. Ödülü,

2004 yılında Karşıyaka CUMOK 7. Uğur Mumcu Şiir Yarışması Dil Derneği Özel Ödülü, (Hüzünlü Kadınlar Sokağı adlı yayımlanmamış şiirle).

2004 yılında Çukurova Üniversitesi Eğitim Fakültesi Adnan Yücel Şiir Yarışması 3. Ödülü, (yayımlanmamış beş şiirle).

2008 yılında 3. Uluslararası İstanbul Beyoğlu Şiir Festivali Sevda Ergin Şiir Ödülü.

2017 yılında Güncel Sanat Dergisi 7. Öykü ve Kaygusuz Abdal Adına Açılan Şiir Yarışmasında Gazete isimli öyküsüyle Güncel Sanat Öykü Ödülüne değer görüldü.